KritiK #1: Sivil İtaatsizlik Teorisi Üzerinden Boğaziçi’ni Anlamak

“…eski Marksist formül ‘Filozoflar hep dünyayı anlamlandırmaya çalıştılar, zaman onu değiştirme zamanıdır’ ise, [yeni formül] dünyayı tekrar anlamlandırma olmalıdır”

Slavoj Zizek, 2013

Melih Bulu’nun atanmasından itibaren aralıksız direniyoruz. Bu direniş kimi zaman fiziksel halde Güney Kampüs’te, Kuzey Kampüs’te, Bebek’te, Kadıköy’de veya Çağlayan’da gerçekleşiyor, kimi zaman da sanal ortamda inisiyatiflerin etkinlikleri üzerinden, haber kanallarının yaptıkları haberler ve röportajlarla gerçekleşiyor. Ocak’tan beri dayak yedik, biber gazı yedik, plastik mermi yedik, kafamızda telsiz kırıldı, boğazımız sıkıldı, kulübümüz kapatıldı, okulumuza kilit vuruldu (iki kez), çadırlarımız toplandı, çantalarımız arandı, hocalarımızın ders vermesi engellendi… Her ne kadar toplumun yüzde 69’u Melih Bulu’nun kayyum atamasına karşı olsa da (Cumhuriyet, 2021) Melih Bulu ve ekibi Boğaziçi yönetimini işgal etmeye, kulüplerini ve kurumlarını baskılamaya, öğrencilerini yıpratmaya ve akademik hayatı dondurmaya devam ediyor.

Melih Bulu’ya ve saz arkadaşlarına karşı verdiğimiz mücadeleyi kaybediyoruz. Her gün bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insana yeni görevler ekleniyor, Kuzey ve Güney kapılara utanç kaynağı kapılar ve kameralar ekleniyor (ki bunlar Bulu döneminden sonra sergilenmeli), hocalarımıza performans kriterleri geliyor… Bana öyle geliyor ki direniş tarzımızı derinleştirmeliyiz. Bu değişiklik isteği bir süredir aklımda dolanıyor. Bu isteği ilk defa paylaşmam ise katıldığım bir Boğaziçi TV yayınına nasip oldu (Boğaziçi TV, 2021). Bu yayında Boğaziçi’nden çıkan girişimlerin kendi alanlarında bir baskı unsuruna dönüşmesi gerektiğinden bahsetmiştim. Bu düşüncemin temelinde, protestoların arkasında bir düşünsel eksiklik olduğuna dair inancım vardı. Protestolar süresince sosyal medyada kendi içimizdeki baskıları ve saldırıları gördükçe bu inancım arttı. Bu baskıların ve saldırıların haklılığını/haksızlığını bir kenara bırakarak, Boğaziçi öğrencileri arasında yeterli seviyede iletişim olduğunu düşünmüyorum. Daha kendi içimizde anlaşamazken, beraber bir mücadele sürdürebilmemizin zor olduğunu düşünüyorum.

Bu düşünsel eksiklikler hakkında bu şekilde atıp tutmak yerine, (nadiren bulunduğum) meydanlardan ve (sıklıkla bulunduğum) inisiyatif sahnesinden bir adım geriye atıp, sosyal hareketler ve sivil itaatsizlik hakkında araştırma yapmaya karar verdim. Biz dünya tarihindeki ne ilk protestocularız ne de son protestocular olacağız. Bu yüzden her bilinçli insan gibi tarihimizden, yani protestolar tarihinden bir şey öğrenmek bizim için faydalı olabilir diye düşünüyorum. Bu konuda Özgür İktisat olarak farklı faaliyetler yürütme isteğindeyiz. Bu faaliyetlerden en canlı olanı, şahsen yürüttüğüm bu teorik araştırma. Bu teorik araştırmanın ilk adımı olarak Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Kamu Vicdanına Çağrı: Sivil İtaatsizlik” (Coşar, 2018) isimli kitabı inceledim. Bu kitaptan aldığım notlardan birkaç cümleyi baz alıp, bu cümleleri incelemek istiyorum.

“Sivil itaatsizlik, aşağı yukarı demokratik olan sistemlerdeki müstakil haksızlıklara karşı, kamu vicdanına hitap eden, barışçıl ve yasadışı eylemlere verilen isimdir. Bir sivil itaatsizlik eylemi, farklı görüşleri aynı amaç etrafında birleştirebildiği sürece başarılı olur.”

İlk cümle Boğaziçi protestoları bağlamında o kadar çok şey söylüyor ki… Sistemimizin ne kadar demokratik olduğu, kamu vicdanına ne kadar hitap edebildiğimiz, protestolarımızın barışçıllığı ve yasallığı… Bunları sırayla incelemek istiyorum. Öncelikle Türkiye’deki sistemin demokratikliğini inceleyeceğim. Açıktır ki Türkiye’deki sistem demokratik değildir. Bu bağlamda sivil itaatsizlik eylemlerinin Türkiye bağlamında doğru bir direniş şekli olduğu iddia edilebilir mi? Boğaziçi protestoları her ne kadar Melih Bulu özelinde başlamış olsa da, Türkiye’deki birçok haksızlığın protesto edildiği bir protestoya dönüşmüştür. Bu haliyle adil bir sistemdeki münferit bir haksızlığı kamu vicdanına yansıtmaktan daha geniş bir amaç dünyası vardır.

Demokratik olmayan ülkelerde hukuk sistemleri taraflı olabilir. Türkiye’de Ergenekon, Balyoz, FETÖ gibi soruşturmalarda birçok insanın başı haksız yere yanmıştır. Bu şekildeki haksızlıkların herkes tarafından bilindiği bir toplumda, insanlar kendi gelecekleri hakkında endişe duymadan nasıl sivil itaatsizlikte bulunabilirler? Truman Capote’nin “Hukukun dışında yaşamanın problemi onun koruması altında olmamaktır.” sözü (Goodreads) böyle toplumlarda farklı bir anlam kazanmaktadır. 2018’de lokum olayları sırasında gözaltına alınan arkadaşlarımızın terörle yargılandığını bildiğimiz halde, geleceğimizi düşünmeden kayyum rektör protestolarına nasıl katılabiliriz? Aklımızda tüm bu sorular varken, demokratik olmayan bir ülkede sivil itaatsizlik ne kadar uygulanabilir? Burada filozof Hans Saner’in kitapta yer verilen sözlerini sizlere aktarmak istiyorum:

Ölüm pahasına değişime değil, hayatta kalma şansına oynama yolunu seçmiş kişiye, ahlaki olarak, aktif direnme beklemeden, içsel direnişle var olma hakkı tanınmalıdır. Kahramanlık yapmak gibi genel bir sorumluluk yoktur. Herkesin siyasi direnişe katılma sorumluluğu, ödenecek bedelin azalması ve hedefleri gerçekleştirme şansının yükselmesiyle artar. Bu da ancak insanın her şeye rağmen iyi kötü hayatta kalabileceği sistemlerde geçerlidir: Genel politik direniş ödevinin olduğu yer demokrasidir.

Hans Saner, “Demokrasilerde Direnme Sorumluluğu Üzerine”, Sivil İtaatsizlik isimli kitaptan, s. 181

Boğaziçi protestoları 4 Ocak’tan beri fiziksel olarak sürüyor. Bu süre zarfında özellikle İstanbul’da yaşayan öğrencilerin protestolara katılma oranı değişkenlik gösterdi: Bazı öğrenciler her gün alanda iken, bazı öğrenciler protestolara hiç katılmadı, çoğu öğrenci ise bu iki ucun arasında katılım gösterdi. Katılımdaki bu değişkenlik, bazı öğrencilerin katılım göstermeyen öğrencilere sert söylemlerle sitem etmesine sebep oldu. Konuştuğum birden fazla insan, içimizdeki bu baskı ortamından rahatsız olduğunu söyledi. Yukarıdaki tanımda belirttiğimiz gibi, bu şekilde farklı görüşleri birleştiremeyen bir sivil itaatsizlik girişimi, nasıl başarılı olabilir ki? Biz kendi saflarımızı sıkılaştırmazsak kamu vicdanına nasıl başvurabiliriz? KYK ile geçinmek durumunda olan, ailesi devlet memuru olan, yurt dışına yüksek lisansa gidecek olan bir sürü insan var. Herhangi bir suçluluk ve/ya yurt dışı yasağı durumunda bu insanların hayatına gelecek geri dönülemez hasar nasıl meşrulaştırılabilir?

Tabii ki bu satırları yazarken Doğu, Selo, Anıl, Şilan gibi hapishanede, nezarethanede zaman geçirmiş arkadaşlarımın acılarını küçümsemiyorum. Tam tersine onlara büyük bir saygım var. Ben onların kendilerini adadıkları kadar kendimi bu demokrasi amacına adayamadım. Onlar kadar diğerkam bir şekilde hareket edemedim. Özellikle ekonomi bölümünden bir arkadaşım bir geceyi nezarethanede geçirdiği zaman çektiğim vicdan azabı, onun yerinde keşke ben olsaydım duygusu hala tam olarak geçmiş değil. Bir yandan da biliyorum ki bu insanların bu acıları çekmeden protestolara devam etmeleri belki hepimiz için daha iyi olabilirdi. Değişim acı çekmeden olmuyor fakat değişim için gereken belirli bir acı kotası da yok. Bu yüzden kendini değişime adamış insanları fazlasıyla takdir ediyorum, fakat herkesin “kahraman olma” sorumluluğu olduğuna inanmadığımdan, farklı sebeplerden dolayı kendini protestolara farklı düzeylerde adayan insanlara da karışma hakkını kendimde görmüyorum. Yine Saner’in dediği gibi, çöküşteki demokrasilerde yayıncılık, eleştiri, grev gibi politik hakların kullanımı da bir tür direniş teşkil eder. İnisiyatiflerin oluşumunda bu duygunun önemli bir rol oynadığını düşünüyorum ve kişisel olarak Özgür İktisat ile olan ilişkim de bu şekilde başladı.

Demokrasi ve katılım konusundaki (gergin) tartışmayı bir kenara bırakıp, kamu vicdanına hitap hakkındaki tartışmaya geçmek istiyorum. “Yazık oluyor bu öğrencilere” yorumunun gelmesi için “yüksek” bir vicdana ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum, fakat insanların vicdanına ulaşabildiğimizi de düşünmüyorum. Thoreau da benimle benzer düşünüyor olacak ki toplumların vicdanı olmadığını, fakat vicdanlı insanların bir topluluk oluşturabileceğini söylüyor (Coşar, sf. 31). Yukarıda da belirttiğim gibi, halkın yüzde 69’u kayyum atamasını haksız bulurken, neden Melih Bulu ve yönetimi hala başımızda? Yüzde 69 iktidardaki ittifakın son seçimde aldığı oy oranından fazla. Bu orandan daha güçlü bir meşruiyetisizlik ifadesi olabilir mi? Burada da savunmak istediğim pozisyon, vicdanlara niceliksel olarak ulaşabilmiş olsak da niteliksel olarak ulaşamadığımız. POLS101 dersinden öğrendiğim belki de tek şey, üç tür politik kültür olduğu: Dar (insanların devletle herhangi bir işlerinin olmadığı), tebaa (insanların devletten haberdar olduğu fakat kararlara itiraz etme olasılığının olmadığı) ve katılımcı (insanların devleti etkiledikleri ve devletten etkilendikleri) (Wikipedia, 2021). Bence Türkiye’deki baskın politik kültür tebaa kültürü: İnsanların vicdanına dokunabilseniz bile insanları sokağa dökecek kadar etkileyemiyorsunuz. Anaakım medya araçlarına ulaşmanın imkansız olduğu, hatta anaakım medya araçları tarafından saldırıya uğradığımız bu durumda vicdanlara bu şekilde sirayet etmek gerçekten zor. Fakat belki de vicdanları etkilemeye çalışmaya devam etmeliyiz: Tecrübeden biliyoruz ki direniş ile alakalı Tweetlerimizin en fazla etkileşim aldığı zamanlar şiddete maruz kaldığımız zamanlar. Belki de fiziksel/entelektüel mağduriyetlerimizi insanlara daha çok göstermeliyiz.

Şu ana kadar yaptığım yorumlar, yaptığımız şeyler üzerineydi: Birbirimizi bu kadar sert şekilde eleştirmeyelim ve sosyal medya paylaşımlarımızda mağduriyetimizi öne çıkarmaya çalışalım. Yazımı bitirirken, protestolarımızı bir sonraki seviyeye taşıyacağını düşündüğüm bir isteği sizlerle paylaşmak istiyorum: Dokunulamaz alanlar yaratmak. Thoreau, hükümetinin kendi üzerinde mutlak bir hakimiyet değil, kendisinin izin verdiği kadar hakimiyet kurabilmesi gerektiğini savunuyor (Coşar, s. 54). Yine Thoreau’ya göre insan bir şekilde haksızlığın aracı haline gelirse, yaşamını “makineyi durdurmak” için kullanmalı (Coşar, s. 39). Peki biz Boğaziçi’de makineyi nasıl durdurabiliriz? Bence bunu yapmanın yolu, Boğaziçi yönetiminin karışamayacağı alanlar oluşturmak ve zamanla bu alanları genişletmek. Yönetime “Gitmiyor musunuz? O zaman yönetemezsiniz!” demek ve bu şekilde yönetimin gücünü azaltmak. Bunun tam olarak nasıl yapılabileceğini bilmiyorum fakat bunun ders boykotu ile yapılabileceğini düşünmüyorum. Öğrencilerin dersi boykot etmesi hocalara yönelik bir hareket olur ve hocalar zaten bizim yanımızda. Hatta böyle bir durumda Feyzi Hocamızın başına gelenler birçok hocamızın başına gelebilir, ki bu da amacımıza zıt bir sonuç olur. Hocaların dersi boykot etmesi gibi bir seçenek ise yasadışıdır, nitekim devlet çalışanlarının grev yapması yasaktır. Ben daha bizim sivil itaatsizlik eylemlerimizi uygunluk bağlamında sorgularken hocalarımdan bunu yapmalarını bekleyemem. Veli Saçılık’ın Boğaziçi’nde konuşması (yanlış hatırlamıyorsam) rektörlük tarafından engellendiği zaman, Saçılık’ın okula kaçak sokulması bahsettiğim şekilde bir eylemdi. Bu eylem ile öğrenciler “Bu okul sizin değil, bizim!” diyerek yönetimin güç alanını kısıtlamışlardı. Arkadaşlarımızın Güney Kampüs’te çadır kurmaya çalışmaları bence bu kısıtlamanın başka bir örneğiydi (ne kadar acı bir şekilde bitmiş olsa da). Occupy Wall Street ve Gezi Parkı gibi protestolarda da bu yöntem izlenmişti. Sizlerden tek ricam, bu şekilde “kurtarılmış alanları” protestolarımıza nasıl katabileceğimizi düşünmenizdir.

Kaynaklar:

Boğaziçi TV, “Others – Uzaktakiler (Yunanistan – Danimarka – Mersin – İstanbul)” , http://www.youtube.com/watch?v=I5cR44RyNGA

Coşar, Yakup, “Kamu Vicdanına Çağrı: Sivil İtaatsizlik”, Ayrıntı Yayınları (2018).

Cumhuriyet, “‘Rektör ataması’ anketinde dikkat çeken sonuç: AKP ve MHP’liler de istemiyor!”, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/rektor-atamasi-anketinde-dikkat-ceken-sonuc-akp-ve-mhpliler-de-istemiyor-1811080

Goodreads, “The problem with living outside the law is that you no longer have its protection.”, https://www.goodreads.com/quotes/129955-the-problem-with-living-outside-the-law-is-that-you

Wikipedia, “Political culture”, https://en.wikipedia.org/wiki/Political_culture

Zizek, Slavoj, “Slavoj Zizek: Don’t act. Just think.| Big think”, http://www.youtube.com/watch?v=IgR6uaVqWsQ

Özgür Günce: 6 Şubat 2021

Elif Çanga

Gece yarısında bir anda okulumuza iki tane yeni fakülte (hukuk ve iletişim) kurulması haberini Resmi Gazete’den aldık. Bize zor yeten okulumuzun 2 fakülteyi daha nasıl kaldıracağını düşünürken Polonezköy’e ve Hadımköy’e yeni kampüs inşa etme söylentileri dolaştı. Kayyuma direndiğimiz şu günler okulumuzdan olacağımız düşüncesi ile gece uyuyamadık. Çaresizlikten kurtulmak ve kendimizi cesurca ifade edebilmek için Boğaziçi Dayanışması Cumhurbaşkanlığı’na açık bir mektup yayınladı. Açık, net ve cesur içeriğiyle 2 sayfalık bu mektup tüm sosyal medyada dolaştı.  Yasaklardan dolayı Türkiye’de fiziksel olarak evlere kapansak da yurtdışından gelen çok büyük bir destek vardı. Berlin’deki protesto kampüstekileri aratmayacak kadar büyüktü. Şarkıcı Ezhel de bize destek mesajları vererek bu protestoya katıldı. Brüksel ve Paris sokakları da Aşağıya Bakmayacağız sloganları ile inledi.

Ezhel de Berlin sokaklarında bizlerleydi. Kaynak: @thatissokovl, Twitter

4 Şubat’ta Kadıköy’de gözaltına alınan 61 kişinin emniyette ifadelerine başlandı. Duruşma sırasında salonda silahlı polisler yer aldı. Hakim savunma avukatlarını itiraz ettikleri için tehdit etti. Havin ve arkadaşları, avukatları yanlarında olmadığı için susma haklarını kullandılar. Twitter’dan Baran Kaya (@iikiros)’a göre:

Son sorgudan hemen sonra daha meslektaşlarımız içerideyken hakim “çağırın herkesi” demiş sonra ne yaptığının farkına varacak ki “hıı ara verelim” demiş. Anlaşıldığı şekliyle sorgulardan önce hazırlarnmış şablon bir kararla karşı karşıyayız.

Sabah baskını ile alınan 6 kişiden dördü tutuklandı ve birine ev hapsi ve yurt dışı yasağı verildi. Kararın açıklanmasından sonra, adliye koridorlarına polis yığıldı.

Tutuklama kararlarının açıklanmasından sonra koridorlara yığılan polisler. Kaynak: Avukat Dayanışması, Twitter

İzmir’de gözaltına alınan 20 kişi koşulsuz, 6 kişi adli kontrolle serbest bırakıldı. Rektör danışmanı olarak atanan şahıs Gürkan Kumbaroğlu görevini resmen kabul etti.

Arkadaşlarımız serbest! Kaynak: İzmir Üniversite Dayanışması, Twitter

Bilanço: 1-5 Şubat tarihleri arasında Boğaziçi Üniversitesi kayyum rektör protestosu ve dayanışma eylemlerinde 555 kişi gözaltına alındı, bunlardan 8’i tutuklandı 22’si hakkında konutu terk etmeme adli kontrol kararı verildi. (Adalet İçin Hukukçular, Twitter)

Özgür Günce: 5 Şubat 2021

Bengisu Baş

  • Direnişimizin 33. gününe dün gece Kartal Adliyesinde davası görülen Anıl ve Şilan arkadaşlarımızın tutukluluk kararını alarak başladık.
Anıl ve Şilan. Kaynak: Ezgi Ertürk, Twitter
  • Anıl ve Şilan’ın tutuklanmasının yanı sıra bugün İzmir, Samsun, Ankara, Bursa gibi büyük illerde Boğaziçi Dayanışmasına destek veren arkadaşlarımızın barışçıl eylemleri sırasında polis şiddetine maruz kalmaları ve haksız şekilde gözaltına alınmaları direnişimizi açık bir gözdağıdır.
Adana’daki protestolarda protestocular gözaltına alındı. Kaynak: Anonim
  • Bugünün bir önemli gelişmesi de sayın cumhurbaşkanının Boğaziçi öğrencilerini hedef alan açıklamasıdır. Sayın cumhurbaşkanı cuma namazı çıkışında verdiği demeçte “Televizyonlarda ‘Melih Bulu istifa etsin’ diyorlar, yürekleri yetse ‘Cumhurbaşkanı da istifa etsin’ diyecekler” ifadelerini kullanmış ve biz öğrencilerinin gündemini nafile değiştirmeye çalışmıştır. Biz, Boğaziçi ailesi, bugün de Güney Meydan’da protestolarımızı gerçekleştirmiş, kararlılığımızın altını bir kez daha çizmiş bulunmaktayız.
“50 Riot Police, 5 women” Kaynak: Mark Bentley, Twitter

Özgür Günce: 4 Şubat 2021

Elif Çanga

Gece boyunca avukat Ali Gül’ün tweetlerinden ve kesik canlı yayınlardan takip ettiğimiz duruşmalardan gözümüze bir damla uyku girmedi. Sabah 3 sularında arkadaşlarımız serbest bırakıldı. 

51 arkadaşımız sabah erken saatlerde serbest bırakıldı. Kaynak: Boğaziçi Memories, Twitter

Şeyma’nın tuvalete özgürce koşuşunu ve 30 arkadaşımızın birbirlerine sarıldığı resimler eminim ki hafızamızdan kolay silinmeyecektir. Doğu ve Selo’nun da iyi haberlerini ise hala bekliyoruz. 

Bu güzel haberlere rağmen, sabah polis Kadıköy’deki eyleme gitmiş bazı arkadaşlarımızın evini basarak onları gözaltına aldı. 

12’de birlik olmak için Güney Kampüs’e gelen öğrenciler, kepleriyle gelen mezunlar, BÜMED başkanı Önder Şahin ve cübbeleriyle alkışlayan hocalarımızla güney meydanda buluştu. Kampüsten alınan 51 kişinin serbest bırakılması kutlandı.

Arkadaşlarımızı yalnız bırakmayan hocamız Feyzi Erçin. Kaynak: Boğaziçi Direnişi (Ozan Acıdere), Twitter

Judith Butler, Noam Chomsky, David harvey gibi dünyaca ünlü üç bin akademisyen, Boğaziçi öğrencileri ile dayanışma metni yayınladı. (https://bit.ly/3tqixIH)

Muharrem İnce Güney Kampüs’e gelerek öğrencilerle konuştu.

Kabul etmediğimiz rektöre karşı rektörlük binasının önünde vazgeçmediğimiz sloganlarımızla protestomuza devam ettik ve güney kapıdaki oturma eylemiyle günü kapattık. 

İzmir, Bursa, Samsun, Kadıköy gibi çeşitli lokasyonlarda Boğaziçi Direnişine destek vermek isteyenler gözaltına alındı ve destekçilere şiddetli şekilde müdahale edildi.

Ama mücadeleye devam. 

Kabul etmeyeceğiz, Vazgeçmeyeceğiz.

#BogaziciBesieged

I decided to put this piece together for those who could not follow what is going on in Turkey at the moment. On January 1st 2021, Melih Bulu was appointed as rector for Bogazici University. In 2016, a Bogazici professor was appointed rector by the president without an election for the first time, and in 2021, the appointed rector is not a Bogazici professor at all. Melih Bulu has plagiarized his master’s and PhD theses, and is an inept academic with reference to all Turkish academics, or Turkish rectors for that matter. The first day of protests (January 4th) saw Turkish riot police intervene the protest with tear gas, plastic bullets and pressurized water from anti-riot armored vehicles (TOMA). Since then, academics have been protesting the trustee rector daily by turning their backs to the Rectorate. Vice-rector and rector consultant positions were vacated, incapacitating the operative power of the trustee rector.

Gates of Bogazici University’s South Campus cuffed. Courtesy of Birgün Gazetesi

Bogazici University, and Hisarustu, the quarter in which the university is situated, has been besieged by riot police, TOMAs, and various police vehicles since January 4th, with a significant increase in the number of undercover police. The protests on January 6th saw protestors walk from Bogazici University to Besiktas (a five-kilometer walk, 3.1 miles) and gather with other protestors in Kadikoy. Since then, students have been detained, their hands cuffed behind their backs, and been subject to torture. Protests have continued ever since in many cities and countries.

After the open-air exhibition at South Campus in Bogazici University, a religious piece of art has spiked outrage in the religious population of Turkey, resulting in two students being sent to the penitentiary, and two students in house arrest.

Arrested students on the cover of Leman. Courtesy of Tuncay Akgün, Twitter

On February 1st, students were prevented from exiting the South Campus to meet with protestors outside the school, and students outside the school were put into custody. Students who were not let out of the school returned to the rectorate building to protest. One private security officer assaulted students with a wooden bat. Around 7 PM, the president of the alumni association warned protestors that after 9 PM, the covid-curfew would be in place and the police chief warned him that students would be dispensed. Around 9.40 PM, riot police by the hundreds entered the campus, detaining some students at the campus (Birgün Gazetesi, 2021) , and detaining some outside the campus. 159 students were detained on February 1st (Cumhuriyet Gazetesi, 2021), bringing the total sum to 200+ since January 1st. 

Gözaltına alınan bir öğrenci. Kaynak: Sezgin Tanrıkulu, Twitter

Detained students were subject to verbal and physical abuse. Students in penitentiary were told to “f*ck each other”, and some detained students were told to “f*ck their mothers”. Many students were beaten up (BirGün Gazetesi, 2021), with broken jaws, bloody eyebrows (Jurnal Gazetesi-a, 2021), and one student had a police radio broken on his head (Jurnal Gazetesi-a, 2021). The candidate status of the LGBTI+ Studies Club was revoked (a claim later disputed),  and the locks of the LGBTI+ Studies and the Female Studies Club were changed (T24 Gazetesi, 2021). Students walking to the school were told to “look down” and were harrassed and detained upon non-compliance. Students were also sexually assaulted during detainment. One student was groped by riot police (Jurnal Gazetesi-b, 2021). Students were deprived of water under custody (YolTV, by BirGün; 2021). One student had her headscarf forcibly removed and was dragged on the floor. 

Kafasında telsiz kırılan öğrenci. Kaynak: Berke Avcı, Twitter

We condemn this violent and hateful appointment against the freedom of expression and education, equality of opportunity, laicism and democracy! We stand by each student ever laid hand on by the police. We will keep resisting until the appointment is revoked. Long live Bogazici University! Long live the freedom of expression!

Kaynakça

Birgün Gazetesi, 1 Şubat 2021, “Boğaziçi Üniversitesi önündeki protestoya polis müdahalesi: Gözaltılar var”

https://www.birgun.net/haber/bogazici-universitesi-onundeki-protestoya-polis-mudahalesi-gozaltilar-var-332639

Cumhuriyet Gazetesi, 1 Şubat 2021, “Boğaziçi Üniversitesi’ne polis girdi: 159 gözaltı”

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/bogazici-universitesine-polis-girdi-mudahale-basladi-1810598

Jurnal Gazetesi-a, 1 Şubat 2021, “Boğaziçili öğrenciler gözaltına alındığı sırada eylem yapan Anadolu Gençlik Derneği’ne müdahale edilmedi”

Jurnal Gazetesi-b, 2 Şubat 2021, “Kırmızı daire: Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi K.Ç. gözaltı sırasında yaşadığı cinsel tacizi anlattı: ‘Kalçam 2 kere avuçlanarak sıkıldı, arkamı döndüğümde 4 çevik kuvvet polisi olduğunu gördüm’ ”

T24 Gazetesi, 2 Şubat 2021, “Boğaziçi’nde kadın araştırmaları ve LGBTİ+ kulüplerinin kapı kilidi Melih Bulu’nun talimatıyla değiştirilmiş!” 

https://t24.com.tr/haber/bogazici-nde-kadin-arastirmalari-ve-lgbti-kuluplerinin-kapi-kilidi-melih-bulu-nun-talimatiyla-degistirilmis,930533

YolTV, 1 Şubat 2021, “Gözaltına alınan öğrencilerin avukatları: Sağlık kontrolü yapılan öğrencilere su vermemiz polisler tarafından engellendi (Kaynak: Birgün)”

#BoğaziçiAblukada

Boğaziçi Üniversitesi’nde son bir aydır yaşanan olayları takip etmeyen/edemeyenler için bu yazıyı yazmaya karar verdim. 1 Ocak 2021 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi’ne Melih Bulu atandı. 1980 darbesinden sonra ilk defa, kurum dışından biri, bir üniversiteye rektör olarak atandı. Melih Bulu yüksek lisans ve doktora tezlerinde, akademide işleyebileceğiniz belki de tek suç olan intihal (akademik hırsızlık) yapmış, gerek akademisyenler arasında gerek rektörler arasında vasat bir akademisyendir. Atanmasının protesto edildiği ilk gün (4 Ocak) öğrencilere biber gazı, plastik mermi ve tazyikli su ile müdahale edilmiş, onlarca kişi gözaltına alınmıştır. 5 Ocak’tan itibaren her gün saat 12’de Boğaziçili akademisyenler güney kampüste rektörlüğe arkalarını dönerek protestolarını sürdürmektedir. 5 Ocak’tan beri açık dersler düzenlenmiş, rektör yardımcılığı ve danışmanlığı boş bırakılarak rektörlüğün çalışmaları engellenmiştir. 

Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüs kapısına vurulan kelepçe. Kaynak: Birgün Gazetesi

Boğaziçi Üniversitesi ve içinde bulunduğu Hisarüstü Mahallesi, 4 Ocak’tan beri tomalar, çevik kuvvet ekipleri, akrepler vb. ile abluka altındadır. Okul içerisindeki sivil polis sayısında ise ciddi bir artış söz konusudur. 6 Ocak’ta Güney Kampüs’te rektörlüğün önünde başlayan protesto, öğrencilerin Bebek’ten Beşiktaş’a yürümesi, oradan Kadıköy’de diğer üniversitelerden, direnişlerden gelen öğrenciler ile buluşarak Rıhtım’da bir protesto yapılması ile devam etmiştir. 6 Ocak’tan sonra Ankara başta olmak üzere çeşitli illerde protestolar düzenlenmiş, polis ters kelepçe ve darp ile öğrencileri gözaltına almıştır. Öğrenci protestoları her gün çeşitli illerde ve Güney Kampüs’te devam etmektedir.

Güney Kampüs’teki açık hava sergisinde kayyum atanması ile ilgili çeşitli sanat eserleri sergilenmiştir. Bu eserlerden bir tanesi, kabe üzerine şahmeran figürü ve etrafında çeşitli Queer bayraklar, muhafazakar kamuoyunda büyük tepki uyandırmış, beş öğrencinin gözaltına alınması sonucunda bir öğrenci serbest bırakılmış, iki öğrenci ev hapsine mahkum edilmiş, iki öğrenci ise cezaevine gönderilmiştir.

Tutuklanan öğrenciler Leman’ın kapağında. Kaynak: Tuncay Akgün, Twitter

1 Şubat’ta yapılan tutuklama ve kayyum protestolarında saat beşte Güney Meydan’dan Güney Kapı’ya yürümeye çalışan öğrencilerin, Hisarüstü’nde toplanan öğrenciler ile buluşması engellenmiş, Hisarüstü’nde toplanan bazı öğrenciler gözaltına alınmıştır. Bebek tarafında toplanan diğer üniversitelerden gelen öğrenciler de gözaltına alınmıştır. Polisin öğrencilerin okuldan çıkarmaması üzerine, öğrenciler rektörlük önüne dönerek kayyum rektörü protesto etmeye devam etmiştir. Polis bu süreçte okula yemek sokulmasını engellemiştir. Rektörlüğün önünde toplanan öğrencilere müdahale eden özel güvenliklerden biri, öğrencilere odun sopa ile saldırmıştır. Saat yedi civarı BÜMED Başkanı öğrencilerle görüşerek, saat dokuzdan sonra öğrencilerin dağılmaması durumunda emniyet müdürünün öğrencileri dağıtacağı bilgisini vermiştir. Saat dokuz kırk civarında yüzlerce çevik polis, gözaltı otobüsleri ile güney kampüse girerek, öğrencilere dağılmaları yönünde uyarılarda bulunmuştur. Bu uyarılara uymayan öğrencilerin bazıları polis eşliğinde Kale Kapı’dan okuldan çıkarak kapı önünde gözaltına alınmış, bazıları da güney kampüste (Birgün Gazetesi, 2021) gözaltına alınmıştır. 159 öğrenci 1 Şubat’ta olmak üzere (Cumhuriyet Gazetesi, 2021)  200’den fazla öğrenci 1 Ocak’tan beri gözaltına alınmıştır.

Gözaltına alınan bir öğrenci. Kaynak: Sezgin Tanrıkulu, Twitter

Gözaltına alınan öğrenciler sözlü ve fiziksel şiddete maruz kalmıştır. Cezaevine giren öğrenciler “birbirinizi s*kin” gibi hakaretlere, dün gözaltına alınan öğrenciler de annelerine küfürlere maruz kalmıştır. Birçok öğrenci darp edilmiş (BirGün Gazetesi, 2021), bir öğrencinin çenesi kırılmış, bir öğrencinin kaşı yarılmış (Jurnal Gazetesi-a, 2021) bir öğrencinin kafasında polis telsizi kırılmıştır. Okulun LGBTI+ Çalışmaları Kulübünün adaylık statüsü kaldırılmış (sonradan yalanlandı), Kadın Araştırmaları Kulübü ve LGBTI+ Çalışmaları Kulübünün odalarının kilidi değiştirilmiştir (T24 Gazetesi, 2021). 1 Şubat’ta Etiler’den Hisarüstü’ne yürüyen öğrenciler, yürürken aşağı bakmadıkları için fiziksel müdahaleye maruz kalmış ve gözaltına alınmıştır. Öğrenciler gözaltı sırasında cinsel tacize de uğramıştır. Öğrencilerden birinin kalçası avuçlanmıştır (Jurnal Gazetesi-b, 2021). Gözaltına alınan öğrencilere polis su vermemiştir (YolTV, asıl kaynak BirGün; 2021) Gözaltına alınan öğrencilerden birinin başörtüsü açılmış ve yerde sürüklenmiştir.

Kafasında telsiz kırılan öğrenci. Kaynak: Berke Avcı, Twitter

İfade özgürlüğüne, eğitim özgürlüğüne, fırsat eşitliğine, laikliğe, demokrasiye aykırı bu şiddet ve nefret dolu atamayı kınıyoruz! Polisin elinin değdiği her öğrencinin yanındayız! Bu atama geri çekilene kadar direnmeye devam edeceğiz! Yaşasın Boğaziçi Üniversitesi! Yaşasın ifade özgürlüğü!

Kaynakça

Birgün Gazetesi, 1 Şubat 2021, “Boğaziçi Üniversitesi önündeki protestoya polis müdahalesi: Gözaltılar var”

https://www.birgun.net/haber/bogazici-universitesi-onundeki-protestoya-polis-mudahalesi-gozaltilar-var-332639

Cumhuriyet Gazetesi, 1 Şubat 2021, “Boğaziçi Üniversitesi’ne polis girdi: 159 gözaltı”

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/bogazici-universitesine-polis-girdi-mudahale-basladi-1810598

Jurnal Gazetesi-a, 1 Şubat 2021, “Boğaziçili öğrenciler gözaltına alındığı sırada eylem yapan Anadolu Gençlik Derneği’ne müdahale edilmedi”

Jurnal Gazetesi-b, 2 Şubat 2021, “Kırmızı daire: Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi K.Ç. gözaltı sırasında yaşadığı cinsel tacizi anlattı: ‘Kalçam 2 kere avuçlanarak sıkıldı, arkamı döndüğümde 4 çevik kuvvet polisi olduğunu gördüm’ ”

T24 Gazetesi, 2 Şubat 2021, “Boğaziçi’nde kadın araştırmaları ve LGBTİ+ kulüplerinin kapı kilidi Melih Bulu’nun talimatıyla değiştirilmiş!” 

https://t24.com.tr/haber/bogazici-nde-kadin-arastirmalari-ve-lgbti-kuluplerinin-kapi-kilidi-melih-bulu-nun-talimatiyla-degistirilmis,930533

YolTV, 1 Şubat 2021, “Gözaltına alınan öğrencilerin avukatları: Sağlık kontrolü yapılan öğrencilere su vermemiz polisler tarafından engellendi (Kaynak: Birgün)”

Liberalizmin Tapusu

Ata Kemal Birol

Liberalizm kimilerine göre kökleri Yunan felsefesine dayanan, Avrupa’da Magna Carta gibi belgelerle temellenmiş ve 18. Yüzyılın aydınlanma hareketleriyle birlikte batı medeniyet tarihinde yerini bulmaya başlamış bir ideoloji. [1] En önemli liberal düşünürlerden olan John Locke’a göre insanın temel ve vazgeçilemez üç hakkı “hayat, hürriyet ve mülkiyet” haklarıdır ve bu anlayış Klasik Liberalizmin temelini oluşturur[2]

John Locke - Vikipedi
Liberalizmin kurucu babalarından John Locke (1632-1704)

 Türkiye’de liberalizmin tarihine baktığımızda ne yazık ki Avrupa kadar köklü bir geçmişi ve sağlam bir felsefi temeli olmadığını görülür. 1838 Baltalimanı Serbest Ticaret Antlaşması ile uluslararası piyasaya göz kırpan Osmanlı Devleti [3] , Tanzimat Fermanı ve sonrasındaki süreçte sosyal hakları tanımaya ve devlet otoritesini kısıtlamaya başladı. Sakızlı Ohannes, Cavit Bey, Ziya Gökalp, Tekin Alp ve Prens Sabahattin gibi düşünürler de Osmanlı liberalizminin ilk tohumlarını attı.[4] Cumhuriyet döneminde sıkça değişen ekonomi politikaları izleyen Türkiye, Özal yönetimiyle birlikte liberalizmle tanıştı ve sonrasında 1994 yılında ilk kez “liberal” kelimesini taşıyan Liberal Demokrat Parti kuruldu.

Liberal Demokrat Parti (Türkiye) - Vikipedi

Türkiye 1994’ten beri çok büyük ve köklü değişimler geçirdi. Yıkıcı ekonomik krizler, Avrupa Birliği’ne giriş süreci, 28 Şubat ve ardından AKP iktidarıyla Türkiye siyasi arenası 1994’te olduğundan çok farklı. Liberalizm halka canhıraş anlatılmaya çalışılan ama yine de karşılık bulamayan ve sandıkta istediğini asla alamayan bir ideolojiden, sosyal medya sayesinde (hakaret amaçlı da olsa) devamlı bahsi geçen ve tartışılan bir ideoloji haline geldi. 3H Hareketi ve Daktilo1984 gibi güncel örneklerden de görülebileceği gibi özellikle gençler arasında anlaşılan ve alternatif olarak kabul edilen bir liberalizm var artık önümüzde. Sosyal medya ve internetin gelişmesi 2010ların gençlerini her alana Türkiye’de sıkışıp kalmaktan kurtardığı gibi liberalizm konusunda da 90’larda mümkün olmayan bir erişim imkânı sağladı. Artık Avrupalı ve Amerikan düşünürlerin yazılarına ulaşmak, serbest piyasanın ve özgürlüklerin ileri olduğu bu ülkelerden haberler almak ve bu ülkelerin liberalizm anlayışlarını öğrenmek daha kolaylaştı. Bu dönüşümün belki de en sembolik göstergesi Türkiye liberalizminin simgesi olan yunus figürünün yanında Gadsden bayrağı veya sadece engerek yılanı gibi figürlerin kullanılması oldu.

Dosya:Gadsden flag.svg - Vikipedi
Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve öncesinde özgürlüğü sembolize eden engerek yılanını kullanan Gadsden Bayrağı

Peki, yukarda kısa tarihi özetini verdiğim liberalizmin günümüzdeki “temsilcisi” kimdir?  Liberalizmin sancaktarlığını yapan, hakkında söz sahibi olan ya da benim kullanacağım tabiriyle “tapusunu elinde tutan” biri var mıdır? Özellikle Twitter’da genel kabullere uymayan, kendisiyle aynı düşünmeyen kişilere “liboş” damgasını yapıştırmak son dönemlerde tekrar popüler hale geldi. Farklı fikirlerden rahatsız olan liberaller hayali tapuyu ellerinde sallayarak adeta bir aforoz etme yarışına giriyor. Liberal Demokrat Parti sık sık sosyal mecralar üzerinden gerek eski başkan Cem Toker aracılığıyla gerek de il/ilçe hesapları üzerinden bu hataya düşüyor. “Before it was cool” anlayışıyla liberalizm üzerinde bir savunuculuk iddiası kurmaları bu yeni nesil liberalleri rahatsız ediyor ve karşılıklı bir reaksiyon yaratıp iki taraf arasındaki uçurumu açıyor.

only türk siyasi posting on Twitter: "besim tibuk'un, 1999 yılında trt  ekranlarında propaganda konuşması yaparken verdiği trt'yi satma vaadi. "bu  trt'yi de satacağız, bunu da bilin. trt'yi de!"… https://t.co/B39tFyZQ3z"
LDP kurucusu Besim Tibuk’un ünlü seçim konuşması – https://twitter.com/siyasiposting/status/1170006453773656064

Benim de mensubu olduğum bu “yeni nesil” liberaller LDP’nin aksine vatan, millet, Atatürkçülük gibi kavramlara hayli uzak. Uzaklık her zaman kendini karşıtlık olarak göstermese de büyük oranda nötr olma eğilimi olduğu ancak gittikçe antipatinin arttığı söylenebilir. Bu kesimin sahip olduğu fikirler çok geniş bir spektrumda ve Atatürk’ten ölümüne nefret edenden tutun da Türkiye’nin yaygı bombardımanı yaşamadan düzelmeyeceğini iddia etmeye kadar radikalleşebiliyor. Bu yeni nesil Twitter’da çok aktif ve yunus, Türkiye Bayrağı gibi semboller kullanmak yerine yılan, Amerikan Bayrağı, özgürlük heykeli, silah gibi semboller kullanıyorlar. Liberalizmi serbest piyasa ve ifade özgürlüğü arayışının ötesine götürüp bireysel silahlanma gibi Türkiye’de batıdaki kadar konuşulmayan tartışma alanları açıyorlar. Herhangi bir vatanperver bağlılıkları olmadığı gibi parti bağlılıkları da yok ve çeşitli muhalefet partilerinin içinde yer alıp duruma göre oy kullanabiliyorlar. Liberal, Klasik Liberal, Sosyal Liberal, Liberteryen, Minarşist, Anarko-Kapitalist vb. gibi farklı şekillerde kendilerini adlandırıyorlar ve politik skalada sağ altta (lib-right) yer alıyorlar. Komünizm, Faşizm, Siyasal İslam gibi kolektivist ideolojilere de kökten karşılar.

Dosya:Political Compass yellow LibRight.svg - Vikipedi
Eski tip sağcı-solcu ayrımından ziyade dört alanlı politik skala günümüzde daha uygun bir gösterim şekli.

Hal böyleyken yani eski tip liberallerle yeni nesil arasında böyle keskin ayrımlar varken tapunun kimin elinde olduğu sorusunu tekrar sormak gerekiyor. Ancak bana göre cevap fazlasıyla basit: Liberalizm kimsenin tapulu malı değildir, temsilcisi/sözcüsü yoktur, kimse bir başkasını liberallikten aforoz edemez. Bir liberal Atatürk’ten nefret edebilir ya da onu canından çok sevebilir. Bir liberal vatanı için ölmeyi göze alabilir ya da 50 Euro’ya ülkesini satmak isteyebilir. Aynı şekilde dindar bir biçimde bir inanışa da sahip olabilir ya da katı bir ateist olabilir.  Liberalizmin sahip olduğu bireyci yapısı bu tip aykırılıkları ve radikal iki tarafın bulunmasını mümkün kılıyor. Ayrıca bu kadar köklü bir ideolojiye bir ülkenin siyasal konjonktüründen bakıp “X kişisini sevmeyen liberal olamaz” demek liberalizmin direkt kendisine hakaret olur. En nihayetinde Atatürk Türkiyelileri ilgilendiren, Türkiye siyasi tarihinin önemli bir parçası olan bir liderdir. Liberalizm sınırlar ötesi bir ideoloji olduğundan herhangi bir ülkenin kurucusu liberalizmin önünde herhangi bir tarihi figürden fazlası olamaz. Bu sebeple diğer tüm tarihi figürler gibi onu bir sevme zorunluluğu söz konusu olamaz. Hatta tarafsız bir açıdan baktığımızda herhangi bir tarihi figürü “sevmenin” pek de anlamlı olmadığını söylemek yanlış olmaz çünkü 100 yıl öncenin düşünürleri, siyasetçileri, kralları ve kraliçeleri artık fazlasıyla eskide kalmış, geçerliliklerini yitirmiş ve “tarih” olmuşlardır. Herhangi bir aklı başında insanın yapabileceği en mantıklı şey bu tarihi kişiliklerin –dilerse- objektif biçimde iyi-kötü yönlerini incelemek, bu kişilerden ders çıkarmak ve yaptıklarını yorumlamak olmalıdır. Sevgi gönüllülük esasına dayanmadığı sürece sahtedir ve baskı altındadır. Ne devlet eliyle ne de bireysel olarak bir kişiyi bir başkasını sevmeye hatta saygı göstermeye de zorlayamayız; aksine buna zorlamaya çalışan, birini sevmeyi bir insana şart koşan kişiler liberal felsefeyi anlamamış demektir. 

Bireyciliği, özgürlüğü ve özgür düşünceyi savunan insanların, radikal ve saldırgan bir şekilde bir grubu sadece “minnet ve saygı” duymadığı için liboş olarak adlandırması liberal felsefeyle taban tabana zıt. Zaten kutuplaşmanın had safhada olduğu ve saldırgan söylemlerin normalleştiği ülkemizde ön plana çıkan, tanınan liberallerin böyle söylemlere düştüğünü görmek, iyi kötü onların görüşlerinden etkilenmiş olan genç bir liberal olarak beni fazlasıyla üzüyor. Umuyorum ki liberaller zaman içinde daha büyük kitlelere hitap ederler ve kendi içlerinde kim liberal kim liboş kavgası yapmak yerine treni çoktan kaçırmış ülkemizde bu felsefeyi anlatmaya uğraşırlar. Twitter, Youtube gibi sosyal mecralar ve Tablet Düşünce, Daktilo1984 gibi oluşumlar sağladıkları özgür ve ücretsiz erişim imkânlarıyla bunu her geçen gün daha kolay kılıyor. Bu yüzden liberaller arası tartışmaların “liboşlar!!” seviyesinden, makul bir tartışma ortamına çekilmesi bu imkanlar dahilinde daha mümkün.

Ata, Tablet Düşünce’de editör ve kurucudur. atakemalbirol@gmail.com adresinden ulaşılabilir.


[1] Ercoşkun, B. (2019), Tarihsel Bir Perspektiften Türkiye’de Liberalizm, s. 107

[2] http://www.liberal.org.tr/sayfa/liberalizm-ve-turkiyede-liberal-egilimler-mustafa-erdogan,344.php

[3] Negatif sonuçları hakkında iyi bir okuma için: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/494

[4] Eştürk, Ö. (2006), Türkiye’de Liberalizm: 1983-1989 Turgut Özal Dönemi Örneği,  s.21

*Görseller Vikipedi’den alınmıştır.

Nasıl Bir Hükümet Sistemi?

Emre Can Özkara

Türkiye’de Meşrutiyet döneminden bu tarafa bitmeyen bir tartışmamız vardır: Hükümet Sistemi. Ülke her krize girdiğinde veya zor olaylar yaşandığında akla hemen anayasayı değiştirmek gelir. Anayasa değişikliğiyle bütün sorunların sihirli değnekle dokunmuş misali düzeleceği zannedilir. Bunun son örneğini de 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle gördük. İnsanımız devlet, hükümet ve parti başkanlığını cumhurbaşkanlığında birleştirerek sorunlarını çözeceğini zannetti ve tarihinin gelmiş geçmiş gördüğü en yanlış kararlardan birine imza attı. 2 senelik tecrübede sorunların hiçbir şekilde çözülmediği ve daha da kötüye gittiği ortada. Ülkenin omurgası kırılmış bir şekilde kararnamelerle el yordamıyla idare edildiği, daralan yasama yetkisinin de büyük ölçüde cumhurbaşkanından gelen talimatlar üzerine kullanıldığı, deneme-yanılma-kandırılma üçgeninde ülkenin her alanda çürümeye başladığını aklıselim her insan görüyor. Kişiye bağlı kabul edilmiş olan bu sistemin, Erdoğan bir gün iktidardan gittiğinde yaşamayacağı da ortada.

Peki Türkiye için ideal hükümet sistemi ne olmalı? İstikrar temelinde güçlü yürütme organını esas alan bir başkanlık sistemi mi? Yoksa siyasi çoğulculuk temelinde güçlü yasama organını esas alan bir parlamenter sistem mi? Aslında Türkiye’nin her ikisine de ihtiyacı var. Şöyle ki, siyasetin tamamen çoğunluk oyu esasına indirgendiği başkanlık sistemi de, ne kadar parti meclise girip temsil edilirse o kadar iyi, aman hükümet güçlü olmasın kaygısındaki parlamenter sistem de ihtiyacımızı karşılamıyor. Bizim hem yönetimde istikrarı hem de siyasi çoğulculuğu birlikte sağlayacak bir anayasal düzene ihtiyacımız var. Bunun da yolu başkanlık ve parlamenter sistemi uyumlulaştırılması olarak ifade edebileceğimiz yarı başkanlık sisteminden geçiyor.

Halk tarafından seçilen güçlü cumhurbaşkanının, meclis çoğunluğunun güvenine dayanan bakanlar kuruluyla birlikte çalışması esasına dayanan bu sistem, aslında parlamenter sistemi güçlendirmek amacıyla Fransa’da 1958’de yeni anayasa hazırlanırken General De Gaulle tarafından icat edilmiş bir modeldir. Bugün kimi partilerin de “güçlendirilmiş parlamenter sistem” diye ifade ettikleri yapıdan da kastettikleri büyük ihtimalle budur. Bu sistemde parlamenter sistemde özellikle koalisyon iktidarları durumunda ortaya çıkabilen hükümet istikrarsızlığını, halk tarafından seçilen güçlü hakem pozisyonundaki cumhurbaşkanı tarafından çözülmesi söz konusudur. Halk tarafından seçilen başkan aynı zamanda bakanlar kuruluna başkanlık eder ve partilerin arasındaki uyuşmazlıkları partisiz bir lider olarak çözmeye çalışır. Hükümetin devamı söz konusu olmazsa meclisi fesih yetkisini kullanarak partileri halka hesap vermek zorunda bırakır veya çoğu zaman bunun tehdidi bile partilerin beraber çalışmaya devam etmek zorunda bırakır böylelikle istikrar sağlanır. Başbakan bu sistemde cumhurbaşkanının bir nevi yardımcısı durumundadır ve bakanlar kurulu ile meclis arasındaki ilişkilerin kurulması ve devamından sorumludur.

Bazı ülkelerde başbakan, cumhurbaşkanından aldığı yetkiyle onun adına bakanlar kuruluna başkanlık edebilmekte ve atamalar yapabilmektedir. Ancak yarı başkanlık sisteminin en büyük handikapı da işte burada ortaya çıkmaktadır. Halk tarafından seçilen başkanla, yine dolaylı da olsa halk tarafından seçilen başbakan farklı siyasi görüşlerde olup anlaşamazlarsa sistem tıkanmaktadır. Çünkü cumhurbaşkanının işlemleri tıpkı parlamenter sistemdeki gibi karşı imza kuralına tabiidir. Yanı başbakan imzalamadığı sürece cumhurbaşkanının işlemleri geçerlilik kazanmaz. Cumhurbaşkanı bakanlar kuruluna başkanlık ettiği için onun imzası olmadan da Başbakanın ve Bakanların çalışması mümkün değildir. Dolayısıyla burada bu handikapı çözebilmek için bazı ülkelerde, örneğin Rusya ve Portekiz’de, Cumhurbaşkanına Başbakanı azil yetkisi verilmiştir. Ancak burada da Cumhurbaşkanının siyasi sorumluluğunu Başbakan’a yıkarak onu azledip sorumluluktan kaçma sorunu ortaya çıkmaktadır. Fransa ‘da bu sorun Cumhurbaşkanı ve Meclis’in görev süresini de beş yıl yaparak kısmen aşılmıştır. Aynı yıl içinde yapılan seçimlerle Cumhurbaşkanına uyumlu bir meclis çoğunluğu başa gelmekte ve dolayısıyla Başbakan da “başkanın adamı” olmaktadır. Ancak burada da Cumhurbaşkanı arkasına hem Hükümet desteği hem Meclis desteğini alarak bir nevi “süper başkan” pozisyonunda olmaktadır.

Kanaatimce Cumhurbaşkanının yetkilerinin olduğu gibi dış politika ve savunma konularıyla sınırlanıp kalan alanın başbakana bırakılması bu sorunu büyük ölçüde ortadan kaldırır. Tabi sadece Cumhurbaşkanı ve Hükümetin yetkilerini belirlemekle iş bitmez. Meclisin de milleti en hakiki biçimde temsil edecek biçimde yapılandırılması tabir-i caizse milletin bir aynası pozisyonunda olması icap eder. Bu da ancak barajsız nispi temsil sistemiyle mümkündür. İstikrar sağlama bahanesiyle halen daha devam ettirilen %10 barajı, temsilde adaletsizlikten başka bir şey getirmemiştir dolayısıyla kaldırılmalıdır. Nispi temsil sisteminde de milletvekillerinin bugün olduğu gibi “genel başkan vekili” değil “milletin vekili” olabilmesi için milletvekili adaylarının ön seçimle belirlenmesinin zorunlu olması gerekir. Ayrıca tercihli oy imkânı da getirilerek seçim bölgesi içinde listedeki adayların sıralamasında da değişiklik yapabilmesi parti içi rekabeti körükleyerek partilerin halktan kopmasını ve yozlaşmasını bir nevi şirketleşmesini önleyecektir. Ayrıca ülkemizde kadın hakları konusu çok büyük bir sorundur. Bunun da temelinde kadınların siyasette yeterince yer almaması yatmaktadır. Bunu aşmak için bir pozitif ayrımcılık örneği olarak partilerin milletvekili adaylarının yarısını kadınlar arasından gösterme kuralı getirilmelidir.

Tabi ki bütün bunları hayata geçirsek bile demokrasinin iyi işleyebilmesi için zaruri olan bir başka husus da hoşgörü ve uzlaşma kültürünün geliştirilmesidir. Türkiye’de siyasetin “sensin, bensin, körsün” kavgası temelindeki siyasi kültürü de değişmelidir. Bunun da yegane yolu eğitimdir. Eğitim müfredatını farklılıkları zenginlik olarak gören, insan haklarına ve çevreye duyarlı nesiller yetiştirmeyi amaçlayacak şekilde yeniden yapılandırmalıyız. Bunları yaptığımızda inanıyorum ki yaşadığımız ekonomik ve sosyal sorunları çözmek için uygun siyasi ortam tesis edilecek ve süreç içinde bu sorunları zor da olsa aşabileceğiz. Yeter ki bunu gerçekleştirmeye çalışalım ve inanalım; kendimize güvenelim; “bizim memleketimizden bir şey olmaz” saçmalığına bel bağlayıp, kolaycılığa kaçmayalım ki gelecek nesillere olan sorumluluğumuzu yerine getirmiş olalım ve toplumsal uzlaşıyı sağlayarak ülkemizin istikbalini kurtaralım.

Emre Can ÖZKARA

16.08.2020

Gebze/KOCAELİ

Kapak görseli: İlim ve Medeniyet

Emre, Tablet Düşünce’nin kurucularındandır. emrecan1923@yahoo.com adresinden ulaşılabilir.

Sosyal Medya Düzenlemesi Neden Hepimizi İlgilendiriyor?

Sosyal medya —özellikle Twitter—, hayatlarımıza ilk girdiği günden farklı bi işleve sahip. Özellikle Türkiye’de, son zamanlarda oluşan toplumsal tepkiyi bizi yönetenlere iletebildiğimiz tek araç haline geldi. Yetkililer tüm fiziksel yürüyüşleri engellemek için türlü müdahaleleri kullandığı için artık adalet talebimizi belirtmemizin, haksızlığa karşı çıkmamızın ve isteklerimizi iletmemizin en önemli yolu sosyal medya.

Mesela Tunceli’de dağ keçilerinin avlanması için açılan ihale, sosyal medya olmasaydı yöre halkı dışında kimsenin duyacağı bir olay olmazdı. Gazetelerde ufak bir haber olarak verilip geçiştirilecek, bir sürü hayvanın can kaybına yol açacaktı. Ama dijital ortamda çevreci ve hayvan haklarını savunan insanlar tarafından tepkiler büyüdü, kamuoyunun da desteğiyle ihale iptal edildi. Yine Volkan Uzun’un 12 farklı sabıka kaydı olmasına ve bir köpeğe tecavüz etmiş olmasına rağmen serbest bırakılmasını(!) ve sonrasında gelen tepkiler sayesinde tekrar tutuklanmasını da örnek verebiliriz. Ya da hala genel kurula getirilmeyi bekleyen Hayvan Hakları Yasası için yapılan baskıyı da. Eğer sosyal medya olmazsa, yıllardır baskı yapılmasına rağmen çıkmayan Hayvan Hakları Yasası vekillerin aklına gelir mi sizce?

Bir azınlık olan LGBTİ+ bireyler de sosyal medyanın etkisini sık sık kullanıyor. Neredeyse her üç günde bir kez birinin uğradığı nefret suçuna bağlı fiziksel şiddeti paylaşmak zorunda kalıyoruz ne yazık ki, adaleti buradan sağlamayı bekliyoruz. Son 5 senedir Onur Yürüyüşü’nün yapılmasına izin verilmeyen bir ülkede —pandemi nedeniyle— Dijital Onur Yürüyüşü düzenleniyor ve böyle kutlanıyor. Eğer sosyal medya yasası gelirse, son 5 sene her yürüyüşte polisin müdahale ettiği Onur Yürüyüşü’yle alakalı paylaşımlara sizce izin verilecek mi, yoksa “toplum ahlakını bozduğu gerekçesiyle” sansürlenecek mi? Bu yasa gelince eşcinsel karakter içeren dizi ve filmlere sansür getirileceğine kesin gözüyle bakabiliriz, daha yasa gelmeden Netflix’te bunun bir örneklerini gördük, bu hazırlanan yasa gelirse olacakları siz düşünün.

Medyanın bu derece özgür olmadığı bir ortamda belki de tek haber alma alanımız da sosyal medya. Eğer iktidar sosyal medyayı kontrolü altına alırsa haber alma özgürlüğümüz kalmayacak. Mesela bu son dönemde sosyal medya olmasaydı Şaban Vatan, kızı Rabia Naz için adalet arayışını, Muhammed Kadirova, kız kardeşi Nadira Kadirova için adalet arayışını duyuramazdı. Bu davalar kapanmış ve başarısız gözükse de hala kamuoyu baskısı sosyal medyadan yürütülüyor, Şirin Ünal’ın son paylaşımında toplumun ne kadar tepki verdiğini hepimiz gördük. Ve bunun başarılı olduğuna dair yakın tarihten bir örnek olarak Şule Çet’i hatırlatmak istiyorum. Şule Çet cinayeti eğer sosyal medya baskısı olmasaydı muhtemelen toplum vicdanını rahatlatacak bir şekilde sonuçlanmayacaktı.

Hatta daha da kötüsü, yasadaki “Unutulma Hakkı” sayesinde; bir kişi, kendi hakkındaki tüm haberlere erişim engeli getirebilir ve sildirebilir. Buna örnekler düşünmek zor değil. Mesela Şirin Ünal, Nadira Kadirova’nın ölümüyle ilgili internette çıkan tüm haberlere, tweetlere ve hatta Google aramasında çıkan bütün sonuçlara, eğer kendi adı geçiyorsa, sildirme talebinde bulunabilir ve engelletebilir. Eğer yasa gelirse ve bundan sonra böyle başka bir olay —umarım yaşanmaz ama— yaşanırsa da, bu yasa yüzünden biz daha duyamadan çoktan yok edilmiş olacak. Şüphelinin kim olduğunu bile öğrenemeyeceğiz.

Bu ülkede —ne yazık ki— her gün bir kadın, sosyal medyada yaşadığı tacizi, tecavüzü veya aile içi istismarı anlatıp destek arıyor. Her gün bir LGBTİ+ bireyi yaşadığı —nefrete bağlı— şiddeti paylaşıp destek istiyor. Her gün biri, bir hayvana uygulanan istismarı paylaşıp kamuoyunda tepki oluşturarak adalet arıyor. Bazı kadınlar başka türlü istismarcısı öğrenebileceği için tek kalan yoldan, anonim olarak sosyal medyada mesaj paylaşıyor. İnsanlar aradığı yardımı bulabiliyor da halen.

Bütün bunların hepsi için önemli sosyal medya. Söylemlerimizi, taleplerimizi ve tepkilerimizi duyurabilmemiz için önemli. İstismar edilen hayvanlar için, nefrete ve şiddete maruz kalan LGBTİ+ bireyler için, tacize ve tecavüze uğrayan; hatta öldürülen kadınlar için sosyal medya düzenlemesine hep birlikte karşı çıkmalıyız. Adaletsizliğe, hukuksuzluğa, eşitsizliğe ve yıkıma karşı koyabilmek için #SosyalMedyamaDokunma

by @rutherford1

Türkiye’de Muhafazakarlığın Geleceği

Emre Can Özkara

Türkiye, 90’lı yılların ortalarından bu tarafa yoğun bir muhafazakar – laik çekişmesine ve hesaplaşmasına şahit oluyor. 18 senedir devam eden AKP iktidarı ve onun muktediri Erdoğan’ını da besleyen ve iktidarda tutmuş olan temel dinamik budur. Peki bunun bir geleceği var mı? Yani Türkiye bir 20-30 yıl daha böyle mi devam edecek? Toplumu sürekli geren ve tahrip eden bu yarış nereye kadar sürecek?

Bu sorunun cevabı için topluma bakmak gerek. Halk artık bu çekişmeden ve kavgadan fazlasıyla bunalmış durumda. Bunda 18 senedir muhafazakarlığın isteyip de yapamadığı bir şeyin neredeyse kalmamasının yanı sıra laiklerin de eski yaptığı hatalardan ders çıkararak daha demokrat ve toplumla beraber hareket eder pozisyona gelmeleri etkendir. Artık bu mesele üzerinden oy devşirilemediği 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde de görülmesine rağmen halen daha mevcut iktidarın bu mesele üzerinden gitmeye çalıştığını görüyoruz. Son bir aydır devam eden Ayasofya meselesi de bunu bir örneği… Önce iki hafta tartıştırmaya çalıştılar. İktidar medyası borazan gibi bağırdı. Art arda tahrik edici açıklamalar yapıldı. Muhalefet bu işin aslının ne olduğunu geçmişten günümüze iyi tecrübe ettiği için sessiz kalarak tuzağa düşmedi. Sonra açtılar, namaz kılınacak dendi. İki hafta da o konuşuldu. Sonra son gayret geçen gün son olarak diyanet işleri başkanına üstü kapalı Atatürk’e lanet okuttular. Namazda provokasyon için özellikle cübbeli ve sarıklı kimseler alana getirildi. Adeta Cuma namazı değil miting yapıldı. Allah’ın makam ve mevki gözetmeyen ibadet çağrısına VİP getirildi. İbadet, televizyonlardan canlı verilerek riyaya kurban edildi. Peki netice ne oldu? Bir hiç… İslamcıların en büyük hayali ve simgesi olan Ayasofya’nın açılması bile istenilen gündemi oluşturamadı, o “etkiyi” ve “konsolidasyonu” sağlayamadı. Bu sabah CNN Türk yayınında konuşan Bilal Erdoğan harf inkılabına çakmaya kalktı. Anlaşılan yeni strateji Atatürk ve cumhuriyet devrimleri üzerinden halkı tahrik edip; böl parçala yönet stratejisini devam ettirmek. Yakında medeni hukuk konusunda da bir kanun teklifi getirirlerse şaşırmamak gerekir.

Peki Erdoğan neden böyle yapıyor? Neden sürekli toplumun hassasiyetlerini öne çıkarıp bu stratejiyi uyguluyor? Buna özellikle son iki yılda çok kafa yordum. Sonunda şu kanaate vardım ki, başka bir şey bilmiyor. Gerek mizaç olarak gerek ideoloji olarak gerek hitap ettiği seçmen kitlesi olarak bunu yapmaya muhtaç durumda. Ama ne yeni gelen kuşak ne de ekonomik durumdan rahatsız olan merkez sağ kesim artık ona güvenmiyor. O da iktidarın lüksü ve gücüyle bastırarak bir şey yaparım zannediyor. Ne yazık? Demek ki hiç geçmişten ders almamış. 28 Şubat zulmünün kendi kesimini nasıl büyüttüğünü ve iktidara getirdiğini de unutmuş. İsmet Paşa döneminde uygulanan otoriter politikaların CHP’nin adını dokuza çıkarttığını da unutmuş. Bastırılan ve köşeye sıkışan kitlelerin daha da bir araya gelip köşeye sıkışmış kedi gibi davranacağının da farkında değil.

Binaenaleyh, böyle davranarak sadece kendi iktidarını değil; aynı zamanda kendi ideolojisinin de sonunu getiriyor. Genç kuşak, ki ben de bunun içinde olup gözlemlediğim için çok iyi biliyorum, artık sıtkı sıyrılmış vaziyette “bir gitsinler de rahatlayalım” diye oy kullanıyor. Son iki yıldır insanlar muhafazakarlık deyince yüzünü buruşturuyor ve yaka silkiyor. İkamet ettiğim dindar Gebze’de bile her Cuma namazında artık daha az insan görüyorum. Merkez sağ, yeniden partiler bazında ortaya çıkıyor. Artık fanatik muhafazakar kesim bile “iyicene bu iş cıvıttı” gibi yorumlar yapıyor. Koyu Reisçi dedem bile sinirlenip kanalı değiştiriyor; artık dinlemek istemiyor. Anneannem, “Allah mı olmak istiyor?” diye sorup, kızıyor.

Dolayısıyla benim etraftan gözlemlediğim şudur ki, muhafazakarlık kendini, yavaş yavaş 90’lı yıllar öncesindeki o dar kalıplara sıkışmaya ve yeni kuşağın önyargısına mahkum ediyor. Erdoğan ve Bahçeli’nin değişeceği yok. Zira onlar zaten bugüne kadar kavga etmekten başka bir dil oluşturamadılar. 70 yaşından sonra da oluşturamazlar. Önümüzdeki 2-3 sene içinde yeni kuşağı tamamen kaybettiklerine ve ekonomiyi çökerttiklerine şahit olacağız. Nihayet gittiklerinde de bir daha uzun yıllar ülkede sağ veya muhafazakar diye ifade edebileceğimiz bir iktidar olmayacak. Bir gün tekrar sağ bir iktidar gelse bile Demirel-Özal tipi merkez sağ muhafazakarlık olacaktır. İslamcılık giderek silinecek ve radikal ve ılımlı unsurlarıyla da birlikte kendini merkez sağa bırakacaktır. İyi Parti, Deva Partisi ve Gelecek Partisi’nin ortaya çıkması ve oylarını arttırıyor olması bunun göstergesidir. Bu partiler özellikle iktidar değişikliğinden sonra süreç içinde AKP ve MHP seçmeninin yeni durağı haline gelecektir. Tabi sayın Babacan ve Davutoğlu’nun biraz daha şeffaf ve özeleştiri yapar bir pozisyona da gelmeleri şart.

Peki bu dönemi nasıl değerlendirmek gerekir? Tarihte bunu nereye koymak gerekir? Şöyle ki, devrimle kurulan her ülkede bu tip hesaplaşma dönemleri olmuştur. Örneğin Fransa’da iki defa monarşi dönemi yaşanmış ve Katolik hukuk tekrar uygulanmıştır. Fransa’nın bayrağı hariç bütün uygulamalarla devrim sulandırılmıştır. Din siyasete tekrar egemen olmuş, yeni filizlenen sendikal hareketler tamamen ezilmiştir. Hatta Louis Napoleon kendini Katolik Kilisesi’nin koruyucusu ilan ederek bir nevi halife gibi hegemonya da kurmaya çalışmıştır. Ta ki ekonomi çöküp, Fransa 1870 Sedan Muharebesi’ni kaybedinceye kadar. Daha sonra o dönem bitince bir şekilde eskinin ve yeninin savunucuları orta bir formülde uzlaşmış; cumhuriyet tekrar ilan edilmiş ve bugünkü modern Fransa ortaya çıkmıştır. 1940’taki Nazi işgali bile bu süreci geri döndürememiştir. Ben bizde de bu 20 yıllık dönemi böyle bir hesaplaşma dönemine benzetiyor ve nihayetinde bunun artık sonuna geldiğimizi görüyorum. Önümüzdeki genel seçimde Türkiye, milletin meşru iradesiyle bu türbülanstan kendini çıkaracak ve demokratik, seküler bir ülke olarak yoluna devam edecektir. Erdoğan sonrası Türkiye ne eski Türkiye ne de yeni Türkiye olacaktır. Yeni kuşak, süregelen muhafazakar – laik kutuplaşması ve Türk – Kürt ayrışmasını sona erdirecek yeterli hoşgörü ve özgürlükçülüğe de sahiptir. Biraz daha sabır…

Unutmayalım ki; her otoriter iktidar kendi tepki dönemini oluşturur. Demokratik, laik Cumhuriyet sonunda kazanacak. Bu ülke de etnik, dini ve mezhepsel konularla birbirine düşürülemeyecek. Türkiye iktidarda kalma hırsına kurban olmayacaktır.

İktidarı ne televizyon dizilerinde “elçiye tokat attırdıkları padişah figürleri” ne temcit pilavı haline gelen başörtüsü tartışması ne de CHP dinsiz demek için koyduğu tuzaklar kurtaracaktır. Tarih ve millet de minberde Atatürk’e okunan laneti de affetmeyecektir.

Emre Can ÖZKARA

27 Temmuz 2020 Pazartesi

Gebze/KOCAELİ

Kapak Görseli: Hürriyet Gazetesi

Emre, Tablet Düşünce’nin kurucularındandır. emrecan1923@yahoo.com adresinden ulaşılabilir.