Ekonomik İmkansızlıklar ve Rövanşist Kalkınma

Sevdiğim senaristlerden Aaron Sorkin, eğitimden bahsederken eğitimi gümüş bir kurşuna benzetiyor. Türkiye’de eğitim seviyesi arttıkça gelir de artıyor[1].  Gelir seviyesinin artması da tüketimden özel sağlık ve eğitim hizmetlerine ulaşımı ciddi bir şekilde arttırıyor. Aaron Sorkin’in dediği gibi, eğitim gerçekten de bir “gümüş kurşun”. Buna rağmen, gerek Türkiye’de eğitim sisteminde, gerekse eğitime bakışta ciddi sorunlar var.

2019 yılına gelindiğinde, 15 yılda eğitim bakan altı kez değişmiş, lise sınavı altı, üniversite sınavı ise üç defa değişmişti[2]. Eğitimin her aşamasında sorunlar hâkimdi. Çağdaş bir yaşamın olmazsa olmazlarından yabancı dil, Türk eğitim sistemine tabii öğrenciler için büyük bir sıkıntı haline gelmişti. Matematik ve fen alanları öğrencilere zor geldiğinden, öğrenciler nispeten daha kolay bir alan olan Türkçe – Matematik’e geçiyorlardı, bu da TM ile alan bölümlere aşırı bir ilgi anlamına geliyordu. 2018’de yirmi bin öğrenci mezun oldu[3] 2019 yılında üniversitede okumakta olan hukuk öğrencisi sayısı yaklaşık 95 bindi, buna rağmen 116 bin avukat, 14 bin hâkim, 6 bin savcı vardı[4]

Bu “mezun enflasyonu”, üniversite mezunu olmanın değerini de azaltıyor. İkinci nesil üniversite mezunu olmanın faydası, birinci nesil mezun olmanın faydasından çok daha az. Başka bir deyişle ailelerinin ilk nesil üniversite mezunu olan annem ve babam ev ve araba almayı başarabilmişken, ben (ve evlenirsem eşimin) İstanbul’da bir ev ve araba alması çok zor, hatta neredeyse imkânsız görünüyor.

Bu durum hep böyle değildi. 2015 yılında, OECD ülkelerine kıyasla, Türkiye’de üniversiteden mezun olmanın maddi kazancı yüksekti. OECD raporlarına göre Türkiye’de üniversite mezunları, OECD ortalamasına göre hem daha çok kazanıyorlardı hem de yaşları ilerledikçe nispi kazançları daha yüksekti[5]. 2015 – 2020 arasındaki ekonomik gelişmeler, üniversiteden mezun olmanın değerini düşürüyor olabilir mi?

Türkiye, uzun süredir genç işsizliği sorunu ile uğraşmaktadır. 2007’den itibaren, erkek genç işsizlik oranı, OECD oranının altına sadece üç yıl boyunca inebilmiştir. 2019 yılında Türkiye, hem kadın hem erkek genç işsizliğinde OECD ülkeleri arasında dördüncü sıradadır[6]. Benzer bir durum işgücüne katılım oranı için de geçerlidir. 1993’ten itibaren işgücüne katılım oranı OECD ortalamasından düşüktür[7]. Türkiye’nin bu kötü karnesi, ne işte ne eğitimde olan genç nüfusun oranında da sürmektedir. Verinin olduğu en erken yıl olan 2006’dan itibaren, Türkiye hem OECD hem AB oranlarından, en az yüzde on en fazla yirmi puan fazla işte ve eğitimde olmayan nüfusa sahiptir[8]. Açıktır ki Türkiye evlatlarını eğitime de işe de sokamamaktadır.

Bu gelişmelerin, Türkiye’de üniversite eğitimine bakışı da değiştirdiği iddia edilebilir. Boğaziçi Protestoları bağlamında “gazeteler ve haber kanalları” tarafından ateşe atılan akademisyenlere bakıldığında, hepsinin Türkiye eğitim sisteminin yetiştirdiği önemli isimler olduğu gözlenir. Fikret Adaman, Ayşe Buğra, Can Candan, Esra Mungan gibi akademisyenlerin özgeçmişleri etkileyicidir. Sevgili Fikret hoca UNESCO, UN, WWF gibi uluslararası kuruluşlarda çalışmış, Avrupa Konseyi’ne sosyal politika uzmanlığı yapmıştır. Pat Devine, Şevket Pamuk, Murat Sertel gibi duayen iktisatçılarla makaleleri bulunmaktadır. Ayşe Buğra, 2015 yılında Dünya Bilimler Akademisi tarafından, gelişmekte olan ekonomilerde ve küresel düzeyde yaptığı sosyal politika araştırmaları nedeniyle Sosyal Bilimler Ödülü’ne layık görülmüştür. Yedi kitabı, iki çevirisi, 5 derlemesi bulunmaktadır[9].

Şimdinin üniversite mezunlarının üzerindeki (yazının başında bahsettiğimiz) cam tavan ile şimdinin akademisyenlerin başarıları arasındaki bu uçurum, yukarıda bahsettiğimiz akademisyenlere, hatta daha genelde ODTÜ ve Boğaziçi gibi üniversitelere karşı duyulan antipatinin sebebi olabilir. Fakat bu durumun politika önerisi yukarıdakileri aşağıya çekmek değil, aşağıdakileri yukarıya çekmek olmalıdır. Özgür İktisat Açık Ders serimizin[10] ilk konuğu sevgili Emrah Safa Gürkan’ın aktardığı gibi: İngiltere’de üniversite öğrencilerine verilen iki burstan düşüğünü alan öğrenciler, kendi burslarının yükselmesi yerine diğer bursun düşürülmesini istemişlerdir. Önceki yazılarımda[11] kalkınmanın tümel bir fenomen olduğundan bahsetmiştim. Nüfusun sadece bir kısmının değil, tamamının kalkınması amaçlanmalıdır. Şu an ise eşitsiz kalkınmadan kaynaklanan sorunları çözmek için, kalkınmadan tarihsel olarak nasibini alamamış kesimler, rövanşist bir şekilde kalkınmış kesimi aşağıya çekmeye, bu süreçte de kendilerine fayda sağlamaya çalışmaktadır. İroniktir ki uzay çalışmaları yapmak isteyen Türkiye’nin en iyi fizik üniversitesi Boğaziçi ve ODTÜ’dür[12][13][14].

Yazımı bitirirken, 2021 İktisat ve Toplum Dergisi Asaf Savaş Akat İktisat Ödülü’nü “Wage-led versus profit-led demand: A comprehensive empirical analysis” isimli makaleleriyle (Ücret-taraflı ve kar-taraflı talep: Kapsamlı bir deneysel analiz) kazanan Cem Oyvat, Oğuz Öztunalı ve Ceyhun Elgin hocalarımı tebrik etmek istiyorum.


[1] https://link.springer.com/article/10.1007/s00181-020-01848-w

[2] http://www.pervinkaplan.com/detay/egitim-yorgun-6-bakan-6-kez-lise-3-kez-de-universite-sinavi-degisti/7218

[3] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/hukukta-hedef-simdiden-sasti-1519479

[4] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-49822620

[5] https://read.oecd-ilibrary.org/education/education-at-a-glance-2020_69096873-en

[6] https://data.worldbank.org/indicator/SL.UEM.1524.ZS

[7] https://data.worldbank.org/indicator/SL.TLF.ACTI.ZS         

[8] https://data.worldbank.org/indicator/SL.UEM.NEET.ZS

[9] https://tr.wikipedia.org/wiki/Ayşe_Buğra

[10] Sonraki açık dersimizin (Sinem Adar) kayıt linki: https://us02web.zoom.us/meeting/register/tZAkd–oqD0tGt20Ga9W0ph67nUk0RoWorDr

[11] Gelir Eşitsizliğinin Yükselişi, En kötü durum senaryosu başlıklı kısım. https://tabletdusunce.com/2020/07/16/gelir-esitsizliginin-yukselisi/

[12] https://www.usnews.com/education/best-global-universities/turkey/physics

[13] https://www.topuniversities.com/university-rankings/university-subject-rankings/2020/physics-astronomy

[14] https://haberler.boun.edu.tr/en/news/bogazici-university-among-top-200-universities-world

Postmodern İktisat

Barış Kaan Basdil

Siyaset Bilimine Giriş dersi alırken üç tip siyaset kültürü olduğunu öğrenmiştim: dar (parochial), tebaa (subject) ve katılımcı (participant). Dar siyasi kültürde insanlar, merkezi yönetimin sadece varlığından haberdardırlar. Tebaa kültürde bu haberdarlığa ek olarak, insanlar bu devlete tabii olduklarını düşünürler. Katılımcı kültürde ise kişiler devlete hem tabii olduklarını düşünürler hem de onu etkileyebileceklerinin bilincindedirler (Britannica).

            İktisatta da buna benzer kültürlerin olduklarını düşünüyorum. Bu kültürlerden ilkine, insanların vergi, ticaret, sosyal sigorta gibi ilişkilerle birbirleriyle bağlı olduklarını hissettikleri dar kültür diyelim. Bir vatandaşın bilinç düzeyini nitelemek “Yıllar önce çok az para alıyorduk ama şimdi aldığımız paradan daha çok yetiyordu.” Dediği röportaj buna örnek gösterilebilir (Videoyu aşağıda bulabilirsiniz). Bu vatandaşın enflasyonun bilincinde olmadığını fakat uygulamada enflasyonun ne olduğunun farkında olduğunu görürüz.

         İkinci gruba yine tebaa adını verelim. Bu grubu biraz geniş tutarak, iktisatta her şeyin her zaman her yerde geçerli olacağını düşünen insanların hepsine tebaa iktisadi kültürlü insanlar diyelim. Bu insanlar bence ülkemizde çoğunluktadır. Twitter’a girdiğiniz zaman, iktisat eğitimi olmayan insanların, ücret artışlarına, zamlara, dolar kuruna verdikleri tepkiler, yaptıkları yorumlar ve tahminler, bu insanların bilinç düzeyini nitelemek için kullanılabilir. Örneğin Kadıköy Belediyesi’nde Toplu İş Sözleşmesi kapsamında 5000 Lira üstünde bir ücrette anlaşılmasını bütçe açısından eleştirenler vardı. Bu insanlar yorumlarında, TİŞ kapsamındaki işçi sayısının en fazla 2300 olduğunu ve ilk önerilen net ücretle anlaşılan ücret arasındaki 4.77 milyon liralık net farkın (kişi başı 5275 – 3200 =   2075), belediye bütçesinin yüzde yarımına denk geldiğini göz önünde bulundurmadılar. Asgari ücretin 2009’dan beri reel değerinin sabit kaldığını da göz önünde bulundurmadılar (Dünya, 2020).

Reel asgari ücretin evrimi. Kaynak: Dünya Gazetesi

            Teorik bir soru soralım: Bir ülkeye, özellikle de o ülkenin iki iline, yüz binden fazla niteliksiz göçmenin geldiğini düşünün. Bu durumda o illerde niteliksiz göçmenlerin ücretlerinde nasıl bir değişim olur?  Eğer başka hiçbir değişken yoksa (ceterus paribus -diğer her şey sabit), ücretlerin düşmesini bekleriz. Fakat gerçek hayatta gözleme dayalı analiz yaptığımız zaman “ceterus paribus” varsayımının tutmadığını görüyoruz. Çoğu zaman gerçek hayat, teoriden çok daha karmaşık ve yola dayalıdır (path-dependent). Bunu teorik bir örnekle inceleyelim.

            Antik Yunan’da Sofistler, tartışma kazanmak adına gerçeği eğip bükmeleriyle bilinirlerdi. Yüz binden fazla göçmenin bir ülkeye göç etmesi durumunda, maaşların nasıl değişeceğine dair her türlü olası senaryo üretilebilir. Çalışmak isteyen kişilerin sayısı arttığı için, piyasa mekanizmasının sonucunda ücretler düşebilir yorumunu yapabiliriz. Gelen işçilerin niteliksiz olması, onları kayıt dışı sektöre iter, bu yüzden kayıtlı sektörde ücretler değişmez, hatta kayıt dışı istihdam kayıtlı istihdamın yerini aldığı için, kayıtlı sektördeki istihdamın azalması ücretleri yükseltir de diyebiliriz. Belki de göç alan yerler halihazırda bir iktisadi büyüme yaşıyorlardır ve istihdam iştahları fazladır. Gelen göçü alırlar ve yeni üretim yapmaya başlarlar. İşsizlik azalır, üretim ve tüketim artar, bu da ücretleri arttırır.

            Teoride aynı olaya birden fazla açıklama getirmeyi başardık. Bu açıklamalardan verili bir durumda yalnızca biri geçerli olabileceği için, inceleme yaptığımız yerin şartlarının, bu açıklamalardan hangisinin doğru olduğunu belirleyeceğini söyleyebiliriz. “Mariel Boatlift” (Mariel Göçü) olayında da, paylaştığımız anketteki gibi yüz binden fazla göçmen, Küba’dan Amerika’ya geldi. Bu göçmenlerin çoğu niteliksizdi, çoğu Miami’ye yerleşti. Yerleştikleri yerin iş pazarı ile kurdukları ilişki sonucunda, ne ücretlerde ne de işsizlikte bir düşüş gözlemlendi (Card, 1990). Miami, yirmi yıl önce yaşadığı benzer bir göç olayı sonucunda, başka bir göç dalgasına hazırlıklıydı. Göçmenler, Miami’de halihazırda büyük ve büyümekte olan tekstil ve giyim endüstrisinin niteliksiz istihdam iştahını doyurdular.

            Burada, Türkiye’deki iktisat tartışmalarında son zamanlarda kulağıma gelen bir kavram devreye giriyor: “kompleksite” (karmaşıklık, complexity. Bu konuda güncel bir çalışma için okuma listesi en aşağıdadır). Biz iktisada giriş derslerinde ve günlük hayatta o kadar soyut iktisadi yorumlar yapıyoruz ki, iktisadi ilişkilerin ne kadar karmaşık ve yerel olduğunu kaçırıyoruz. Bir yerde doğru olan bir iktisadi fenomen (vergi politikası, sanayileşme politikası), başka bir yerde doğru olmak zorunda değil. Almanya’nın 20. yüzyılın ortalarındaki göç deneyimi, tüm ülkelerin göçten aynı şekilde etkileneceği sonucunu doğurmaz. Aynı şekilde neoliberal politikaların bazı gelişmiş ülkelerde uygulanıyor olması, gelişmekte olan veya gelişmemiş ülkelerin neoliberal politikalar ile kalkınacağının göstergesi değildir. Biz günümüzün Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerine bakarken, bu ülkelerin kapitalist ekonomilerini görüp, sömürge geçmişlerini unutuyoruz örneğin. İktisadi fenomenler, teorik yorumlardan çok daha karmaşıktır, yerel faktörlere bağlıdır: bir yerde doğru olan başka bir yerde doğru olmayabilir.

            Üçüncü iktisadi kültürün de bu bağlamda, iktisadın karmaşık bir bilim ve yapı olduğunun farkında olan insanların kültürü diyebiliriz. İktisat, mutlak doğruların bilimi değildir. Tam tersine, beşeri bir bilim olduğu için, insan ve insanın yerelliklerine bağlıdır. Özellikle 19. yüzyıl sonrasının hegemonik kapitalist görüşü ve son 40 yılın hegemonik neoliberal görüşüne göre, değişmez iktisadi doğrular vardır ve bağlamdan bağımsız uygulanabilir. Bizim katılımcı iktisadi kültüre sahip insanlar olarak, bu modern görüşü söküp atarak, tabiri caizse “postmodern iktisat” ile uğraşmamız gerektiğini düşünüyorum. İktisadın mutlaka ulusal, cinsiyete dayalı, tarihsel, yerel dayanakları vardır. Bu dayanakları görmezden gelerek iktisat yapmaya çalışmak, görüşüme göre iktisat biliminin bu sorunlara etkili çözüm önerileri sunamamasının sebebidir.

            Bu yazıyı yazmayı düşünürken, “postmodern iktisat” kavramını benim bulduğumu düşünmemiştim. Hızlı bir Google aramasından sonra haklı olduğumu fark ettim. Gerçekten de birçok iktisatçı, iktisadın “modernist” bağlarından kurtulmasına yönelik incelemelerde bulunmuştur. Örneğin, Ruccio bir makalesinde postmodern iktisadın tarihinden ve güncel sorularından bahseder. Amariglio bir makalesinde sınırlı akılcılık, oyun teorisi, kaos teorisi gibi kavramların, iktisadı nasıl daha postmodern bir hale getirdiğinde değinir. Screpanti de bir sistemin modernist olarak nitelendirilmesinin şartlarını belirterek, neoliberalizm ve Marksizm üzerinden iktisadi postmodernliği incelemiş. Tüm bu okumalara, metnin sonundaki “Tavsiye Okumalar” kısmından ulaşabilirsiniz.

            Yazımı bitirirken, vermek istediğim mesajların üstünden son kez geçmek istiyorum. İktisat, basit teorik incelemelerden çok daha derin bir bilimdir. Çoğu zaman karmaşık sistemleri, içindeki kimlikse ve tarihsel yapıları göz önünde bulundurarak inceler. Bu yüzden örneğin “asgari ücret kötüdür” gibi söylemler küresel çapta karşılık bulmaz. Halihazırda Türkiye özelinde bakıldığı zaman, asgari ücretin işsizliği arttırmadığına dair çalışmalar da bulunmaktadır (mesela  Dağlıoğlu ve Bakır, 2015). Katılımcı iktisat kültürüne sahip insanlar olarak, basit teorik argümanların üretiminden ve yayılmasından kaçınmalı, zihin tembelliğine düşmemeliyiz.

Kaynaklar:

Britannica, Parochial political culture, Political science. https://www.britannica.com/topic/parochial-political-culture Ulaşma tarihi 22.02.2021

Card, David. The Impact of the Mariel Boatlift on the Miami Labor Market, Industrial, and Labor Relations Review, Vol. 43, No. 2. (Jan. 1990), pp. 245-257.

Dağlıoğlu, Selim ve Bakır, Mehmet Akif, Türkiye’de Asgari Ücretin İstihdam Üzerindeki Etkisinin Sektörel Panel Regresyon Modelleri İle İncelenmesi, Sosyal Güvence Dergisi / Sayı 8, 2015

https://www.dunya.com/kose-yazisi/asgari-ucrete-bir-de-bu-pencereden-bakalim/605281

Röportaj: https://twitter.com/beterbela/status/1210549782869151745

Tavsiye Okumalar:

Amariglio J. (1990) Economics as a Postmodern Discourse. In: Samuels W.J. (eds) Economics As Discourse. Recent Economic Thought Series, vol 21. Springer, Dordrecht. https://doi.org/10.1007/978-94-017-1377-1_2

https://link.springer.com/chapter/10.1007/978-94-017-1377-1_2

Ruccio, David F. “Postmodernism and Economics.” Journal of Post Keynesian Economics, vol. 13, no. 4, 1991, pp. 495–510. JSTOR, http://www.jstor.org/stable/4538260. Accessed 22 Feb. 2021.

Screpanti, Ernesto (2000) The postmodern crisis in economics and the revolution against modernism, Rethinking Marxism, 12:1, 87-111, DOI: 10.1080/08935690009358993
Kompleksite iktisadı okuma listesi: https://avesis.yildiz.edu.tr/resume/downloadfile/eren?key=7b289975-09ae-4d33-aac2-7597ee57cf16

Torba Yasa Teklifinin Gençliğe Etkisi

Barış Kaan Basdil

Giriş

Medyada “Torba Yasa” olarak anılan kanun teklifi, sosyal sigorta hakları bakımından milyonlarca kişiyi etkileyecek düzenlemeler içeriyor. “Esnek çalışma” düsturu altında 25 yaş altındaki çalışanların sigorta hakları ellerinden alınıyor. Genç işsizliği azaltmak için 25 yaş altındaki çalışanların kısmi çalışma sözleşmelerine yönlendirilmesi amaçlanıyor. Bu yazıda, torba yasadaki ilgili maddeleri inceleyecek ve olası sonuçlarını tartışacağım.

Yeni Ekonomi Planı

Torba Yasa’da öngörülen sigorta reformlarına ilk olarak Yeni Ekonomi Planı’nda değinilmiştir. Bu planda, esnek çalışma biçimlerinin arttırılacağına ve istihdam teşviklerinin sunulacağı, şu şekilde söylenmektedir:

“Mali açıdan sürdürülebilirliği sağlamak ve kamu maliyesine olan yükü azaltmak amacıyla sosyal güvenlik sisteminin aktüeryal dengesini güçlendirici politikalar sosyal adalet gözetilerek hayata geçirilecektir.” (14)

“İşgücü piyasasında yasal düzenlemesi bulunan ancak yeterli uygulama alanı olmayan esnek çalışma biçimlerinin uygulanabilirliği arttırılacaktır.” (18)

“İstihdam teşviklerinin etki analizi yapılacak, teşviklerin ihtiyaca göre yeniden tasarlanması sağlanacaktır.” (18)

“Kadınların çalışma hayatına girişini kolaylaştıracak ve kadın istihdamını artıracak düzenlemeler yapılacaktır. Bu kapsamda esnek çalışma olanakları artırılacak, kadın kooperatifleri güçlendirileck, çocuk bakım hizmetleri ve ihtiyaca göre belirlenmiş mesleki eğitim programları hayata geçirilecektir.”

Orta Vadeli Plan

Yeni Ekonomi Planı’ndaki bu noktalar, Orta Vadeli Plan’da tekrar edilmiştir. Koronavirüsün Türk ekonomisine etkisini azaltmak için “kısa çalışma ödeneğinin kapsamı genişletilmiş ve süresi uzatılmıştır” ve “işsizlik sigortası fonunun… istihdamı korumaya yönelik etkin kullanımı” sağlanmıştır.

İşsizlik Sigortası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ve Sıkıntıları

Bu öngörülerin ışığında 19.10.2020 tarihinde, Torba Yasa olarak anılan yasa teklifi meclise sunulmuştur. Bu yasa ile şunlar amaçlanmaktadır:

“…salgın kaynaklı kısa çalışma ödeneği uygulamasını bütün veya sektörel olarak yılsonuna kadar uzatma yetkisi Cumhurbaşkanına verilmiştir”

Kısa çalışma ödeneğinin miktarı ile alakalı, İŞKUR’dan şu alıntıya bakılmalıdır:

Günlük kısa çalışma ödeneği; sigortalının son oniki aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanan günlük ortalama brüt kazancının \% 60’ıdır. Bu şekilde hesaplanan kısa çalışma ödeneği miktarı, aylık asgari ücretin brüt tutarının \% 150’sini geçemez.

Bu madde teklifi ile kısmı sözleşmeyle çalışan insan sayısının arttırılması ve bu şekilde işsizliğin azaltılması hedeflenmektedir. Bu düşük işsizlik oranının sanal bir oran olduğu ortadadır. Sabit işsizlik oranında, kısmi zamanlı çalışan insanlar tam zamanlı çalışan insanlardan daha az ücret almaktadır, yani emek geliri önceki maddede belirtilen oranlarda azalmaktadır. Genç işsizliğinin genel işsizlikten daha fazla olduğu ülkemizde, bu değişikliğin gençleri ortalama bir vatandaşa göre daha fazla etkileyeceği ortadadır.

“…kısa çalışma ödeneği veya nakdi ücret desteği alırken normal çalışma saatlerine dönen işçilerin sigortalı ve işveren primlerinin üç ay süreylse 2020 yılsonuna kadar İşsizlik Sigortası Fonundan karşılanması düzenlenmiştir.”

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, uzun vadeli sigorta prim ödemelerinin kaynağının İşsizlik Sigortası Fonu olmasıdır. Koronavirüsün Temmuz ortasına kadar Fon’a 20 milyar TL’ye mal olduğu düşünüldüğünde, bu fona daha fazla mali sorumluluk yüklenmesinin, genç işsizliğinin genel işsizlikten daha fazla olduğu ülkemizde, bu değişikliğin gençleri ortalama bir vatandaşa göre daha fazla etkileyeceği ortadadır.

“İşe girdikleri tarih itibariyle 25 yaşın altında olanlardan ay içerisinde 10 günden az süreyle çalıştırılanlar için işverenleri tarafından prime esas kazanç alt sınırı üzerinden \%2 oranında iş kazası ve meslek hastalığı sigorta primi ile \%12,5 oranında genel sağlık sigortası primi ödenecektir. Bu kişiler için işverenleri tarafından malullük yaşlılık ve ölüm sigortaları primi ödenmeyecek olup isteyenler ilgili dönemi takip eden ayın sonuna kadar uzun vadeli sigorta kolları kapsamındaki primlerini kendileri ödeyebilecektir.”

Yirmi beş yaşını doldurmamış kişiler, süreli çalışma sözleşmesi ile iş güvencesinden mahrum bırakılacaktır. Bu yaş grubundaki insanların 25 yaşlarına kadar çalışmalarının emeklilik primine sayılmamasına yol açan bu madde, emeklilik yaşının değiştirilmemesi durumunda yeni bir EYT durumu oluşturacak, çalışan nüfusun yaşlanmasına ve gelecek gençlerin iş olasılıklarının önünü tıkanmasına yol açacaktır. Teşvikten en verimli şekilde faydalanamak için işletmeler bu gençleri 10 günden az sürede çalıştırıp birden fazla genç çalıştırarak, prim ve ücret yükünden maksimum oranda faydalanacaklar. Birden fazla işte çalışan ve hak ettiği ücreti alamayan gençler hem çalıştıkları anda ücretlerinden hem de ileride emekli aylıklarından mahrum bırakılacaklar.

Eleştiriler

Olcay Büyüktaş’ın torba yasa hakkındaki bazı yorumları şunlardır:

  •  Bu teklif ile 25 yaş altı ve 50 yaş üstü çalışanlar için koşul olmaksızın geçici sözleşme, asıl çalışma biçimi oluyor.
  • Bu yasa teklifi ile 25 yaş altı ve 50 yaş üstü için kıdem tazminatı hakkı net bir şekilde kalkmış oluyor.
  • 25 yaşın altındaki işçinin ay içerisinde çalıştığı süreler toplamı 10 günden az ise işveren, bu işçi için yaşlılık aylığı primi ödemek zorunda değil. Bu işçi ayda birden çok iş yerinde 10’ar günün altında ama toplamda 30 gün de çalışsa işveren yaşlılık aylığı primi yatırmayacak.
  • Bunun anlamı 25 yaşına kadar fiilen emeklilik, ölüm ve maluliyet sigortası primi yatmayacak. Böylece emeklilik yaşı fiilen 25’e çıkmış olacak.
  • Bu yasa ile emeklilik zorlaşacak. Ayrıca 25 yaş altı süreler emeklilikte dikkate alınmayacağı için emekli aylıkları düşecek.
  • Bu durum 25 yaş altı ve 50 yaş üstü istihdamı arttırmaya yönelik olduğundan, 25 – 50 yaş arası işsizlik artacak.
  • Geçici çalışan işçi, sözleşmesi bittiğinde kıdem tazminatı alamaz. İş güvencesi hükümlerinden faydalanamaz ve işe iade davası açamaz.
  • Bu yasa, yaşa dayalı ayrımcılık içerdiği için Anayasa’nın 10. maddesine aykırı. Ayrıca anayasanın sosyal hukuk devleti, eşitlik ve sosyal güvenlik hakkı dahil pekçok hükmüne de aykırı.
  • Bu yasa aynı zamanda Uluslararası Çalışma Örgütü’nün “Hizmet İlişkisine İşveren Tarafından Son Verilmesi” hakkındaki 158 sayılı sözleşmeye de aykırı.
    • Kesim E: Kıdem Tazminatı ve Gelirin Korunmasına İlişkin Diğer Şekiller: Madde 12: Hizmet ilişkisine son verilen bir işçi, ulusal mevzuat ve uygulamaya uygun olarak aşağıdaki haklardan yararlanır; Miktarı, diğer unsurların yanısıra, hizmet süresine ve ücret seviyesine göre belirlenecek ve doğrudan işveren tarafından veya işverenlerin katkısıyla oluşturulmuş bir fondan ödenecek bir kıdem tazminatı veya işten ayrılma nedeniyle doğan başka haklar, veya Tabi oldukları koşullar çerçevesinde, işsizlik sigortası veya yardımından doğan haklar veya yaşlılık yahut malüllük gibi diğer sosyal güvenlik türleri yahut, Bu tazminat ve ödeneklerin birleşimi.
  • Bu teklif, Fransa’nın 2006’da teklif ettiği “İlk İşe Giriş Yasası (CPE)” isimli yasdaya dayalı. Bu yasa büyük tepki çekmiş ve teklif geri çekilmişti.
    • “İştah kabartan plan İlk İş Sözleşmesi (CPE), adıyla hükümet tarafından bir ay önce ilan edilen plana göre, 20’nin üzerinde çalışanı olan işletmeler, yüklü teşvik primleri karşılığında 26 yaşından küçükleri işe alacaklar ve böylece en azından gençler arasında işsiz sayısı azalmış olacak. Patronlar üç sene boyunca sosyal kesintileri ödemekten muaf tutuldukları gibi, ilk iki senelik dönemde istedikleri anda ve herhangi bir gerekçe gösterme mecburiyetinde olmadan, gençleri kapı dışarı edebilecekler. Patronların böylesine avantajlı koşullardan yararlanmak isteyecekleri ve bir miktar genci işe alacakları açık. Çünkü hem üç sene kesintilerden muaf tutulmak, hem de ihtiyacının olmadığını düşündüğü anda işçiyi gerekçesiz kovma imkanı, her patronun rüyası.”

Yasa sadece yazarların tepkisini çekmemiştir. DİSK/Genel-İş öncülüğünde farklı illerde fabrikalarda işçi eylemleri başlamış, Ankara’ya yürümeye çalışan işçiler jandarma tarafından engellenmiştir. CHP İzmir Milletvekili Kamil Okyay Sındır’ın Genel Kurul’da yaptığı açıklamalar, tüm bu sorunları özetler niteliktedir.

Sonuç

Torba Yasa’nın gençliğe etkileri kısaca şunlardır:

  • 25 yaşa kadarki varsayılan çalışma şekli “esnek çalışma” haline getirilmiştir. Gençler, bu çalışma türünde ihbar ve kıdem tazminatı, yaşlılık aylığı primi gibi sosyal haklardan mahrum bırakılacaktır.
  • Esnek çalışmada ücretler normal çalışmaya nazaran azaltıldığı için, gençler birden fazla işte çalışmak zorunda bırakılacaktır. Tam zamanlı çalışma kadar çalışan gençler, bu çalışmalarının karşılığında hak ettikleri sigorta primlerinden mahrum burakılacaklardır.
  • Emeklilik primi için 25 yıllık bir çalışma süresi tanındığından, emeklilik aylıkları düşecektir.
  • Halihazırda mali bir kaynak olarak kullanılan İşsizlik Sigortası Fonu, bu yasa ile daha fazla mali yük altında bırakılacak, bu da gençleri daha çok etkileyecektir.
  • Bu yasanın kabul edilmesi durumunda emek gelirleri düşecek, işçi sınıfı gelir şoklarına daha hassas hale getirilecek ve çalışan nüfus yaşlanacaktır.

Not: Bugün, 2016’da kaybettiğim sevgili hocam Orhan Sinan Aktuğ’un doğum günü. Orhan Hoca’dan sadece birkaç ay ders alabildim, fakat kendisini çok severdim. O zamanlar Baykuş Fikir Sanat isimli bir sayfa kurmuştum ve o sayfada denemeler paylaşıyordum. Yazılarımın takipçisi idi, daha derin ve sert yazmamı tavsiye ederdi. Kendisini buradan saygı ve sevgi ile anıyorum. Keşke daha uzun süre vakit geçirebilseydik sevgili hocam.

Kaynakça:

Cumhurbaşkanlığı Kararı 3136. https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2020/10/20201027M1-1.pdf 27.10.2020.

Cumhuriyet, Olcay Büyüktaş. Hedef 2. sınıf işçilik. Cumhuriyet Gazetesi, 05.11.2020.

Cumhuriyet. CHP’li Sındır’dan sert tepki: Salgın bahane edilerek emekçi sömürülüyor https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/chpli-sindirdan-sert-tepki-salgin-bahane-edilerek-emekci-somuruluyor-1788769 05.11.2020.

Deloitte. İşsizlik Sigortası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (Torba Kanun) TBMM’ye Sunuldu. https://www.verginet.net/dtt/11/Vergi-Sirkuleri-2020-147.aspx. 04.11.2020.

Deutsche Welle, Pelin Ünker. Torba yasa tartışması: Kıdem tazminatı ve emeklilik hakkı tehlikede https://www.dw.com/tr/torba-yasa-tartışması-kıdem-tazminatı-ve-emeklilik-hakkı-tehlikede/a-55455034. 04.11.2020.

Dünya Gazetesi. Yeni torba yasa maddeleri nelerdir? https://www.dunya.com/gundem/yeni-torba-yasa-maddeleri-nelerdir-haberi-486774 04.11.2020

Ekonomist. Yeni torba yasa sosyal güvenlik ve çalışma hayatı için neler getiriyor? https://www.ekonomist.com.tr/calisma-hayati-ve-sosyal-guvenlik/yeni-torba-yasa-sosyal-guvenlik-ve-calisma-hayati-icin-neler-getiriyor.html 05.11.2020.

Evrensel. İş ve güvenli bir gelecek için https://www.evrensel.net/haber/169037/is-ve-guvenli-bir-gelecek-icin 05.11.2020.

İŞKUR. Kısa Çalışma Ödeneği, Temel Bilgiler https://www.iskur.gov.tr/isveren/kisa-calisma-odenegi/genel-bilgiler/. 04.11.2020.

Sözcü. Pandeminin İşsizlik Fonu’na faturası 20 milyar TL’nin üzerinde https://www.sozcu.com.tr/2020/ekonomi/pandeminin-issizlik-fonuna-faturasi-20-milyar-tlnin-uzerinde-5927377/. 04.11.2020.

Sözcü. Ankara’ya yürümeye çalışan madencilere jandarma müdahalesi. https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/ankaraya-yurumeye-calisan-madencilere-jandarma-mudahalesi-6111391/ 05.11.2020.

Uluslararası Çalışma Örgütü 158 No’lu Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Sözleşmesi https://www.ilo.org/ankara/conventions-ratified-by-turkey/WCMS_377301/lang–tr/index.htm 05.11.2020.

Vergi Dosyası. YENİ TORBA KANUN TEKLİFİ TAM METİN 16 EKİM 2020 https://vergidosyasi.com/2020/10/17/yeni-torba-kanun-teklifi-tam-metin-16-ekim-2020/ 05.11.2020.

Kapak Görseli: DİSK

Barış, Tablet Düşünce’nin baş editörüdür ve kurucularındandır. kaanbasdil@gmail.com adresinden ulaşılabilir.

Piyasalarda Aşırı Güven Faktörü ve Türk Yatırımcının Genel Profili

Bengisu Baş

Geleneksel finans teorileri piyasa oyuncularının tamamen rasyonel olduğu varsayımı üzerine kurulur; bu anlayışa göre kişi faydayı en üst noktada tutacak şekilde karar verir. Davranışsal finansçılarsa bu varsayımı ve üzerine şekillenen “etkin piyasalar hipotezini” eleştirir ve karar alma aşamasında piyasa oyuncularının rasyonellikten saptığını ortaya koyar. Bununla beraber davranışsal iktisatçılar rasyonellikten sapmanın temelindeki psikolojik ve sosyolojik etmenleri araştırır; bu dinamiklerin toplumdan topluma, kişiden kişiye ne derece etkili olduğuna yer verir.

Davranışsal iktisadın duayen isimlerinden Kahneman’ın genel okuyucu kitlesine de hitap eden “Thinking Fast and Slow” kitabını tekrar taradığım bugünlerde rasyonaliteden sapmaya neden olan etkenlerden birine, piyasalarda “aşırı güvene” ayrılmış üçüncü bölümünün altın-döviz-borsa kutsal üçlüsü içinde savrulan aklı karışmış yerli yatırımcıya ders niteliği olduğu kanaatindeyim.

Daniel Kahneman – Thinking Fast and Slow

Finansal okuryazarlığın kıt, risk alma eğilimininse oldukça yüksek olduğu toplumumuzda suyun iyice bulandığı bugünlerde yatırımcının aldığı duyumlara, bilgisine ve tecrübesine duyduğu güveni ve bu güvenin derecesini bir kez daha masaya yatırması belki de umduğu bütün getiriler içinde en kıymetlisidir. Bundan hareketle yazımın ilerleyen bölümlerinde finansal anlamda aşırı güvenin ne olduğuna, farklı formlarına kısaca değineceğim. Daha sonra aşırı güven sorunun piyasa oyuncularının demografik etkenlerle ilişkisini ve Türk yatırımcısın bu çerçevede nasıl bir profil çizdiğini kısıtlı yerimin imkan verdiği ölçüde aktaracağım.

Davranışsal Finans Bağlamında Aşırı Güven

Ana hatlarıyla kendi yargılarına ve yeteneklerine yersiz güvenme aşırı güven olarak tanımlanır. Bu tanım finans literatüründe farklı akademisyenlerce genişletilip modifiye edilebilir veya akademik metinlerde içeriğe uygun yeni ölçütler belirlenerek farklı tanımlamalar yapılabilir ancak temelde aşırı güven farklı formlar olarak kendini gösterse de ortak nokta yatırımcıyı kendi bilgisine, aldığı duyuma daha yüksek bir netlik yüzdesi atfetmeye ve daha yüksek yatırım getirisi beklemeye itmesidir. Temelinde gerçekçi olmayan optimistik düşünce, yanlış kalibrasyon ve aldatıcı üstünlük hissi gibi bilişsel önyargılar yatabilir.  90lı yıllarda Amerika’da bir hayli popüler olan, davranışsal iktisatçıların da yararlandığı anketler aslında bu önyargıların ekonomik ajanlar arasında ne kadar yaygın olduğunu gösteriyor.  Örneğin girişimciler arasında yapılan anketlerden birinde katılımcıların kendileri ayarında bir işin başarılı olma ihtimaline ortalama %60 verdikleri görülüyor. Aynı yıllarda yeni bir işin tutunma olasılığı istatiksel olarak %30 dolaylarında. Anlaşılan katılımcılar gerçeklikten uzak bir optimizm sergiliyor. İronik olan başka bir şeyse katılımcıların 81% inin kendi işlerine 10 üzerinden ortalama 7 ve daha yüksek başarı ihtimali vermesi; dahası 33% lük katılımcının kendi girişimlerinin batma ihtimalini sıfır olarak görmesi.  Buna göre katılımcıların çok büyük yüzdesi yalnız yersiz bir pozitif düşünme eğilimde değil aynı zamanda gerçekte batan 70 % içinde olmayacağı inancında; aldatıcı bir “ortalamanın üzerindeyim” hissinde. Bu ankete benzer sonuçlar ortaya koyan, aşırı güvenin farklı formlarını somutlaştırmayı amaçlayan sayısız türlü anket, deney ve araştırma mevcut ancak işlenen verinin ortaya koyduğu daha homojen.   Davranışsal finansçılar araştırmaları neticesinde aşırı güvenli yatırımcıların agresif bir yatırım stiline sahip oldukları, daha riskli portföyleri tercih ettikleri, portföy çeşitlendirmeye daha az meyilli oldukları, alım satım işlemlerinde yüksek komisyonlar ödedikleri, ve yüksek hacimde işlem yaptıkları konusunda hemfikir.

Demografik Faktörler ve Aşırı Güven

Piyasa oyuncularının güven derecesi yaş, tecrübe, cinsiyet, servet, meslek ve içinde yaşadığı toplum gibi dinamiklerden ayrı düşünülemez. Erkek egemen finans dünyasında ilk akla gelen cinsiyetin aşırı güvenle ilişkisi olabilir. Odean ve Barber’ın çalışmaları erkek yatırımcıların kadın muadillerine göre daha özgüvenli olduklarını ortaya koyuyor (2001). Bu çıkarım sonraki yıllarda araştırma yapan akademisyenler tarafından da doğrulanıyor. Erkek yatırımcılar, beklendiği üzere, daha çok işlem yapıyor ve sonuç olarak net getirilerini düşürüyorlar. Bununla birlikte portföylerinde daha riskli seçimler, daha az çeşitlilik söz konusu. Yaş ve tecrübenin aşırı güvenle ilişkisi ise kullanılan veri setine ve araştırmaya göre değişkenlik gösteriyor. Bazı akademisyenler pozitif bazıları negatif bir kesim de lineer olmayan bir ilişki olduğu kanaatinde dolayısıyla uzlaşma söz konusu değil. Ayrıca tecrübenin nasıl tanımlanacağı, tecrübeli görülen örnek grupların kendi içinde ne kadar tutarlı olduğu da tartışma konusu. Örneğin Menkoff, Schmeling ve Scmidt ortak çalışmalarında profesyonelleri homojen bir grup olarak görmez sıradan bireysel yatırımcıyı profesyonelle kıyaslarken kurumsal yatırımcılar ve bireysel yatırım danışmanları olarak alt gruplar oluşturur. Bunun yanı sıra tecrübeyle yaş arasındaki pozitif korelasyonu kabul etmekle beraber aynı kefeye koymaz. Sonuç olarak daha güncel yaklaşımlar yaş-tecrübe-güven ilişkisini daha belirsiz bir zemine koyar. Servet-aşırı kendine güven ilişkisi de yaş ve tecrübe gibi tartışmalıdır. Odean, Graham gibi bazı akademisyenler zengin yatırımcıların daha özgüvenli olduğunu tespit eder. Ekholm ve Paternack ise küçük yatırımcıların büyük portföy sahiplerine göre daha güvenli hareket ettiğini gösterir.

Acker ve Duck de çalışmalarında kültür-aşırı güven ilişkisini inceler ve finansal karar vermede Asyalıların İngilizlere göre daha güvenli hareket ettikleri sonucuna varırlar. Geri kalan literatür de ağırlıklı olarak bu çıkarımı destekler niteliktedir.

Türk Yatırımcının Genel Profili

Davranışsal finans araştırmaları Amerika, Batı Avrupa ve İngiltere gibi gelişmiş marketleri odak aldığından Türk yatırımcıları hakkında daha kısıtlı analiz söz konusu ama karşılaştırmak gerekirse Türk piyasa oyuncuları genel olarak gelişmiş piyasalardaki mevkidaşlarından daha kollektif bir yapıda.  Hofstede ,2001) Bunun yanı sıra Türk yatırımcılar belirsizliğe tahammülsüzlükte daha yüksek duyarlılık gösteriyor.

Yukarıdaki haritada da görüldüğü gibi Portekiz, Yunanistan, Guatemela gibi ülkelerde belirsizliğe tahammül endeksi yüksek çıkarken Danimarka, İsveç ve Singapur gibi ülkelerde oldukça düşüktür. Anlaşılacağı üzere belirsizliği tolere edememesi ve kollektif yapısı yerli yatırımcıyı karşılaştırıldığı “tipik batılı” yabancı yatırımcıdan ayrıştırıyor.

Piyasalarda aşırı kendine güveni ölçmede en büyük kıstaslardan biri olan devir hızına bakıldığında da Türk yatırımcının yabancı mevkidaşlarından daha çok aşırı güven gösterdiği ortaya çıkıyor.

Yukarıdaki haritada da koyu renkle işaretlendiği üzere 2019 yılında Türkiye ülkeler arası borsalarda devir hızı sıralamasında Çin’den sonra ikinci ülke olarak yer alıyor.

Bu durum yalnız geçtiğimiz yıla özgü değil. Türkiye piyasaları kronik olarak çok yüksek hızla işlem yapıyor; hatırlatmak gerekirse akademik kesim devir hızının kendine aşırı güven faktörüyle pozitif korelasyon gösterdiği konusunda hemfikir.

Demografik faktörler incelendiğinde ise yerli erkek yatırımcıların yerli kadın mevkidaşlarından daha çok aşırı güven gösterdiği saptanıyor; dünya genelinde olduğu gibi.  Dolayısıyla tipik erkek yerli yatımcının yıllık devir hızı, işlem hacmi ve portföyünün risk derecesi tipik yerli kadın yatırımcıdan daha yüksek. Örneğin diğer endekslerdeki hisselerden daha az riskli kabul edilen BİST30 ‘un hisseleri erkek yatırımcıların portföylerinde oransal olarak daha az yer buluyor. Vahim olansa erkek-kadın ayrımına gidilmeden bakıldığında sadece BİST30’dan hisse bulunduran yatırımcıların oranının 6% dolaylarında seyretmesi ki bu durum yerli yatırımcının piyasa değeri küçük ve riski yüksek şirketlerin hisselerine ne kadar meyilli olduğunu gösteriyor.

Yaş, tecrübe ve zenginlik demografik faktörler incelendiğinde de sonuçlar ilgi çekici. Türkiye bazında zenginlik, yaş ve tecrübe aşırı güven faktörüyle negatif korelasyon gösteriyor ancak orta alt sınıf yatırımcının tecrübe kazandıkça aşırı güvenle hareket etmeye başladığı görülüyor. (Tekçe,2016). Yaşlı, zengin ve tecrübeli Türk yatırımcısı ise finansal okur-yazarlığının daha yüksek; borsada kazanması muhtemel bir profil çiziyor.

Bölgeler bazında incelendiğindeyse hem zenginlik hem de eğitim açısından birinci Marmara Bölgesinde BİST30 hisselerine yatırım oranları, portföy çeşitlendirmesi en fazlayken Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde en düşük olduğu görülüyor. *

Sonuç

Literatürdeki aşırı güven ölçütleri esas alındığında Türk yatırımcısının, özellikle de doğulu yerli yatırımcının, karşılaştırıldığı Batı Avrupalı ve Amerikalı yatırımcıdan çok daha yüksek özgüvene sahip olduğu açık. Bununla birlikte risk almanın ve kendine fazla güvenmenin girişimci ruhu artırdığını; neticesinde de daha yüksek yatırım getirisi sağladığını iddia eden küçük bir akademik azınlık dışında akademisyenler aşırı güvenin net yatırım getirilerini düşürdüğü; dahası sıklıkla negatif getiriyle sonuçlandığı konusunda hemfikir.

Bu anlamda bulanık günlerde borsaya, hakim olmadığı bir dünyaya, “The Great Gatsby” olma umuduyla paldır küldür dalan kitlenin yukarıda özetlediğim aşırı güvenli yatırımcı profiliyle özdeşleşip özdeşleşmediğini kendisine sormasını temenni ediyorum. Pek tabii ki “yaşlı, zengin, tecrübeli, finansal okur-yazarlığı yüksek” küçük yüzde içinde hissetmek herkes için komfor alanı ama günün sonunda bu illüzyona masaya cebindeki her şeyi bırakacak kadar kapılmamak kaydıyla.

*Türk yatırımcısının genel profili hakkında daha detaylı analiz için linkte verilen araştırmanın tablo ve grafikleri incelenebilir.

http://www.unicreditfoundation.org/content/dam/ucfoundation/documents/2010/2013/42%20%20B%C3%BClent%20Tek%C3%A7e%20.pdf

Bengisu, Tablet Düşünce’de konuk yazardır. bengisu.bas@boun.edu.tr adresinden ulaşılabilir.

Kaynakça

Barber, B. M., and Odean, T. (2001). Boys Will be Boys: Gender, Overconfidence, and Common Stock Investment, Quarterly Journal of Economics, 116 (1), 261-292

Barber, B. M., and Odean, T. (1999). The Courage of Misguided Convictions, Financial Analyst’s Journal, 55(6), 41-55.

Ekholm, A. and Pasternack, D. (2007). Overconfidence and Investor Size, European Financial Management, 14(1), 82-98. 25

Acker, D., and Duck, N. G. (2008). Cross-cultural Overconfidence and Biased Self Attribution, Journal of Socio Economics, 37, 1815-1824.

Hofstede, G. (2001). Culture’s Consequences: Comparing Values, Behaviors, Institutions and Organizations across Nations, 2nd Edition, Sage Publications.

Odean, T. (1999). Do Investors Trade Too Much?, American Economic Review, 89(5), 1279-1298.

Tekçe, Bülent, Neslihan Yılmaz, and Recep Bildik. “What factors affect behavioral biases? Evidence from Turkish individual stock investors.” Research in International Business and Finance 37 (2016): 515-526.

Tekçe, Bülent, and Neslihan Yılmaz. “Are individual stock investors overconfident? Evidence from an emerging market.” Journal of Behavioral and Experimental Finance 5 (2015): 35-45.

Kahneman, D. (2011). Thinking, fast and slow. Macmillan.

Menkhoff, L., Schmeling, M., & Schmidt, U. (2013). Overconfidence, experience, and professionalism: An experimental study. Journal of Economic Behavior & Organization86, 92-101.

https://data.worldbank.org/indicator/CM.MKT.TRNR?view=map

Koronavirüsün Türkiye’deki Kadınlara Etkisi

İrem Çetinkaya ve Barış Kaan Basdil

Giriş

Dünyayı etkisi altına alan COVID-19 salgını yaşamı ciddi anlamda etkilemektedir. Virüsün hızla yayılması, hastalıkların ciddi anlamda artması ve birçok ölüm haberiyle insanlar büyük bir endişe ve korkuya sürüklenmiştir. Kişiler sadece sağlık alanında endişe yaşamamaktadır. Günlük rutinimizin değişmesi ve yaşanan panik ile psikolojik bağlamda problemler yaşanmaktadır. Bunların yanı sıra, ekonomik anlamda bizim gibi kırılgan ülkeler için ciddi sorunlara yol açmıştır. Birçok insan işsizlikle karşı karşıya kalmış, düşük bir ödenek ile hayatını devam ettirmeye mahkûm bırakılmıştır. Salgını kontrol altına almak için birçok ülke kişilerin evde kalmasını amaçlayan çeşitli önlemler almak zorunda kalmıştır.

Salgında Kadına Şiddet

Salgın kadın ve erkekleri farklı şekillerde etkilemiş, sınıf farklarını ve ayrımcılığı daha çok belirginleştirmiştir. Araştırma şirketi IPSOS’un “Koronavirüs Salgını ve Toplum: Genel Kamuoyu Araştırması” verilerine bakıldığında eşitisizliğin daha da arttığını görmekteyiz. Evlerin içinde uzaktan eğitim, uzaktan çalışma gibi durumların yanı sıra virüse karşı hijyen faaliyetlerinin artması ile her on kadından yedisi iş yükünün arttığını belirtmektedir.  Salgının yol açtığı kriz nedeniyle kişiler psikolojik, ekonomik ve sosyal açıdan daha fazla sorun yaşar hale gelmiştir. Aile bireylerinin evde daha fazla bulunması nedeniyle kadınların sorumlulukları ve kişilerin isteklerini karşılama çabası, kadınların mental sağlık sorunu yaşama risklerini arttırmıştır. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’nin de belirttiği gibi, COVID-19 salgını nedeniyle işsizlik, ekonomik sorunlar ve sağlık hizmetlerine erişimde kadınlar erkeklere göre daha dezavantajlı olacaktır. (UN Women, 2020).

Bunun yanı sıra, yaşanan bu kriz sürecinin yarattığı gerilimler ile kadınların partner şiddetine maruz kalma oranı daha da arttı. Getirilen seyahat kısıtlaması nedeniyle birçok kadın ailesinin yanına dönemedi ve şiddet uygulayıcısıyla aynı evde kalmak zorunda kaldı. Bu alanda yeterli sayıda çalışma henüz bulunmasa da, kadına yönelik şiddetin arttığını gösteren veriler mevcuttur. 2019 ve 2020 Mart ayları karşılaştırıldığında, fiziksel şiddetin %80, psikolojik şiddetin %93, sığınma evi talebinin %78 oranında arttığı görülmektedir (Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu). Normal dönemde bile şiddete maruz bırakılan birçok kadın, korku, utanma, çevre ve aile baskısı gibi çeşitli nedenlerle ciddi bir yaralanma olmadıkça sağlık kuruluşlarına başvurmamaktadır. Bunun sonucunda daha fazla şiddete uğramakta veya öldürülmektedir. Yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşlarıyla entegre yardım alanları yaratılması gerekmektedir. Yaşanan salgın döneminde ev içi şiddet göz önünde bulundurularak yardım hatlarının geliştirilmesi gerekmektedir. İspanya’da eczanedeki çalışandan ‘Maske 19’ istenmesi durumunda eczacının polisle irtibata geçmesi buna güzel bir örnektir (Koyuncu,H.(2020,27 Mart).Euronews).

Salgın ve LGBTI+ Bireyler

Ülkemizde LGBTİ+ bireyler normal zamanda haklarına erişmekte ciddi problemler yaşamaktadır. COVID-19 nedeni ile ayrımcılık daha da derinleşmiştir. Pandemi döneminde sağlık hizmetlerine ulaşmakta ayrımcılıkların daha da arttığı görülmektedir. Hayati önem taşıyan HIV ilaçlarına erişimde aksaklıklar yaşandığı bilinmektedir. Çoğu hastanenin pandemi hastanesi olması nedeniyle hormon tedavisi gören ya da cinsiyet geçiş ameliyatı olacak olan bireyler problemler yaşamaktadır. Psikolojik olarak zaten çok yıpratıcı olan bu süreçten daha fazla etkilenmektedirler. Bunun yanı sıra uzaktan eğitim nedeni ile ailesinin yanına dönen birçok birey psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kalmakta ve değiştirilmek istenmektedir. LGBTİ+ bireylerin istihdam problemi yaşaması ve güvencesiz çalışma şartlarının olması nedeniyle bu süreçte işsiz kalma ve yoksullaşma olasılığının daha yüksek olduğunu görüyoruz.

Bu kadar eşitsizlik ve baskının yanında sosyal medyada yaşanan nefret söylemlerinin bu dönemde daha da arttığını söylemek mümkün. Bazı firmaların LGBTI+ sembolleri taşıyan ürün satışı yapmaları nedeniyle boykot kampanyaları düzenlendi. Bunların satılmasının sapkınlığı yaydığı, çocuklara ve gençlere kötü örnek olduğu söylendi. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, COVID-19 salgını ile mücadelede LGBTİ ile ilgili yayınladığı bildiride, önlemlerde yaşlılar ve evsizler dâhil olmak üzere LGBTI+ bireylerin sıkıntılarının göz önüne alınması gerektiğini vurgulamıştır. Damgalama ve nefret söylemlerine karşı sağlık ve diğer hizmetlere erişimde ayrımcılığa uğramamaları için önlem alınmasını, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete maruz bırakılanlara destek hizmetlerinin verilmesinin sağlanmasını önermiştir. Bu doğrultuda içinde bulunduğumuz bu dönemde, ülkemizde de ayrımcılığın ve nefret söylemlerinin çözümüne yönelik yeni adımlar atılmasını temenni ediyoruz.

Koronavirüsün Kadınlara İş Pazarındaki Etkisi

Yazının bu bölümünde koronavirüsün kadınları iş pazarında nasıl etkilediğinden bahsedeceğiz. Bu bölümde bahsedeceğimiz istatistikler, aksini belirtilmediği sürece UN Women’ın Rapid Gender Assesment raporundan[1] alınmıştır. Rapor, iş pazarında kadınların durumunun koronavirüs öncesinde de kötü olduğunu belirterek başlar. Bianet’in haberine göre 2019 yılında, “erkeklerde işgücüne katılma oranı… yüzde 72.6, kadınlarda ise… yüzde 34.9 olarak gerçekleşti[2]”. Koronavirüs döneminde ücretli emeğe ayrılan süre toplamda yüzde elli üç azalma göstermiştir. Erkeklerde ücretli emeğe ayrılan süredeki azalma daha fazla olsa da (yüzde 46’ya karşı yüzde 57,1), kadınlar erkeklere nazaran işlerini daha çok kaybetmiştir (yüzde 14,2’ye karşı yüzde 18,8).

Ücretli Emeğe Ayrılan Vaktin Ciinsiyete Bağlı Değişimi

Aynı dönemde kadınlar, erkeklere göre daha çok kısmi-ücretli ve ücretsiz izine ayrılmıştır (yüzde 19,8’e karşı yüzde 24,7). Her ne kadar araştırma bu iznin alınma sebebini belirtmese de, bu farklılığın kadınların ev işlerine daha fazla vakit ayırması olabileceği tahmin edilmiştir. Gerçekten de ülkemizde kadınların birincil “işlerinin” ev işleri olduğu söylenebilir. 2015 yılında yapılan Time Use Survey (Zaman Kullanım Anketi), kadınların erkeklere göre ortalamada beş kat daha fazla ev işi yaptığını aktarmıştır. Koronavirüs döneminde kadınların yüzde 77,6’sı temizliğe daha fazla vakit ayırmaya başlarken aynı istatistik erkekler için yüzde 47’dir. Aynı analizi yemek pişirme için yaptığımız zaman kadınların yüzde 59,9’u, erkeklerin ise yüzde 23,9’u yemek pişirme sürelerinin arttığını belirtmiştir.

COVID Sonrası Ev İşlerine Ayrılan Zaman Artışının Cinsiyet Dağılımı

Bu artışlar sonucunda kadın ve erkeklerin zamanlarını hangi etkinliklere ayırdıklarını incelediği zaman, korona öncesi görev dağılımını değişmediğini gözlemlenir: Yine kadınlar zamanlarının ciddi bir kısmını (yüzde 56,1) ev bakımına ayırmaktadır. Bütün bu bilgilerden, koronavirüsün iş pazarında kadınları daha çok etkilediğini söylemek mümkündür. Erkeklerin ve kadınların, koronavirüs dönemindeki kısıtlayıcı önlemlerden neredeyse eşit miktarda etkileneceğini göz önünde bulundurulduğunda, koronavirüs öncesindeki adaletsiz durumun bu dönemde arttığını söylemek mümkündür. Grafikte de görüldüğü üzere kadınlar da erkekler de ankette belirtilen durumları yakın oranlarda yaşayacaklarını düşünmektedir. Grafikteki en büyük farklılık, kadınların erkeklere göre daha çok borç alacaklarıdır (yüzde 43,6’ya karşılık yüzde 53,1). Bu farklılığın da, erkeklerin iş pazarında kadınlara göre daha çok temsil edilmesinin sonucu olduğunu söylenebilir.,

COVID Tedbirlerinin Devamı Durumunda Finansal Durumların Cinsiyete Göre Dağılımı

Ne Yapılabilir?

Kadınların iş piyasasında daha az temsil edildikleri, daha çok ev işleri ile uğraştıkları ve bu durumun koronavirüs döneminde daha da kötüye gittiğini gözlemledik. Bunun üzerine kadınların koronavirüs şartları altında erkeklere göre borç alma ihtiyaçlarının daha fazla olduğunu da gözlemledik. Bu durumun çözülmesi için tüm kadınların finansal bağımsızlık kazanmaları gerektiğini düşünüyoruz. Erkekler hanenin birincil gelir getireni durumunda olduğu sürece, kadınlar kendi beşeri sermayelerine karşıolgusal duruma nazaran daha az yatırım yapacaklar, böylece ileride de iş pazarına girmeleri zorlaşacak ve beklenen gelirleri düşecek, sonuçta finansal bağımsızlıklarını iyice kaybedecekler.

Kadınların iş gücüne katılımını ve istihdamını arttırmak için, işe alımlarda özgeçmişlerden cinsiyet ile ilgili bilgiler çıkartılabilir. Yurtdışında kimi firmaların özgeçmişleri isimsiz incelediğini biliyoruz[3]. Bu şekilde işe alım sırasında sadece eğitim ve yeteneklere odaklanılabilir. Fakat bu yöntem tek başına işe yaramayacaktır. İş pazarının dışarıdaki kadınların, beşeri sermayelerinin karşıolgusal senaryoya göre daha az olduğunu belirtmiştik. İş pazarına uygun beşeri sermaye inşası için, kadınların eğitime ulaşımlarının desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu kolaylaştırmaya bir örnek için değerli hocam Fikret Adaman’ın “500 Milyonluk Umut Hikâyeleri” isimli kitabını önerebiliriz[4]. Türkiye’de kadınlara özel verilen burslar da bu kolaylaştırmaya güzel bir örnek teşkil ediyor.

Sonuç

Gerek cinsiyete dayalı, gerek ekonomik duruma dayalı eşitsizliklerin neoliberal dönemde başladığını söylemek doğru değil, fakat neoliberal dönemde bu eşitsizliklerin neredeyse rekor seviyelere çıktığı aşikâr. Daha önce bir yazımızda bahsettiğimiz gibi (Karl Polanyi and Neoliberalism), piyasalar kendi etki alanlarını arttırmaya çalıştıkça, toplumlar da bir çifte hareket (double-movement) ile piyasanın etki alanını kısıtlamaya çalışırlar. Bunun örneklerini yakın tarihte Sovyetler Birliği’nin etkisi altında dünyada iyileştiği gözlenen işçi ücretleri ve haklarıyla, Türkiye’de de 1960 darbesi ile görebiliriz. 1970’lerden bile daha kutuplaştığımız bu günlerde[5], bu durumun bir şekilde sonlanacağına ve daha adil ve daha eşitlikçi bir düzene sahip olacağımıza inancımız tamdır.

İrem, Tablet Düşünce’nin sosyal medya sorumlusudur. irem.cetinkaya@hotmail.com adresinden ulaşılabilir.

Barış, Tablet Düşünce’nin baş editörüdür ve kurucularındandır. kaanbasdil@gmail.com adresinden ulaşılabilir.


[1] The economic and social impact of COVID-19 on women and men: Rapid Gender Assessment of COVID-19 implications in Turkey. UN Women (2020).  https://www2.unwomen.org/-/media/field%20office%20eca/attachments/publications/2020/06/rapid%20gender%20assessment%20report%20turkey.pdf?la=en&vs=438

[2] https://m.bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/217202-kadinlarin-isgucune-katilim-orani-ayni-kaldi

[3] https://wol.iza.org/articles/anonymous-job-applications-and-hiring-discrimination/long

[4] 500 Milyonluk Umut Hikâyeleri. Fikret Adaman, Tuğçe Bulut. İstanbul, İletişim Yayınevi, (2007)

[5] https://twitter.com/KBuyukyuksel/status/1305909997814124557

Kapak görseli: Turkish Policy

Sinema ve Toplumun Bugünü

Barış Kaan Basdil

Önsöz

Bu yazıyı 5 Eylül’de yayınladığım zaman, yola çıktığım şey bir gözlemdi: Son zamanlarda hayatımızdaki sorunları doğrudan veya dolaylı şekillerde ele alan filmlerin sayısı ya artmıştı ya da ben bu filmlerin farkına varmaya başlamıştım. Gerçekten de 2019 yılında çıkan Joker ve Parazit filmleri, artan ekonomik eşitsizliğe ve toplumsal yabancılaşmaya birer tanık gibiydi. Bu filmlere farklı filmler de ekleyerek, sinemanın toplumsal sorunlara nasıl değindiğini anlatmak istemiştim. Yazmaya başladığım anda elimde sadece bu sezgi vardı, anlatacaklarımı nasıl bir anlatıya dönüştüreceğimi düşünmemiş, kendimi akışa bırakarak yazmıştım. 5 Eylül’de yayınladığım bu yazıya gelen yorumlar, metnin bir bütünlükten yoksun olduğu yönündeydi.

Ben de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sık sık şiirlerini değiştirmesi gibi, bu yazıyı tekrar masama alıp, daha akıcı ve bütünlüklü bir anlatı yaratmaya karar verdim. Bu kararı bu sitede yazdığım altıncı yazıda vermem, ilk beş yazımın ya yeterince eleştiri almadığını ya da bu metindeki eksikliklerin o metinlerde olmadığını bana düşündürüyor. Yorumları bana ulaşmış insanlara ve bu yorumları kibar bir şekilde bana ileten, sevgili sosyal medya sorumlumuz İrem’e çok teşekkür ederim. Umarım yazının bu yeni hali eleştirilerinize değer verdiğimin ve onları anladığımın bir göstergesi olur.

6 Eylül 2020

Giriş

Bir kitapta, “bilim insanlarının” (people of science anlamında), kendilerini sanat konusunda geliştirmedikleri iddiasını okumuştum. Bu iddiaya biraz haklılık payı verdim, çünkü çoğu zaman yaptığımız işe kendmizi o kadar kaptırıyoruz ve o işe o kadar önem veriyoruz ki, hayatı kaçırıyoruz neredeyse: Sınavlar, ödevler, yükümlülükler içerisinde baharda açan çiçekleri, denizin tuzlu kokusunu kaçırıyoruz. Kaçırdığımız şeylerin hepsi bu kadar iç açıcı değil tabii ki de: Etrafımızdaki fakirliği, sefaleti, haksızlıkları da kaçırıyoruz kendi hayat davamızın avukatı olmaktan. İyi ki sanat var ki, bizi bazen bu hayattan kopartıyor, bazen de bizi bu hayatın tam ortasına bırakıyor.

Bugün size anlatmak istediğim filmler de, günlük hayatta kaçırdığımız olumsuz şeyleri anlatan ve son on yılda dikkatimizi daha çok çeken filmler: Filmler ki bize bu olumsuzlukları bir gazete haberinin ciddi ruhundan sonsuz derecede uzak, fakat çoğu zaman daha etkili bir şekilde anlatıyorlar. Üzerinde duracağım başlıca filmler Guguk Kuşu, Joker ve Parazit. Bahsettiğim bu filmleri izlemediyseniz bu yazıyı okumayı ertelemenizi rica ederim.

Toplum – Sanat İlişkisinin Yakın Tarihi

L.H.O.O.Q. Kaynak: wikipedia.com

Sanatın insanın dramlarını anlatması yeni bir olgu değil: Örneğin İsa’nın acılarını anlatan “Christ as the Suffering Redeemer” isimli tablo onbeşinci yüzyılın sonunda yaratıldı. Fakat incelememizi buradan başlatmanın bile çok uzun bir yazıya yol açacağını bildiğimden, incelememe daha yakın bir tarihten başlamak istiyorum.

Yirminci yüzyılda Dünya Savaşları milyarlarca insanın hayatını değiştirdi. Bu değişimin doğal olarak sanatta da yansımaları oldu. Avrupa’da Dada hareketi, savaşın yıkımına ve acısına tepki olarak, o güne kadarki tüm estetiği reddetti, hatta bu estetiğe saldırmaya başladı. Bu estetiğin bir örneği olarak, Duchamp’ın L.H.O.O.Q. isimli tablosunu verebilirim. Mona Lisa’nın 16. Yüzyıldaki önemi ile 20. Yüzyıldaki öneminin farklı olduğunu düşünüyorum. Duchamp, bence bu eseri günümüz şartlarında tekrar yorumlayarak, Mona Lisa’yı kendi estetik anlayışının (ve zamanının) alanına taşıdı. Berna Madra’ya göre, bu estetik anlayış Türkiye’de 1970’lere kadar karşılık bulmamıştır[1].

Bu karşılıksızlığın karşısında, Türkiye’de özellikle edebiyat alanında ciddi bir toplumcu gerçekçi geleneğin olduğunu söyleyebilirim. Orhan Kemal, Kemal Tahir, Fakir Baykurt gibi yazarların eserlerini bu geleneğe örnek olarak verebilirim. Sinemada ise Gecelerin Ötesi, Karanlıkta Uyananlar ve Bir Yudum Sevgi gibi filmler, 1961 Anayasası’ndan sonra göç, gecekondulaşma, sendikalaşma, grev, kadın hakları konularına değindi[2].

Toplumsal Sinema

Bahsetmek istediğim başlıca tür sinema olduğu için, sinema ve toplum bir örnek vermenin incelememe iyi bir giriş olacağını düşünüyorum: Guguk Kuşu, bu bağlamda incelemek istediğim ilk film. Guguk Kuşu’nun romanının (1962)  çıktığı dönem, Amerikan medeni haklar hareketine sahne oldu. Ayrıca bu dönemde psikoloji ve psikiyatri alanında ciddi tartışmalar vardı: Filmde gösterilen uzun süreli ve yatılı psikiyatrik tedavi, bu dönemki tartışmalar sonucunda reddedildi. Guguk Kuşu da bu tartışmaları bünyesinde barındırmaktadır: Medeni haklar temalarının psikiyatrik tartışmaların bir adım gerisinde kaldığını düşünüyorum ve bu yüzden psikiyatrik temalara değinmek istiyorum. Filmin büyük bir kısmının geçtiği psikiyatrik koğuşa, başta sarsılmaz bir disiplin ve düzen hakimdi: Koğuş sakinlerinin tüm hareketleri, ilaç saatleri, sporları, gezileri değişmez bir şekilde planlıydı. Sonra devreye “Mac” girdi ve bizim, modern seyirciler olarak bu baskıcı vereceğimiz tepkileri verdi: İzlemek istediği maç için girdiği mücadeleyi örnek verebilirim. Filmin sonunda da, aynı gerçek hayatta olduğu gibi bu baskıcı düzen yıkıldı, Mac’in pahasına da olsa.

Joker (2019). Kaynak: Fil’m Hafızası

Son on yılda çekilen toplumsal filmler (tanımını saf anlamı ile alıyorum) kategorisine ilk örneği Joker’den vermek istiyorum. Joker’de Arthur’un asıl çatışmasının, toplumu ve devleti tarafından yanlız bırakılması olduğunu düşünüyorum: Bir palyaço olarak düzenli bir gelir sağlamaktan aciz, psikolojik destek aldığı kamu kliniği bütçe kesintisinden dolayı kapanmış, sokakta çocukların düşmanlığını, otobüste ise bir annenin soğuk bakışlarını çeken biri Arthur. İşte bence bu çatışmalar onu yaptığı şeyleri yapmaya itiyor.

Arthur’un yaşadığı bu sorunlar, aslında içerisinde bulunduğumuz neoliberal düzenin (Neoliberalizm hakkındaki yazıma bu linkten ulaşabilirsiniz) yarattığı doğal sonuçlar: İnsanlar devletin ekonomik kontrolünden tamamen çıkıyorlar ve piyasanın kontrolüne giriyorlar. Piyasa ise toplumsal bütünleşmenin sadece bir türü, ve neoliberalizm toplumsal bütünleşme türlerinden birini merkeze koyup gerisini dışlıyor. Kamu eğitim ve sağlık hizmetlerinin ülkemizde ne kadar bozulduğunu düşündüğümüz zaman (Türkiye’nin neoliberalleşmesi hakkındaki yazıma bu linkten ulaşabilirisiniz), filmdeki bu çatışmaların toplumumuzda bir karşılığını olduğunu söyleyebiliriz. Aynı Arthur gibi, biz de bir anda işimizden ve sağlığımızdan olabiliriz, bizi Arthur olmaktan ayıran şey olasıdır ki gerçekten de “kötü bir gün”.

Parasite (2019). Kaynak: beyazperde.com

Parazit’te de ana çatışmanın sınıfsal ve ekonomik ayrılıkların sürdürülemeyecek noktalara gelmesi olduğunu söyleyebilirim. Kim ailesi küflü ekmeklerin küflü kısmını atarak beslenirken, Park ailesinde buzdolabındaki doğum günü pastasının gece yarısı yenmesi asla bir sıkıntı oluşturmuyor. Dünya çapında gelir ve servet eşitsizliğinin 1980’den beri düzenli olarak yükseldiğini göz önüne alırsak (Gelir eşitsizliği hakkındaki yazıma bu linkten ulaşabilirsiniz), bu çatışmanın gerçek hayata dayalı olduğunu söyleyebiliriz. Benzer şekilde Kim ailesinin daha önceden biri tavuk dükkanı olmak üzere iki dükkan batırdığını biliyoruz. Bu durum, Güney Kore’deki tavuk dükkanı furyasının ve sonraki çöküşün birebir yansımasıdır.

Burada ahlaki bir soru ile de karşı karşıyayız: Bir sınıfsal sömürü düzeninde, bu dengeyi eşitlemeye çalışan insanlara ve suçlara nasıl yaklaşmalıyız? Evini ilaçlatmak için pencerelerini açık bırakan, düzgün beslenemeyen ve barınamayan bir ailenin, hayatta kalmak için yapabilecekleri şeylerin sınırı nedir? Vergi veren vatandaşlar olarak hepimizin zor durumda kaldığımız zaman devletten yardım alma hakkımız vardır, fakat devlet de bize sırtını çevirdiği zaman ne yaparız? İtalya’da yüksek mahkemenin, açken yemek çalan vatandaşı suçsuz bulması ilginç bir örnektir[5].

Daha (2017). Kaynak: beyazperde.com

Onur Saylak’ın Daha (2017) isimli filmi, göç krizinin en ağır yaşandığı ülke olan Türkiye’den başka bir ülkede çekilemezdi (ayrıca çok güzel bir filmdir, kesinlikle tavsiye ederim). Yine Onur Saylak’ın Şahsiyet (2018) isimli dizisinin, hukuk sisteminin ve hukuka olan güvenin darbe üstüne darbe aldığı şu günlerde değil başka bir dönemde çekilmesi neredeyse düşünülemezdi. Uluslararası alanda da La Casa de Papel (2017) isimli dizinin, artan ekonomik eşitsizlik ile ilişkisi yadsınamaz.

Sinema, bu alanda bir ayna gibi davranıp, hayatın her zaman ışık almayan yönlerine ışık tutmaktadır. Fakirliğin ve göçün haberlerde izlenmesi ile Capernaum’da izlenmesi arasındaki farklılık açıktır. Günlük hayatta alıştığımız alışılamaz şeyler, sinemanın arttırılmış algı ortamında bize bambaşka şekilde servis edilir. Koltuğunuza oturduğunuz zaman aklınızda ne sorumluluklarınız ne de sorunlarınız vardır. Sadece etkilenmek için oturduğunuz koltuğunuzda, izlediğiniz filmin sizi bazen başka dünyalara bazen de kendi dünyanıza götürmesine izin verirsiniz. İşte bu belgisizlik bence sinemanın en güçlü yanlarından biridir.

Sonuç

Liberty Leading the People (1830). Kaynak: wikipedia.com

Sanat, insanın çevresindeki anlamsız dünyayı anlamlandırma çabasının bir ürünüdür. Doğaya hakim olmanın bir yolu da sanatladır. Antik Yunanlılar insan vücudunu estetik obje olarak düşündüler ve onu daha iyi inceleyebilmek için simetrik, dengede heykeller yonttular. Bu rasyonel metolodoloji dinin etkisi ile ortaçağda kayboldu. Rönesans aydınları, öncesindeki dönemin dogmatik düşüncesini kırarak Antik Yunan estetiğine geri döndüler ve aklı, dünyayı anlamlandırmadaki temel araç olarak kullandılar. Vitruvian Man de bu estetğin bir parçasıdır. Fransız İhtilali ile rasyonel düşünce yerini romantik epistemolojiye bıraktı ve bu değişime paralel olarak sanatta da romantizm başladı. “Liberty Leading the People” isimli tablo, bu romantizmin en ünlü temsilcilerindendir. 20. yüzyılın yıkımı bize atonal müziği, Dadacı heykeli, Fransız Varoluşçuluğunu verdi. Sanatın doğayı anlamlandırma çabası olması, doğa değiştikçe sanatın da değişeceği anlamına gelir. Sanat eseri doğayı anlamlandırdıkça değerlidir diyemeyiz, fakat bize kendimizi ve çevremizi anlatan sanatta da bir değer olduğunu yadsıyamayız diye düşünüyorum.

Bu yazıya ek olarak aşağıdaki videoları izleyebilirsiniz:

Barış, Tablet Düşünce’nin baş editörüdür ve kurucularındandır. kaanbasdil@gmail.com adresinden ulaşılabilir.


[1] https://www.dailysabah.com/arts-culture/2015/03/28/istanbuls-kuad-gallery-celebrates-a-century-of-dada-art-in-a-new-exhibition

[2] 1960’lı Yıllarda Türk Sinemasında Toplumsal Gerçekçilik. Metin Kasım ve H. Deniz Atayeter. Gümüşhane Üniversitesi İletişim Fakültesi Elektronik Dergisi. Cilt 1, Sayı 4, Eylül 2012.

[3] https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_highest-grossing_films

[4] https://www.imdb.com/search/title/?groups=top_250&sort=user_rating

[5] https://www.bbc.com/news/world-europe-36190557

Kapak Görseli: indiewire.com

1980 Sonrası Türkiye İktisadi Tarihi – 1. Bölüm

Barış Kaan Basdil

Giriş

İçinde bulunduğumuz dönemin ekonomik açıdan sağlıklı bir dönem olmadığı aşikâr. Birkaç günde bir yabancı paralar ve altın rekor kırıyor. 2005 – 2016 arası ortalama yüzde beş etrafında seyreden enflasyon, 2016 ortasından itibaren yüzde on yüzde yirmi bandına (hatta üstüne) yükseldi. Büyüme hızımız 2011’den beri dalgalanarak düşüyor. Siyasi sebeplerle düşen faiz her ne kadar ekonomiyi hızlandırmayı amaçlasa da, yatırımları enflasyona karşı korumadığı için, paranın yatırıma dönmesini engelliyor. 2011 – 2017 arası ithalat ortalamalarının altında bir ithalat seviyemiz var. İhracat seviyemiz artmaya devam etse de, bunlar yüksek teknolojili mallar olmadıkları için düşük katma değer bırakıyor. Bu sorunların hiçbiri Türkiye için yeni değil: Daha yüksek seviyelerde enflasyon da gördük, düşen büyüme hızları da. Sizlere Türkiye iktisat tarihinin son sayfası olarak nitelendirdiğim 1980 sonrası dönemi anlatmak, yaşadığımız tecrübeleri incelemek ve bugün ile karşılaştırmalar yapmak istiyorum. Bunun ciddi bir zaman çizgisini ve içeriği kapladığını bildiğim için, bu yazıyı gereksiz uzatmamak ve dağıtmamak adına, bu konuyu birkaç bölümde anlatmak istiyorum. Bu ilk bölümde dönem hakkında daha az inceleme yapıp, yaşanan olayları anlatmak istiyorum. Böylece ilk yazı dizim de başlamış oluyor.

Turgut “Özel”

1980 yılı Türkiye siyasi ve ekonomik tarihi için çok önemli bir yıl. 1977’den beri devam eden iktisadi bunalım sonucunda (ki yazımın kapsamı içerisinde olmadığı için değinmeyeceğim) 1980’de Süleyman Demirel’in isteği üzerine, Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal, 24 Ocak Kararları olarak anılacak bir paket açıklandı. Bu paket ile Türk parasının değeri azaltılacak (ki buna devalüasyon diyoruz), Ecevit döneminde başlatılan tarımda toplu alımlar azaltılacak, çoğu alanda sübvansiyonlar kaldırılacak, dış ticaret serbestleştirilecekti. İlk bakışta açıkça bir IMF paketi gibi görünen bu program, günümüze kadarki sürede her iktisadi sorunun çözümü olan bir maymuncuk gibi kullanılmıştır. Devalüasyon ve toplu alımların azaltılmasının çiftçi/proleter sınıfa olumsuz etkisinin sermayedar sınıfa etkisinden az olduğunu düşünüyorum, tersine dış ticaretin serbestleşmesinin de sermayedar sınıfa çiftçi/proleter sınıftan daha fazla faydası olduğunu düşünüyorum. Nitekim insanlar da böyle düşünmüş olacak ki 24 Ocak kararlarının uygulanması, aynı yılın eylülünde yapılacak bir darbe ile sağlanabildi. Darbe hükümeti 1983’e kadar iktidardaydı, sonrasındaki seçimlerde ise seçmen, darbe hükümeti döneminde ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı yapmış ve 24 Ocak Kararları’nın müsebbibi Turgut Özal’ı iktidara getirdi. Özal döneminde de iktisadi serbestleşme ve ekonominin dışa açılması devam etti.

Özal döneminin “serbestleşme aracılığıyla sakinleşme” politikası ile enflasyon üç basamaklı değerlerden yüzde otuza çekildi, cari işlemler açığı yüzde beşe indirildi ve 1983 – 1987 döneminde yüzde altı büyüme ortalaması sağlandı. Bu büyüme dönemi kamu borçlarının artması ile sonuçlandı. Bu borçların yurtiçi hasılanın yüzde onuna dayanması ile, özel yatırımları koruyarak kamu borçlarını kapatmak için 1989 yılında sermaye hareketleri serbestleştirildi. Pazar ortamında yatırım çekmeye çalışan hükümet faiz arttırdı (o zaman TCMB bağımsız değildi) ve kamu borçlanmasının “fiyatı artmış oldu”.

Bu bölümde ekonomimizin bu dönemde nasıl dış kaynaklara açıldığını görüyoruz. Yurt içindeki yatırımlara dokunmadan kamu açıklarını kapatmaya çalışan hükümet, bu yöntem ile Türk ekonomisini sermaye kaçışlarına daha hassas hale getirmiştir.

1990’lar: Küresel Krizler Dönemi

Bu dönemi anlatmadan önce, Selim Somçağ’ın Türkiye’nin Ekonomik Krizi isimli kitabında bahsettiği bir fenomenden bahsetmek istiyorum. Somçağ’a göre yabancı yatırımcılar sadece bir ülkeye yatırım yapmazlar, ülke gruplarına yatırım yaparlar. Böylece bir ekonomide kriz çıktığı zaman, yatırımcı diğer gruptaki varlıklarını satarak kriz çıkan ülkedeki zararını karşılamaya çalışabilir. Bu da aslında sermaye kaçışı dediğimiz şeydir: Yatırımcı parasını alır ve ülkeden gider. Yatırımcının riskini azaltan bu yöntem, krizlerin ülkeler arasında atlamasına sebep olabilir. Bu paragraftan sonraki paragrafı da, krizlerin bu bulaşıcılığını aklınızda tutarak okumanızı tavsiye ederim.

1990’a gelindiğinde faiz – enflasyon makası yüzde otuza kadar çıktı. Bankalar bankacılık hizmeti yerine, devlet tahvili alıp, mevduat faizlerinin düşüklüğünden faydalanarak kar etmeye başladı. Bu tahvillerin karlılığı, denetim altına alınmamış olan bankaların, sermaye hareketlerinin serbestleşmesinden kaynaklanan döviz akışının yarattığı riskleri hazine tahvilleri ile kapatmaya çalışmasına sebep oldu. Bu dönemde faiz ödemeleri yurtiçi hasılanın yüzde yetmişine kadar çıktı (1980lerde bu değer yüzde yirmi civarıydı). Bu dönemde özellikle Latin Amerika ülkelerine akan sıcak para, ülkedeki yatırım eksikliğini telafi etti. 1994 yılında Türkiye’de, 1995 yılında ise Meksika’da arka arkaya krizler yaşandı ve bu yıllarda sermaye gelişmekte olan ülkelerden hızla çıktı. 1997 yılına kadar gelişmekte olan piyasalara sermaye akımı arttı, büyüme ortalaması Türkiye için yüzde yediye yükseldi. Bu dönemde kur sıçramaları Merkez Bankası tarafından kontrol edildi. Büyümeyle birlikte ihracatın da artması, cari işlemler açığının sürdürülebilir bir seviyede kalmasını sağladı. 1997 yılındaki Doğu Asya krizi ile bu döngü geriye döndü: Büyüme azaldı ve cari işlemlerde fazla vermeye başladık. 1998 yılında Arjantin’de dört yıl sürecek bir kriz başladı. Bu krizin üzerine Rusya moratoryum ilan etti ve 1999 yılının Temmuz ayındaki deprem ile Türkiye ekonomisi sarsıldı. Sekiz bankaya TMSF tarafından el kondu.

Burada “iş döngüsü” olarak isimlendirdiğimiz bir kavramı görüyoruz. İş döngüleri ile ekonominin döngüsel olarak büyümesi ve küçülmesinden bahsediyoruz. Bu durum kapitalist ekonomiler için olağandır. Yine kapitalist ve küreselleşmiş ekonomilerin birbirlerine ne kadar duyarlı olduklarını görüyoruz: 1980’lerde dış sermaye etkisine açılan Türk ekonomisi, 1990’ların küresel krizler silsilesinde doğal olarak ciddi bir sermaye kaçışına maruz kaldı.

Kriz, IMF, Tekrarla.

1980’lerin başındaki Türkiye gibi, yine yüksek enflasyon ve yüksek kamu borçları başat bir problem haline gelmişti. Bu sefer serbestleştirilecek sermaye hareketleri de yoktu. Nitekim 1999 yılının Aralık ayında IMF ile bir stand-by antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile enflasyonun (yüzde yetmişten) ve faizin düşürülmesi, devlet borçlarının yapılandırılması ve ülkeye bu antlaşma kapsamında kredi verilmesi planlanıyordu. Temmuz 2001’e kadar kurlar Merkez Bankası tarafından belirlenecekti. Kamu borçlarının ödenmesi için Türk Telekom başta olmak üzere kamu iktisadi teşebbüsleri satıldı, bankacılık düzenlemeleri sıkılaştırıldı. Bu dönemde sermaye girişi arttı fakat enflasyondaki düşüş faizdeki düşüşten yavaş kalınca, faiz – enflasyon makasından kar eden bankalar, şimdi aynı makastan zarar etmeye başladı. Nitekim enflasyon hedefi, gerçekleşen enflasyonun on puan altında kaldı. Enflasyonun bu davranışı yabancı enerji fiyatlarındaki artış, mali denge – enflasyon ikilemi (kamu iktisadi teşebbüslerinin kar etmesi için sattıkları ürünlerin fiyatları arttırılmalıdır, fakat bu da enflasyona sebep olur) ve kamu maaşlarının yükselmesi ile açıklanabilir.

Aynı dönemde paradaki değer kazancı, kurun düşmesi ve düşen faizler güçlü bir iç talep yarattı. İthalat yüzde otuz beş oranında arttı, cari işlemler dengesi de, programın hedeflediği değerin üç katına, yüzde beşe çıktı. Bu da dövize olan talebi arttırıp döviz kurunun değerlenmesine yol açtı. 1999 hedeflerinin gerçekleştirilemeyeceği anlaşıldı ve ilk plandan bir yıl sonra, Aralık 2000’de ikinci bir IMF antlaşması ile 10,5 milyar dolar kredi alındı. Hükümet bu kredi karşılığında harcamalarını azaltıp vergileri arttırmayı, anahtar mal ve hizmetlerin serbestleştirilmesini ve özelleştirmelerin genişletilmesini talep ediyordu.

Her ne kadar Ocak 2001’e gelindiğinde döviz rezervleri yenilense de, istenen ekonomik canlanma gerçekleştirilemedi. Risk beklentisinin artması ile tahvillerin vadesi kısaldı ve faizler Şubat ortasında yüzde yetmişe yükseldi. “Anayasa Kitapçığı Krizi” sonrasında faizler geceleyin yüzde beş bine yükseldi ve sabit kurdan vazgeçildi. Bu durum Mayıs ayında 8 milyar dolarlık yeni bir paket ve daha düşük enflasyon ve büyüme hedefleri ile sonlandı. Burada ekonomiye ve siyasi erke azalan güvenin nasıl sermaye kaçışına ve döviz ihtiyacına sebep olduğunu, ayıca faizin artmasına rağmen paranın nasıl değer kaybettiğini, bunun da nasıl güveni zedelediğini görebiliriz. Nitekim Mayıs ayının önlemleri yeterli güven sağlamamış olacak ki 2001’in sonunda 10 milyar dolarlık yeni bir IMF paketinde karar kılınmış.

Sonuç

İktisadi düzlemdeki çoğu inceleme değer yargılarından uzak değildir: İçinde bulunduğumuz neoliberal dönemde iktisadi büyüme, özelleşme, serbestleşme gibi kavramlara değer yargıları sıklıkla yükleniyor. Ben bu durumun faydadan çok zararı olduğunu düşünüyorum. Büyüme tabi ki önemli, fakat büyüme uğruna yaptığımız şeyleri de göz önüne almamız gerekir. Bu yazıda da neoliberal iktisadı övmeye veya yermeye çalışmadım. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinin kapitalist ekonomiler olduğunu yadsımak bir körlük olsa gerek. Bununla birlikte sadece büyümenin kalkınma getirmediğini de görmek gerek: Amerikan İç Savaşının üzerinden yıllar geçmesine rağmen ırkçılık süregeliyor, Fransa’da üniversitelerin hibe sistemleri değişiyor ve üniversiteler şirketlerden hibe dilenmek zorunda bırakılıyor… Önemli olan ne yaptığınız değil onu nasıl yaptığınızdır. Türkiye de ekonomisinin neoliberalleşmesi sürecinde doğru veya yanlış olarak nitelendirilebilecek şeyler yaşadı. Sizlere bu ilk yazıda neler yaşadığımızı anlatmak, sonraki yazımda da bu anlattıklarımın eleştirisini yapıp sonuçlar çıkarmak istiyorum. Bir daha görüşünceye dek, esen kalın.

Barış, Tablet Düşünce’nin baş editörüdür ve kurucularındandır. kaanbasdil@gmail.com adresinden ulaşılabilir.

Kaynaklar:

Korkut Boratav – Making of the Turkish Financial Crisis, World Development Journal, Vol. 31, No. 9, pp. 1549 – 1566, 2003.

Korkut Boratav – Türkiye İktisadi Tarihi: 1908 – 2015, İmge Yayınları.

Selim Somçağ – Türkiye’nin Ekonomik Krizi, 2006 Yayınevi.

Şevket Pamuk – Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi, İş Bankası Yayınları.

Kapak Görseli: Haberler.com

Ekonomide Güven

Barış Kaan Basdil

Modern bir ekonominin temelinde ne vardır?

Güçlü bir para mı? Güçlü rezervlere sahip bir merkez bankası mı? Sağlam bir bankacılık sistemi mi, yoksa düşük faizler mi? Bunların hepsi gerekli şartlar olabilir fakat yeterli şartlar değillerdir. Aynı soruyu başka şekillerde sorayım: Paranızı bankaya yatırdığınız zaman, o paranın başkasına kredi olarak verildiğini bildiğiniz halde, üstüne üstlük krediyi alan kişinin krediyi ödeyememe riskini bildiğiniz halde, paranızı neden bankaya yatırıyorsunuz? Veya dairenizi kentsel dönüşüm kapsamında bir müteahhite verdiniz. Müteahhitin apartmanı bitireceğine ve size teslim edeceğini nereden biliyorsunuz? 

Bu sorulara verdiğiniz farklı cevapların en temelinde yatan şey güvendir. Paranızı bankaya yatırdığınız zaman bankaya, dairenizi müteahhite verdiğiniz zaman da mahkemelere ve hukuk sistemine güveniyorsunuz. Modern bir ekonominin temelinde de güven vardır. Bireysel seviyede, bakkaldan aldığınız ürünlerin beklediğiniz gibi olduğunu bilemezsiniz, sadece aldığınız markaya güvenebilirsiniz. Daha geniş bir seviyede, bankaya faizle para yatırdığınız zaman, parayı geri alacağınıza dair bankanıza güvenirsiniz. Haksızlığa uğradığınız veya bir suçun kurbanı olduğunuz zaman hakkınızın teslimi için polise ve mahkemelere güvenirsiniz. Daha da geniş bir seviyede, ekonominiz kötüye gittiği zaman, diyelim ki enflasyon artıyor, hükümetin ve merkez bankasının enflasyon ile mücadele edeceğine güvenirsiniz.

Bu güven nasıl tesis edilir?

Müteahhit örneğinde belediye denetimleri, banka örneğinde Sermaye Piyasası Kurumu, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu gibi kurumların, bakkal örneğinde de Gıda Bakanlığı gibi kurumların denetimleri sizde bu güveni tesis eder. Enflasyon örneğinde de merkez bankasının ve hükümetin doğru adımları atması size bu güveni aşılar. Çoğu zaman bir ülkede enflasyon arttıysa, paranız ortalamadan çok değer kaybediyor demektir ve bu değeri korumak için merkez bankası faiz arttırır.

Bu güvenin tesis edilmesi ne işe yarar?

YouTube’da hoşuma giden bir videoya[1] atıfta bulunmak istiyorum. Ray Dalio bu videoda ekonomiyi, en temelde insanlar arasındaki alışveriş olarak tanımlıyor. Siz bir bakkaldan çikolata alırsınız, bakkal o para ile bankaya borcunu öder, banka o parayı bir başkasına kredi olarak verir ve o insan bir iş kurar, o iş on kişiyi istihdam eder ve on kişi bakkala çikolata almaya gider. Ekonomi bir nevi karşılıklı bir zenginleşme ilişkisidir. Bu ilişkilerin her aşaması güven üzerine kuruludur. Bu zincirin herhangi bir halkasından güveni çıkarın, tüm zincir kopar. Siz çalıştığınız iş yerinden her ayın sonunda (veya başında) para alacağınıza güvenerek çalışırsınız, alamadığınız zaman da mahkemeyi kazanacağınızı bilirsiniz. Çalışmalarınızın sonunda emekli olduğunuz zaman emekli maaşı alacağınızı bilemezsiniz, fakat hükümete güveniniz vardır.  

Daha büyük bir ölçekten bakarsak, eğer bir ülke içerisinde mülkiyet hakları korunuyor ise, insanlar ekonomik süreçlerin her birinde devletlerinin korumalarının altında ise, bu ülke yabancı yatırımcı için çekici hale gelir. O yatırımcı bilir ki, eğer bu ülkede yatırımım devlet tarafından el konma tehlikesi altında değilse, kur şoklarından etkilenmeyecek ise, faiz enflasyondan yüksekse (yani reel getiri pozitif ise), o ülkeden kar etmek mümkündür. Dış yatırımcı, parasını değerlendireceği ülkenin ekonomisine güvenmez ise o ülkeye yatırım yapmaz. Eğer ülkeniz içerisinde yatırım için gerekli sermayeyi toplayabilen bir ülke değilseniz, ekonominizi güven üzerine kurmadan dış yatırımcı çekemezsiniz.

Bu güven nasıl ölçülür?

Güvenin ve doğal olarak riskin birçok ölçüm yöntemi bulunmaktadır. Bu ölçüler hem ekonomik süreçlere doğrudan dâhildirler hem de sıradan bir vatandaş tarafından kolayca ulaşılabilirler. Credit Default Swap, yani Kredi Temerrüt Swabı, yatırımınızın sigortası olarak çalışır. Bir yatırımcı, yatırımının belirli bir yüzdesini sigorta yapan kuruma öder ve yatırımının riskini o kuruma yükler. Diyelim ki yabancı bir ülkede bir yatırım yaptınız ve yüzde yirmi kar bekliyorsunuz. Muhteşem! Fakat bu ülkede eğer enflasyon yüzde on dört ise yatırımınız reel olarak yüzde altı kar getiriyor demektir. Aynı ülkede CDS primi olarak da yatırımınızın yüzde altısını sigorta primi olarak ödüyor iseniz, o yatırımın reel getirisi size sıfırdır. On dört ve altı sayılarının neden bu kadar spesifik olduğunu düşünüyor iseniz, ilk tahmininize güvenmenizi tavsiye ederim.

CDS, birincil olarak yatırımcıları ilgilendiren bir değer. Eğer üretici iseniz, ekonominin nereye gittiğini anlamak için Purchasing Managers Index, yani Satınalma Yöneticileri Endeksi sizi daha ok ilgilendiriyor olabilir. Bu endeks, sabit bir yıla göre, satınalma yöneticilerinin yeni ürünler veya hizmetler almaya ne kadar istekli olduklarını ve ne kadar aldıklarını ölçer. Bu değerin düşmesi, satınalma yöneticilerinin ekonominin kötüye gideceğini düşündüğü, bu yüzden satınalmaları azalttıklarını bize anlatır. Tüketici tarafında ise Tüketici Güven Endeksi bize yol gösterir. TÜİK’ten tanımını alalım:

Aylık tüketici eğilim anketi ile tüketicilerin maddi durum ve genel ekonomiye ilişkin mevcut durum değerlendirmeleri ile gelecek dönem beklentileri, harcama ve tasarruf eğilimleri ölçülmektedir.
 
Anket sonuçlarından hesaplanan tüketici güven endeksi 0-200 aralığında değer alabilmektedir. Tüketici güven endeksinin 100’den büyük olması tüketici güveninde iyimser durumu, 100’den küçük olması tüketici güveninde kötümser durumu göstermektedir.[2]

İş Bankası’nda staj yaparken, hazırladığım projede bu üç ölçümün birbirleri ile uyumlu hareket ettiklerini gözlemlemiştim. Nitekim CDS ile PMI arasındaki korelasyon katsayısı -0.88, CDS ile TGE arasındaki ise -0.75. Bunlar istatistiksel olarak yadsınamayacak ilişkiler. Bu ilişki farklı şekillerde açıklanabilir, fakat bu yazının konusu bu değil.

Başka önemli bir gösterge de VIOP, yani Vadeli İşlem Opsiyon Piyasası işlem hacmi. Burada odaklanmamız gereken kelime opsiyon, bu kelimenin tanımını da Gedik Yatırım’dan alalım:

Opsiyon sözleşmesi, opsiyonu alan tarafa belirli bir vadede veya belirli bir vadeye kadar, önceden belirlenen fiyat, miktar ve nitelikte malı, kıymeti veya finansal varlığı alma veya satma hakkı veren, satan tarafa ise alıcının bu sözleşmeden doğan hakkını  kullanması durumunda sözleşmeye dayanak teşkil eden malı, kıymeti veya finansal varlığı almaya veya satmaya yükümlü kılan sözleşmelerdir[3].

Bir vade sonunda bir malı alma hakkını satın almak için, bu hakkı satın almadığınız takdirde malı satın almanızın riske girmiş olması gerekmektedir. Siz opsiyon satın alarak bu riski karşılamaya çalışırsınız. Nitekim VIOP hacminin artması artan güvensizliğin göstergesidir. Türkiye’de VIOP ile CDS korelasyonu 0.79, VIOP ile PMI korelasyonu ise -0.77’dir. Bunlardan farklı olarak VIX gibi farklı ölçüm araçları da olsa da, yazıyı çok uzatmamak için burada örnek vermeyi durdurmanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Risk Primleri ve VIOP Hacmi. Türkiye, 20173Ç – 20191Ç. Kendi Hesaplamalarım.

Vaka Analizi: ABD

Bu güvenin önemini anlamak için, yokluğunda neler olduğunu gözden geçirmek iyi bir egzersiz olabilir. 2008 yılında yaşadığımız küresel ekonomik kriz, Büyük Buhran’ın etkisinden de büyük bir etki yarattı[4]. Bu durumun en açık örneği, ABD’de başlayan krizin dünyanın çoğu ülkesinde etkisi hala devam eden bir yavaşlamaya ve popülist liderlerin yükselişine yol açması. ABD üzerinden ilerleyelim: 2008 krizi sürecinde Bear Stearns bankasına bir banka hücumu (bank run) gerçekleşti ve bankanın nakit rezervi iki gün içerisinde 17 milyar dolardan iki milyar dolara eridi ve benzer şekilde Washington Mutual bankasından on günde 16,7 milyar dolar değerinde mevduat çekildi[5]. Bu insanlar paralarını neden çektiler? Bankalarının finansal olarak zorlandığını anlayan mevduat (ve yatırım) sahipleri, bankanın batması durumunda paralarına ulaşamayacaklarını düşünürler ve paralarını kaybetmemek için bankadan paralarını çekmeye çalışırlar. Fakat sadece bu hareket bile bir bankayı batırmak için yeterlidir. Yani insanların beklentileri kendi kendini gerçekleştirir. İnsanlar bankalarına güvenselerdi ve paralarını çekmeye çalışmasalardı, Bear Stearns belki de JP Morgan Chase tarafından satın alınmamış olacaktı.

Bear Stearns ve özellikle Lehman’dan sonra, ABD Hazine Bakanlığı sağlıklı olmayan ve olan bankalara sermaye katkısında bulundu ve bankaların borçlarını ödeyebilecek duruma gelmesini sağladı. Buna rağmen insanlar paralarını çekmeye devam ettiler ve DOW endeksi düşmeye devam etti. Bankalar batarken de insanlar paralarını çekiyorlardı, hükümet müdahale ettiği zaman da çektiler. Buradan insanların hükümetlerine olan güvenlerini de kaybettikleri yorumunu yapabiliriz.

Vaka Analizi: Türkiye

Hem Tablet Düşünce’nin çıkışı hem de bu yazıları çoğunlukla Türkçe yazmak istememin sebebi, hem ekonomi hakkında yetkin olmayan insanlar için erişilebilir içerikler üretmek hem de günlük bir dil ile Türkiye’deki ekonomik olayları incelemekti. Doğal olarak Türkiye bağlamında bu güveni değerlendirmek istiyorum.

Şu ana kadar anlattığım şeylere hâkim olmasanız bile, Türkiye bağlamında ekonomiye güven bildiğimiz bir konu. Altın ve yabancı para fiyatlarının bu kadar artması, döviz rezervlerinin toplam rezervlerin yarısını aşması, Türk lirasına güvenin eridiğini gösteriyor olabilir mi? Türkiye’de altın fiyatları, doların değeri ve altının kendi değeri tarafından belirlenir. Altının değeri sabit iken, dolar artar ise altının TL değeri artar. Türk lirasına güven azalır ise, başka bir deyişle Türk lirasının gelecekte dolardan daha az değer kazanacağını düşünüyor isem, TL satarım ve dolar alırım. Böylece TL değeri düşer ve doların değeri artar. Sadece bu olay bile altının değerini artırır. Benzer şekilde TL’nin altından daha az değer kazanacağını düşünüyor isem, TL satarım ve altın alırım. Bu TL’nin değerini düşürür ve altının değerini arttırır.

Risk Primleri ve Yabancı Para Hacmi. Türkiye, 20173Ç – 20191Ç. Kendi Hesaplamalarım.

Dış yatırım çekmek için (ve başka sebeplerden ötürü) TL’nin değerini arttırmaya çalışan merkez bankası, ortodoks iktisadi teoriye göre faizleri arttırmak zorundadır. Faizlerin artması dış yatırımı arttırsa da üretim girdilerinin fiyatlarını arttır, dolayısı ile genel üretim seviyesi azalır, yani geliriniz azalır. Kısaca ekonomi yavaşlar. Ekonomiye duyulan güvensizlik, ekonominin yavaşlamasına yol açar. Burada da beklentiler, beklentilerin tezahürü ile sonuçlanır.

Sonuç    

Siyaset ve ekonomi temel olarak güven üzerine kuruludur. Güven olmadan bir ekonomi inşa edilemez, bu güvenin kaybı çok büyük sonuçlara yol açabilir ve tekrar tesis edilmesi çok ciddi bedeller gerektirebilir. Obama, Trump, Le Pen, Wilders, 5 Star League gibi adayların ve partilerin yükselmesi, 2008 krizinden sonra seçmenlerin “anti-establishment” olarak nitelendirilebilecek adaylara yönelmesine yol açmış olabilir. İnsanların iktisadi beklentileri, merkezi ve güven veren bir iktisadi yönetimin yokluğunda kendilerini yaratmaya meyillidir.

Barış, Tablet Düşünce’nin baş editörüdür ve kurucularındandır. kaanbasdil@gmail.com adresinden ulaşılabilir.


[1] https://www.youtube.com/watch?v=PHe0bXAIuk0

[2] http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=27862

[3] https://www.gedik.com/bilgi-egitimler/opsiyon-nedir

[4] https://money.cnn.com/2014/08/27/news/economy/ben-bernanke-great-depression/index.html

[5] https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_bank_runs

Enflasyon Hesapları Üzerine

Barış Kaan Basdil

Önceki yazım gelir eşitsizliğine bir giriş niteliğindeydi ve öncelikli olarak Amerika üzerinde durmaktaydı. Bu sebeplerden biri, veri erişilebilirliği ve güvenliği konusunda ABD’nin önde gelen ülkelerden biri olmasıydı. Özellikle son iki yılda Türkiye’de işsizliğin, enflasyonun, hatta COVID vaka sayılarının güvenilirliği konusunda tartışmalar var. Forbes Steve Hanke’nin bir yazısına yer veriyor ve Hanke Türkiye’deki enflasyonu yıllık yüzde kırk dokuz olarak hesaplıyor[1]. Euronews, Mahfi Eğilmez’in bir anketine atıfta bulunuyor ve TÜİK enflasyon verisine inanmayan insanların oranının yüzde seksen sekiz olduğunu bildiriyor[2], ki bu anketin Twitter üzerinden yapılmış bir anket olması ve benzeri metodolojik sorunlardan dolayı bazı sorunları olduğu söylenebilir. Ekonomist Ali Ağaoğlu, açıklanan enflasyonun “hissedilen enflasyondan” farklı olabileceğini belirtiyor[3]. Ali Ağaoğlu’nun vurguladığı şey, her insanın tüketim davranışlarının birçok sosyoekonomik etmen tarafından şartlandığı ve bu yüzden merkezi bir enflasyon verisinin tüm dağılımı açıklayamayacağı. Profesör Doktor Yalçın Karatepe de enflasyon hesaplamalarındaki metodolojik farklılıklardan bahsediyor [4].

Tüm bunların kafanızda enflasyon hesapları hakkında bir şüphe doğurmuş olduğunu ümit ediyorum. Kafanızda en ufak bir şüphe doğmamış olsa bile, enflasyonun nasıl hesaplandığını ve bu hesaplama ile nasıl oynanabileceğini bilmenizin faydalı olduğunu düşünüyorum. Sonuçta enflasyon hepimizin hayatında önemli bir yere sahip: Ülkemizde insanlar ekonomik değişkenler konusunda fazlasıyla hassaslar. Her gün doları, faizleri, altını ve başka verileri takip ediyoruz fakat bu verileri kullanarak nasıl bir bilgiye ulaşıyoruz? Aldığımız maaş zammını enflasyonla karşılaştırıyor muyuz? 1990’ların sonunda yaşanan ekonomik krizde enflasyonun ne kadar merkezi bir yere sahip olduğunu biliyor muyuz? Faiz mi enflasyonu etkiler, yoksa enflasyon mu faizi? Tüm bu tartışmalara temel oluşturması amacıyla, bu yazımda enflasyon hesaplamalarının nasıl yapıldığından ve bu hesaplamalar ile nasıl oynanabildiğinden bahsetmek istiyorum.

Enflasyon (inflation: şişme, değerini kaybetme), “fiyatlar genel seviyesinin yükselmesi”, “alım gücündeki düşüş”, “paranın değer kaybetmesi” gibi tanımları akla getiriyor. Oxford Sözlüğü de enflasyonu fiyatlardaki genel artış ve alım gücünün düşmesi şeklinde tanımlıyor[5]. MIT İktisat Sözlüğü enflasyonu fiyatlar genel seviyesindeki sürekli bir artış olarak tanımlıyor. Enflasyonun birden fazla hesabı var. Eğer bir tüketici iseniz, Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE, CPI) sizi ilgilendiren enflasyon ölçüsüdür. TÜFE, sabit bir ürünler sepetindeki fiyat artışını ölçmek için kullanılır. Bu ölçüm için, bir baz yıl alınır ve o yıldaki fiyatlar normal fiyatlar olarak kabul edilir. Sonraki her yıl için, ürünlerin ağırlıkları sabit tutularak, sepetin fiyatı hesaplanır. Enflasyon, bu yıllar arasındaki fiyat değişiminin yüzdesidir. Endeks olarak sunulması, ilk yılki fiyatların 100 birim olarak alınması şeklinde gerçekleşir.

Tüketici değil üretici iseniz, ÜFE sizi birincil olarak ilgilendiren enflasyon ölçüsüdür ve üretim girdilerindeki fiyatların değişimini, TÜFE’ye benzer bir şekilde ölçer. Eğer üretici veya tüketici konumunda değilseniz ve ekonomideki fiyat hareketlerini bütüncül bir şekilde incelemek istiyorsanız, GMH Deflatörü adı verilen bir araç kullanırsınız. Bu deflatör, cari fiyatlarla ölçülen gayrisafi milli hasılanın sabit fiyatlara ölçülen GMH’ye bölünmesi ile hesaplanır. Böylece aynı üretimin fiyatlarının sabit bir referans yılına göre (veya belirli bir süre öncesine göre) nasıl değiştiğini, yine endeks biçiminde hesaplamış olursunuz.

Arka arkaya tanımlar verdiğim için, bunları örneklemenin faydalı olacağı kanaatindeyim. Elma ve armuttan oluşan bir ekonomi hayal edelim. Bu ekonomide aşağıda verilen miktar ve fiyat bilgilerini kullanarak, TÜFE hesaplaması yapalım.

TÜFE Hesaplaması Örneği

Burada göstermeye çalıştığım gibi, harcamamdaki artışın hepsi tüketimimden kaynaklanmıyor. Harcamam 1.6 kat artmış olsa da bunun 1.1 katı fiyatların artışından, 0.5 katı ise tüketimimdeki büyümeden kaynaklanıyor. Duyduğumuz reel GMH ve cari (nominal) GMH farkı da buradan geliyor. Eğer geliriniz enflasyondan hızlı büyümüyor ise, geçen yıla göre tüketiminiz azalacak demektir.

Bu hesaplamayı TÜİK sizin adınıza yaparken, her vatandaşın tek tek harcama bilgisine sahip olmadığı için, ortalama bir vatandaş hayal ederek bu ortalama vatandaşın harcamalarını değerlendiriyor. TÜİK’e göre ortalama vatandaşın harcamaları aşağıdaki şekilde dağılıyor[6]:

TÜFE Sepeti Ağırlıkları

Bu ağırlıklara bakarak, harcamalarınızın bu dağılımda olup olmadığına bakabilir ve TÜFE hesaplarının kendi harcamalarınızı yansıtıp yansıtmadığına karar verebilirsiniz. Örneğin gelir düzeyi düşük bir vatandaş iseniz, eğlence ve kültür harcamalarınız daha düşük, gıda ve alkolsüz içecekler harcamalarınız daha yüksek olabilir. Buna bağlı olarak enflasyonunuz açıklanan değerden yüksek veya düşük olabilir. Öğrenci iseniz eğitim ve ulaşım harcamalarınız sizin için en büyük harcama kalemleri olabilir, TÜFE bunu yansıtmaz. Cinsiyetiniz, yaşadığınız yer, iş durumunuz ve birçok etmen enflasyon hesabınızı TÜFE hesaplamalarından farklılaştırabilir.

Bu farklılıkların ötesinde, bu “tüketim sepetindeki” ürünler bile sizin tüketim davranışlarınızı yansıtmıyor olabilir. Geçtiğimiz yıllarda, enflasyon sepetinde pinpon topunun ve deve etinin olduğuna dair bir tartışma çıkmış fakat bu ürünlerin varlığı yalanlanmıştı[7]. Yine de sizin TÜFE hesabınızda soba borusunun fiyatı önemli olmasa da, soba ile ısınan evlerde bu fiyat değişimi önemli olabilir. Neticede bu tüketim sepetindeki ürünler sizin tüketim davranışlarınızı ne kadar yansıtıyor ise, TÜFE sizin enflasyonunuzu o kadar iyi açıklar.

Bu ölçüme alternatif olarak ne yapabiliriz? Farklı gelir seviyeleri için, farklı cinsiyetler için, farklı iş grupları için enflasyon hesapları yapılabilir. Bunun için, TÜİK’in bu sınıflamalara uyan insanları belirlemesi, bu insanlardan bir örneklem oluşturması ve bu örneklemi zaman boyunca takip etmesi gerekmektedir. Önceki yazıma paralel olarak, gelir seviyelerindeki farklılığın azalmasının da enflasyon hesabını daha “iyi” yapabileceğine değinmem gerekir. Eğer bir ülkedeki insanların gelir seviyeleri birbirine yakınsa, tüketim davranışları da birbirine yakın olur. Tam tersi durumda bir ülkedeki gelir farklılıkları ciddi düzeyde ise, o kadar farklı gelir grubu için enflasyon hesaplaması yapmanız gerekir. Türkiye gibi gelirin iyi dağılmadığı ve tüketim davranışlarının diğer ülkelere nazaran daha farklılaştığı ülkelerde, enflasyon hesabının gelir dağılımının sadece ortalamaya yakın bir kısmını temsil ettiği söylenebilir. Yani sizin enflasyonunuz başkasının enflasyonundan farklı olabilir.


[1] https://www.forbes.com/sites/stevehanke/2019/05/01/turkeys-inflationary-woes/#4160638d5f4a

[2] https://tr.euronews.com/2018/12/03/tuik-ve-guven-tartismalar-enflasyondaki-olumlu-trend-gercek-mi-yapay-mi

[3] https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/ali-agaoglu/hesaplanan-enflasyon-ve-hissedilen-enflasyon-6048184

[4] https://tr.euronews.com/2019/11/07/hayat-pahaliligi-dusuyor-mu-hangi-enflasyon-orani-fatih-te-intihar-4-karders-yoksulluk

[5] https://www.lexico.com/definition/inflation

[6] https://www.birgun.net/haber/tuik-enflasyon-sepetini-guncelledi-286491

[7] https://www.dunya.com/kose-yazisi/pinpon-topu/6703

Karl Polanyi and Neoliberalism

Barış Kaan Basdil

Abstract

This article intends to offer a discussion on the growth-led development approach upheld by the neoliberal school, by referencing some critical approaches, and focuses on Karl Polanyi’s criticism based on his book, The Great Transformation and Pat Devine’s article, Karl Polanyi.

It was the best of times…

Why do we do economic modeling? Why bother with complicated mathematical models, saddle paths and differential equations? “… we use math not because we are smart, but because we are not smart enough.” argues Dani Rodrik. We use maths because we cannot understand the mechanisms through which people interact, with the naked eye. As a consequence, we try to build models in order to represent the world as faithfully and as efficiently as possible. In fact, we have been able to do so, with neoclassical models such as the Ramsey-Cass-Koopmanns model. Using such models, and with the help of data, we can infer relationships between variables.

Figure 1 shows the relationship between log GDP per capita and life expectancy. Although it would be indisputable that there is a positive correlation, there is not enough evidence to infer direct causation between the two.

Natural Logarithm of GDP and Life Expectancy. Courtesy of Kamil Yılmaz.

Furthermore, we know that growth is a measure of central tendency, meaning it conveys no information about the distribution of that growth among different segments of society. In fact, when we take a closer look we see that global income growth has been very much unequal in the post-80s era, as seen in Figure 2.

Global Income Growth Between 1988 and 2008. Courtesy of Kamil Yılmaz.

Lucas, in his famous article commonly known as the “Lucas Critique”, argues that these numerical relationships are only probabilities, and no way are deterministic relationships (Kamil Yılmaz). In fact, it is in the second page of his article that he states:

“I shall argue that the features which lead to success in short-term forecasting are unrelated to quantitative policy evaluation, that the major econometric models are (well) designed to perform the former task only, and that simulations using these models can, in principle, provide no useful information as to the actual consequences of alternative economic policies.” (Robert Lucas)

So already we have some doubts regarding the sufficiency of growth for nationwide development. In addition, the holders of this paradigm de facto turned the classicals on their heads and acted as if capital was the only input of production (and therefore value). The convergence debate illustrates this clearly. Absolute convergence theory posits that countries with lower per capita capital levels will grow faster than those with less, resulting in a global convergence. Barro was the first to famously discredit this view in his 1991 article:

“Thus, poor countries tend to catch up with rich countries if the poor countries have high human capital per person (in relation to their level of per capita GDP), but not otherwise.” (Robert Barro)

The “geist” before this approach can be found in neoliberalism, an approach to capitalism that leaves all economic processes to the market and market alone. David Harvey defines neoliberalism as “in short, the financialization of everything” (David Harvey). The government only provides the physical and intangible infrastructure needed in order for the market to function efficiently.

Karl Marx rightly and avant-la-lettre criticised this approach with a term called “commodity fetishism”. He believed that capitalism rips economies and markets from the sphere of the people, and that market processes are between money and goods, not among people.


Karl Polanyi and Neoliberalism

A similar criticism came from Karl Polanyi, who argued that economic processes were not entirely independent from, but rather embedded in social processes. Furthermore, parallel to Harvey, he argued that what neoliberalism is founded on, the free trade of land, labor and capital, is inhumane.

Karl Polanyi was a Hungarian social scientist, who taught at Columbia University. He attended worker protests that took place in Oxford and London in the thirties. He is primarily known for his work on pre-capitalist societies and economies of societies in the Antiquity (Karl Polanyi).

He argued that capital, land and labor could not be seen as inputs of production, because they were not inputs of production. Capital was another name for money, which is a store of value and unit of accounting. Land was another name for nature and labor for men, and by removing them from what they are, and acting as they were steel, we would cause their deterioration. For example, it is easy to store steel, but it would be rather hard to store labor as one would steel. Similarly, acting as if land is replaceable would eventually lead to its deterioration.

Pat Devine quotes Polanyi:

“These inputs are labour, land (non human nature) and money, but although they are treated as commodities and bought and sold, they are either not produced at all (e.g. non human nature), or if they are, they are not produced for sale in markets (e.g. labour and money. This is why Polanyi calls them “fictitious commodities.” (original emphasis, Pat Devine).

So already we can see that Polanyi would object to the foundations of national accounting, let alone growth being a proxy of development.

Another objection of his to neoliberalism would be to its market fundamentalism. He argued that there were four forms of integration, namely reciprocity, householding, exchange and redistribution. Reciprocity would refer to the kind of integration where our actions stem not form our self interests, but rather a feeling of kinship and acquaintance. Householding would refer to the activities that occur within the household, as mainly emphasized by the feminist school of thought. Exchange would refer to activities we call quid pro quo. Finally, redistribution refers to allocations determined by a central authority. Neoliberalism, in only holding up exchange, neglects all other spheres of societal integration, and fails to faithfully reproduce humanly activities on the economic whiteboard.

Quoting Devine:

“Polanyi argued that prior to the establishment of the capitalist self-regulating market system, economic activity was organically embedded in society and nature. (…) The development of capitalism ruptured this organic integrated unity.” (Pat Devine)

So in addition to the philosophy of neoliberalism, Polanyi would also object to its methodology as well.

A related perspective to what we have discussed before is the environmental one. Polanyi, who objected to the commodification of land in order to prevent its deterioration would wholeheartedly object to the current environmental pollution and the consequent environmental crisis. Adhering to the environmental Kuznets curve literature, we see that in order for countries to develop, they initially consume high amounts of carbon, and their carbon consumption decreases significantly after development. This alone raises so many questions. Polanyi would condemn this type of growth, and would probably ground his objections on the separation of the economic and social spheres.

Nevertheless, I believe it is important to highlight that Polanyi was not altogether against the institution of markets. As discussed, he believed that markets provided one of the societal forms of integration.

“[The self-adjusting market] would have physically destroyed man and transformed his surroundings into a wilderness.” (Pat Devine)

He emphasized that it is not merely markets, but self-regulating markets that would bring about the destruction of man and his surroundings. He argues that:

“…the need for trade and markets is not greater than the need for reciprocity and redistribution” (Karl Polanyi), which can also be read in the opposite direction. Fernand Braudel also highlights the distinction between capitalism and markets. He dates the development of the market sturcture as we know it to the beginning of the fifteenth century. (Fernand Braudel)

In fact, Ayşe Buğra argues that Polanyi broke away from scientific socialism in an early age, despite his shared opinions with Karl Marx, in the introduction of The Great Transformation. (Karl Polanyi)

Conclusion

In this paper I intended to highlight some objections to growth-led development, referencing Lucas, Harvey, Barro, Marx and Braudel, with special emphasis on Karl Polanyi. By breaking down a complex phenomenon such as development to growth rates, neoliberal economists seem to disregard its social and environmental consequences. What makes Polanyi such an important figure is that he does not shy away from making his analysis long-term, and that he correctly identifies mechanisms with which our society functions. For example, he argued that for each move to further markets among other integration mechanisms, societies would engage in counter-movements to balance that. An example of this phenomenon would be the nineteenth century unrests in Europe, and the twentieth century experiment of the Soviet Union. This article is in a way in line with this counter-movement, in exposing some drawbacks of the self-regulating market.

Epilogue

This was a final assignment for a course titled World Economic History, given by Professor Fikret Adaman of Boğaziçi University. He introduced me to Polanyi a semester ago as I was taking History of Economic Thought, also taught by him. I believe Polanyi is an important figure to studybecuase he offers a broader perspective of “societal integration” beyond markets. Apart from this, The Great Transformation is really a one-of-a-kind book with very interesting and relevant perspectives on society and economics. It is a must-read for those who wish to drift away from neoliberal thinking, and want to explore a lesser-known but still as much striking alternative.

References

Karl Polanyi, The Great Transformation.

Robert E. Lucas, Econometric Policy Evaluation, A Critique.

Robert J. Barro, Economic Growth in a Cross Section of Countries.

David Harvey, A Brief History of Neoliberalism.

Pat Devine, Karl Polanyi.

Fernand Braudel, A Brief History of Capitalism.

Dani Rodrik, Dani Rodrik’s Weblog.

Kamil Yılmaz, Presentation in Bilim Akademisi Social Sciences Summer School in Economics, 2020.

Barış is a co-founder and the editor-in-chief of Tablet. He is available through kaanbasdil@gmail.com.