Blog

Torba Yasa Teklifinin Gençliğe Etkisi

Barış Kaan Basdil

Giriş

Medyada “Torba Yasa” olarak anılan kanun teklifi, sosyal sigorta hakları bakımından milyonlarca kişiyi etkileyecek düzenlemeler içeriyor. “Esnek çalışma” düsturu altında 25 yaş altındaki çalışanların sigorta hakları ellerinden alınıyor. Genç işsizliği azaltmak için 25 yaş altındaki çalışanların kısmi çalışma sözleşmelerine yönlendirilmesi amaçlanıyor. Bu yazıda, torba yasadaki ilgili maddeleri inceleyecek ve olası sonuçlarını tartışacağım.

Yeni Ekonomi Planı

Torba Yasa’da öngörülen sigorta reformlarına ilk olarak Yeni Ekonomi Planı’nda değinilmiştir. Bu planda, esnek çalışma biçimlerinin arttırılacağına ve istihdam teşviklerinin sunulacağı, şu şekilde söylenmektedir:

“Mali açıdan sürdürülebilirliği sağlamak ve kamu maliyesine olan yükü azaltmak amacıyla sosyal güvenlik sisteminin aktüeryal dengesini güçlendirici politikalar sosyal adalet gözetilerek hayata geçirilecektir.” (14)

“İşgücü piyasasında yasal düzenlemesi bulunan ancak yeterli uygulama alanı olmayan esnek çalışma biçimlerinin uygulanabilirliği arttırılacaktır.” (18)

“İstihdam teşviklerinin etki analizi yapılacak, teşviklerin ihtiyaca göre yeniden tasarlanması sağlanacaktır.” (18)

“Kadınların çalışma hayatına girişini kolaylaştıracak ve kadın istihdamını artıracak düzenlemeler yapılacaktır. Bu kapsamda esnek çalışma olanakları artırılacak, kadın kooperatifleri güçlendirileck, çocuk bakım hizmetleri ve ihtiyaca göre belirlenmiş mesleki eğitim programları hayata geçirilecektir.”

Orta Vadeli Plan

Yeni Ekonomi Planı’ndaki bu noktalar, Orta Vadeli Plan’da tekrar edilmiştir. Koronavirüsün Türk ekonomisine etkisini azaltmak için “kısa çalışma ödeneğinin kapsamı genişletilmiş ve süresi uzatılmıştır” ve “işsizlik sigortası fonunun… istihdamı korumaya yönelik etkin kullanımı” sağlanmıştır.

İşsizlik Sigortası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ve Sıkıntıları

Bu öngörülerin ışığında 19.10.2020 tarihinde, Torba Yasa olarak anılan yasa teklifi meclise sunulmuştur. Bu yasa ile şunlar amaçlanmaktadır:

“…salgın kaynaklı kısa çalışma ödeneği uygulamasını bütün veya sektörel olarak yılsonuna kadar uzatma yetkisi Cumhurbaşkanına verilmiştir”

Kısa çalışma ödeneğinin miktarı ile alakalı, İŞKUR’dan şu alıntıya bakılmalıdır:

Günlük kısa çalışma ödeneği; sigortalının son oniki aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanan günlük ortalama brüt kazancının \% 60’ıdır. Bu şekilde hesaplanan kısa çalışma ödeneği miktarı, aylık asgari ücretin brüt tutarının \% 150’sini geçemez.

Bu madde teklifi ile kısmı sözleşmeyle çalışan insan sayısının arttırılması ve bu şekilde işsizliğin azaltılması hedeflenmektedir. Bu düşük işsizlik oranının sanal bir oran olduğu ortadadır. Sabit işsizlik oranında, kısmi zamanlı çalışan insanlar tam zamanlı çalışan insanlardan daha az ücret almaktadır, yani emek geliri önceki maddede belirtilen oranlarda azalmaktadır. Genç işsizliğinin genel işsizlikten daha fazla olduğu ülkemizde, bu değişikliğin gençleri ortalama bir vatandaşa göre daha fazla etkileyeceği ortadadır.

“…kısa çalışma ödeneği veya nakdi ücret desteği alırken normal çalışma saatlerine dönen işçilerin sigortalı ve işveren primlerinin üç ay süreylse 2020 yılsonuna kadar İşsizlik Sigortası Fonundan karşılanması düzenlenmiştir.”

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, uzun vadeli sigorta prim ödemelerinin kaynağının İşsizlik Sigortası Fonu olmasıdır. Koronavirüsün Temmuz ortasına kadar Fon’a 20 milyar TL’ye mal olduğu düşünüldüğünde, bu fona daha fazla mali sorumluluk yüklenmesinin, genç işsizliğinin genel işsizlikten daha fazla olduğu ülkemizde, bu değişikliğin gençleri ortalama bir vatandaşa göre daha fazla etkileyeceği ortadadır.

“İşe girdikleri tarih itibariyle 25 yaşın altında olanlardan ay içerisinde 10 günden az süreyle çalıştırılanlar için işverenleri tarafından prime esas kazanç alt sınırı üzerinden \%2 oranında iş kazası ve meslek hastalığı sigorta primi ile \%12,5 oranında genel sağlık sigortası primi ödenecektir. Bu kişiler için işverenleri tarafından malullük yaşlılık ve ölüm sigortaları primi ödenmeyecek olup isteyenler ilgili dönemi takip eden ayın sonuna kadar uzun vadeli sigorta kolları kapsamındaki primlerini kendileri ödeyebilecektir.”

Yirmi beş yaşını doldurmamış kişiler, süreli çalışma sözleşmesi ile iş güvencesinden mahrum bırakılacaktır. Bu yaş grubundaki insanların 25 yaşlarına kadar çalışmalarının emeklilik primine sayılmamasına yol açan bu madde, emeklilik yaşının değiştirilmemesi durumunda yeni bir EYT durumu oluşturacak, çalışan nüfusun yaşlanmasına ve gelecek gençlerin iş olasılıklarının önünü tıkanmasına yol açacaktır. Teşvikten en verimli şekilde faydalanamak için işletmeler bu gençleri 10 günden az sürede çalıştırıp birden fazla genç çalıştırarak, prim ve ücret yükünden maksimum oranda faydalanacaklar. Birden fazla işte çalışan ve hak ettiği ücreti alamayan gençler hem çalıştıkları anda ücretlerinden hem de ileride emekli aylıklarından mahrum bırakılacaklar.

Eleştiriler

Olcay Büyüktaş’ın torba yasa hakkındaki bazı yorumları şunlardır:

  •  Bu teklif ile 25 yaş altı ve 50 yaş üstü çalışanlar için koşul olmaksızın geçici sözleşme, asıl çalışma biçimi oluyor.
  • Bu yasa teklifi ile 25 yaş altı ve 50 yaş üstü için kıdem tazminatı hakkı net bir şekilde kalkmış oluyor.
  • 25 yaşın altındaki işçinin ay içerisinde çalıştığı süreler toplamı 10 günden az ise işveren, bu işçi için yaşlılık aylığı primi ödemek zorunda değil. Bu işçi ayda birden çok iş yerinde 10’ar günün altında ama toplamda 30 gün de çalışsa işveren yaşlılık aylığı primi yatırmayacak.
  • Bunun anlamı 25 yaşına kadar fiilen emeklilik, ölüm ve maluliyet sigortası primi yatmayacak. Böylece emeklilik yaşı fiilen 25’e çıkmış olacak.
  • Bu yasa ile emeklilik zorlaşacak. Ayrıca 25 yaş altı süreler emeklilikte dikkate alınmayacağı için emekli aylıkları düşecek.
  • Bu durum 25 yaş altı ve 50 yaş üstü istihdamı arttırmaya yönelik olduğundan, 25 – 50 yaş arası işsizlik artacak.
  • Geçici çalışan işçi, sözleşmesi bittiğinde kıdem tazminatı alamaz. İş güvencesi hükümlerinden faydalanamaz ve işe iade davası açamaz.
  • Bu yasa, yaşa dayalı ayrımcılık içerdiği için Anayasa’nın 10. maddesine aykırı. Ayrıca anayasanın sosyal hukuk devleti, eşitlik ve sosyal güvenlik hakkı dahil pekçok hükmüne de aykırı.
  • Bu yasa aynı zamanda Uluslararası Çalışma Örgütü’nün “Hizmet İlişkisine İşveren Tarafından Son Verilmesi” hakkındaki 158 sayılı sözleşmeye de aykırı.
    • Kesim E: Kıdem Tazminatı ve Gelirin Korunmasına İlişkin Diğer Şekiller: Madde 12: Hizmet ilişkisine son verilen bir işçi, ulusal mevzuat ve uygulamaya uygun olarak aşağıdaki haklardan yararlanır; Miktarı, diğer unsurların yanısıra, hizmet süresine ve ücret seviyesine göre belirlenecek ve doğrudan işveren tarafından veya işverenlerin katkısıyla oluşturulmuş bir fondan ödenecek bir kıdem tazminatı veya işten ayrılma nedeniyle doğan başka haklar, veya Tabi oldukları koşullar çerçevesinde, işsizlik sigortası veya yardımından doğan haklar veya yaşlılık yahut malüllük gibi diğer sosyal güvenlik türleri yahut, Bu tazminat ve ödeneklerin birleşimi.
  • Bu teklif, Fransa’nın 2006’da teklif ettiği “İlk İşe Giriş Yasası (CPE)” isimli yasdaya dayalı. Bu yasa büyük tepki çekmiş ve teklif geri çekilmişti.
    • “İştah kabartan plan İlk İş Sözleşmesi (CPE), adıyla hükümet tarafından bir ay önce ilan edilen plana göre, 20’nin üzerinde çalışanı olan işletmeler, yüklü teşvik primleri karşılığında 26 yaşından küçükleri işe alacaklar ve böylece en azından gençler arasında işsiz sayısı azalmış olacak. Patronlar üç sene boyunca sosyal kesintileri ödemekten muaf tutuldukları gibi, ilk iki senelik dönemde istedikleri anda ve herhangi bir gerekçe gösterme mecburiyetinde olmadan, gençleri kapı dışarı edebilecekler. Patronların böylesine avantajlı koşullardan yararlanmak isteyecekleri ve bir miktar genci işe alacakları açık. Çünkü hem üç sene kesintilerden muaf tutulmak, hem de ihtiyacının olmadığını düşündüğü anda işçiyi gerekçesiz kovma imkanı, her patronun rüyası.”

Yasa sadece yazarların tepkisini çekmemiştir. DİSK/Genel-İş öncülüğünde farklı illerde fabrikalarda işçi eylemleri başlamış, Ankara’ya yürümeye çalışan işçiler jandarma tarafından engellenmiştir. CHP İzmir Milletvekili Kamil Okyay Sındır’ın Genel Kurul’da yaptığı açıklamalar, tüm bu sorunları özetler niteliktedir.

Sonuç

Torba Yasa’nın gençliğe etkileri kısaca şunlardır:

  • 25 yaşa kadarki varsayılan çalışma şekli “esnek çalışma” haline getirilmiştir. Gençler, bu çalışma türünde ihbar ve kıdem tazminatı, yaşlılık aylığı primi gibi sosyal haklardan mahrum bırakılacaktır.
  • Esnek çalışmada ücretler normal çalışmaya nazaran azaltıldığı için, gençler birden fazla işte çalışmak zorunda bırakılacaktır. Tam zamanlı çalışma kadar çalışan gençler, bu çalışmalarının karşılığında hak ettikleri sigorta primlerinden mahrum burakılacaklardır.
  • Emeklilik primi için 25 yıllık bir çalışma süresi tanındığından, emeklilik aylıkları düşecektir.
  • Halihazırda mali bir kaynak olarak kullanılan İşsizlik Sigortası Fonu, bu yasa ile daha fazla mali yük altında bırakılacak, bu da gençleri daha çok etkileyecektir.
  • Bu yasanın kabul edilmesi durumunda emek gelirleri düşecek, işçi sınıfı gelir şoklarına daha hassas hale getirilecek ve çalışan nüfus yaşlanacaktır.

Not: Bugün, 2016’da kaybettiğim sevgili hocam Orhan Sinan Aktuğ’un doğum günü. Orhan Hoca’dan sadece birkaç ay ders alabildim, fakat kendisini çok severdim. O zamanlar Baykuş Fikir Sanat isimli bir sayfa kurmuştum ve o sayfada denemeler paylaşıyordum. Yazılarımın takipçisi idi, daha derin ve sert yazmamı tavsiye ederdi. Kendisini buradan saygı ve sevgi ile anıyorum. Keşke daha uzun süre vakit geçirebilseydik sevgili hocam.

Kaynakça:

Cumhurbaşkanlığı Kararı 3136. https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2020/10/20201027M1-1.pdf 27.10.2020.

Cumhuriyet, Olcay Büyüktaş. Hedef 2. sınıf işçilik. Cumhuriyet Gazetesi, 05.11.2020.

Cumhuriyet. CHP’li Sındır’dan sert tepki: Salgın bahane edilerek emekçi sömürülüyor https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/chpli-sindirdan-sert-tepki-salgin-bahane-edilerek-emekci-somuruluyor-1788769 05.11.2020.

Deloitte. İşsizlik Sigortası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (Torba Kanun) TBMM’ye Sunuldu. https://www.verginet.net/dtt/11/Vergi-Sirkuleri-2020-147.aspx. 04.11.2020.

Deutsche Welle, Pelin Ünker. Torba yasa tartışması: Kıdem tazminatı ve emeklilik hakkı tehlikede https://www.dw.com/tr/torba-yasa-tartışması-kıdem-tazminatı-ve-emeklilik-hakkı-tehlikede/a-55455034. 04.11.2020.

Dünya Gazetesi. Yeni torba yasa maddeleri nelerdir? https://www.dunya.com/gundem/yeni-torba-yasa-maddeleri-nelerdir-haberi-486774 04.11.2020

Ekonomist. Yeni torba yasa sosyal güvenlik ve çalışma hayatı için neler getiriyor? https://www.ekonomist.com.tr/calisma-hayati-ve-sosyal-guvenlik/yeni-torba-yasa-sosyal-guvenlik-ve-calisma-hayati-icin-neler-getiriyor.html 05.11.2020.

Evrensel. İş ve güvenli bir gelecek için https://www.evrensel.net/haber/169037/is-ve-guvenli-bir-gelecek-icin 05.11.2020.

İŞKUR. Kısa Çalışma Ödeneği, Temel Bilgiler https://www.iskur.gov.tr/isveren/kisa-calisma-odenegi/genel-bilgiler/. 04.11.2020.

Sözcü. Pandeminin İşsizlik Fonu’na faturası 20 milyar TL’nin üzerinde https://www.sozcu.com.tr/2020/ekonomi/pandeminin-issizlik-fonuna-faturasi-20-milyar-tlnin-uzerinde-5927377/. 04.11.2020.

Sözcü. Ankara’ya yürümeye çalışan madencilere jandarma müdahalesi. https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/ankaraya-yurumeye-calisan-madencilere-jandarma-mudahalesi-6111391/ 05.11.2020.

Uluslararası Çalışma Örgütü 158 No’lu Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Sözleşmesi https://www.ilo.org/ankara/conventions-ratified-by-turkey/WCMS_377301/lang–tr/index.htm 05.11.2020.

Vergi Dosyası. YENİ TORBA KANUN TEKLİFİ TAM METİN 16 EKİM 2020 https://vergidosyasi.com/2020/10/17/yeni-torba-kanun-teklifi-tam-metin-16-ekim-2020/ 05.11.2020.

Kapak Görseli: DİSK

Barış, Tablet Düşünce’nin baş editörüdür ve kurucularındandır. kaanbasdil@gmail.com adresinden ulaşılabilir.

Piyasalarda Aşırı Güven Faktörü ve Türk Yatırımcının Genel Profili

Bengisu Baş

Geleneksel finans teorileri piyasa oyuncularının tamamen rasyonel olduğu varsayımı üzerine kurulur; bu anlayışa göre kişi faydayı en üst noktada tutacak şekilde karar verir. Davranışsal finansçılarsa bu varsayımı ve üzerine şekillenen “etkin piyasalar hipotezini” eleştirir ve karar alma aşamasında piyasa oyuncularının rasyonellikten saptığını ortaya koyar. Bununla beraber davranışsal iktisatçılar rasyonellikten sapmanın temelindeki psikolojik ve sosyolojik etmenleri araştırır; bu dinamiklerin toplumdan topluma, kişiden kişiye ne derece etkili olduğuna yer verir.

Davranışsal iktisadın duayen isimlerinden Kahneman’ın genel okuyucu kitlesine de hitap eden “Thinking Fast and Slow” kitabını tekrar taradığım bugünlerde rasyonaliteden sapmaya neden olan etkenlerden birine, piyasalarda “aşırı güvene” ayrılmış üçüncü bölümünün altın-döviz-borsa kutsal üçlüsü içinde savrulan aklı karışmış yerli yatırımcıya ders niteliği olduğu kanaatindeyim.

Daniel Kahneman – Thinking Fast and Slow

Finansal okuryazarlığın kıt, risk alma eğilimininse oldukça yüksek olduğu toplumumuzda suyun iyice bulandığı bugünlerde yatırımcının aldığı duyumlara, bilgisine ve tecrübesine duyduğu güveni ve bu güvenin derecesini bir kez daha masaya yatırması belki de umduğu bütün getiriler içinde en kıymetlisidir. Bundan hareketle yazımın ilerleyen bölümlerinde finansal anlamda aşırı güvenin ne olduğuna, farklı formlarına kısaca değineceğim. Daha sonra aşırı güven sorunun piyasa oyuncularının demografik etkenlerle ilişkisini ve Türk yatırımcısın bu çerçevede nasıl bir profil çizdiğini kısıtlı yerimin imkan verdiği ölçüde aktaracağım.

Davranışsal Finans Bağlamında Aşırı Güven

Ana hatlarıyla kendi yargılarına ve yeteneklerine yersiz güvenme aşırı güven olarak tanımlanır. Bu tanım finans literatüründe farklı akademisyenlerce genişletilip modifiye edilebilir veya akademik metinlerde içeriğe uygun yeni ölçütler belirlenerek farklı tanımlamalar yapılabilir ancak temelde aşırı güven farklı formlar olarak kendini gösterse de ortak nokta yatırımcıyı kendi bilgisine, aldığı duyuma daha yüksek bir netlik yüzdesi atfetmeye ve daha yüksek yatırım getirisi beklemeye itmesidir. Temelinde gerçekçi olmayan optimistik düşünce, yanlış kalibrasyon ve aldatıcı üstünlük hissi gibi bilişsel önyargılar yatabilir.  90lı yıllarda Amerika’da bir hayli popüler olan, davranışsal iktisatçıların da yararlandığı anketler aslında bu önyargıların ekonomik ajanlar arasında ne kadar yaygın olduğunu gösteriyor.  Örneğin girişimciler arasında yapılan anketlerden birinde katılımcıların kendileri ayarında bir işin başarılı olma ihtimaline ortalama %60 verdikleri görülüyor. Aynı yıllarda yeni bir işin tutunma olasılığı istatiksel olarak %30 dolaylarında. Anlaşılan katılımcılar gerçeklikten uzak bir optimizm sergiliyor. İronik olan başka bir şeyse katılımcıların 81% inin kendi işlerine 10 üzerinden ortalama 7 ve daha yüksek başarı ihtimali vermesi; dahası 33% lük katılımcının kendi girişimlerinin batma ihtimalini sıfır olarak görmesi.  Buna göre katılımcıların çok büyük yüzdesi yalnız yersiz bir pozitif düşünme eğilimde değil aynı zamanda gerçekte batan 70 % içinde olmayacağı inancında; aldatıcı bir “ortalamanın üzerindeyim” hissinde. Bu ankete benzer sonuçlar ortaya koyan, aşırı güvenin farklı formlarını somutlaştırmayı amaçlayan sayısız türlü anket, deney ve araştırma mevcut ancak işlenen verinin ortaya koyduğu daha homojen.   Davranışsal finansçılar araştırmaları neticesinde aşırı güvenli yatırımcıların agresif bir yatırım stiline sahip oldukları, daha riskli portföyleri tercih ettikleri, portföy çeşitlendirmeye daha az meyilli oldukları, alım satım işlemlerinde yüksek komisyonlar ödedikleri, ve yüksek hacimde işlem yaptıkları konusunda hemfikir.

Demografik Faktörler ve Aşırı Güven

Piyasa oyuncularının güven derecesi yaş, tecrübe, cinsiyet, servet, meslek ve içinde yaşadığı toplum gibi dinamiklerden ayrı düşünülemez. Erkek egemen finans dünyasında ilk akla gelen cinsiyetin aşırı güvenle ilişkisi olabilir. Odean ve Barber’ın çalışmaları erkek yatırımcıların kadın muadillerine göre daha özgüvenli olduklarını ortaya koyuyor (2001). Bu çıkarım sonraki yıllarda araştırma yapan akademisyenler tarafından da doğrulanıyor. Erkek yatırımcılar, beklendiği üzere, daha çok işlem yapıyor ve sonuç olarak net getirilerini düşürüyorlar. Bununla birlikte portföylerinde daha riskli seçimler, daha az çeşitlilik söz konusu. Yaş ve tecrübenin aşırı güvenle ilişkisi ise kullanılan veri setine ve araştırmaya göre değişkenlik gösteriyor. Bazı akademisyenler pozitif bazıları negatif bir kesim de lineer olmayan bir ilişki olduğu kanaatinde dolayısıyla uzlaşma söz konusu değil. Ayrıca tecrübenin nasıl tanımlanacağı, tecrübeli görülen örnek grupların kendi içinde ne kadar tutarlı olduğu da tartışma konusu. Örneğin Menkoff, Schmeling ve Scmidt ortak çalışmalarında profesyonelleri homojen bir grup olarak görmez sıradan bireysel yatırımcıyı profesyonelle kıyaslarken kurumsal yatırımcılar ve bireysel yatırım danışmanları olarak alt gruplar oluşturur. Bunun yanı sıra tecrübeyle yaş arasındaki pozitif korelasyonu kabul etmekle beraber aynı kefeye koymaz. Sonuç olarak daha güncel yaklaşımlar yaş-tecrübe-güven ilişkisini daha belirsiz bir zemine koyar. Servet-aşırı kendine güven ilişkisi de yaş ve tecrübe gibi tartışmalıdır. Odean, Graham gibi bazı akademisyenler zengin yatırımcıların daha özgüvenli olduğunu tespit eder. Ekholm ve Paternack ise küçük yatırımcıların büyük portföy sahiplerine göre daha güvenli hareket ettiğini gösterir.

Acker ve Duck de çalışmalarında kültür-aşırı güven ilişkisini inceler ve finansal karar vermede Asyalıların İngilizlere göre daha güvenli hareket ettikleri sonucuna varırlar. Geri kalan literatür de ağırlıklı olarak bu çıkarımı destekler niteliktedir.

Türk Yatırımcının Genel Profili

Davranışsal finans araştırmaları Amerika, Batı Avrupa ve İngiltere gibi gelişmiş marketleri odak aldığından Türk yatırımcıları hakkında daha kısıtlı analiz söz konusu ama karşılaştırmak gerekirse Türk piyasa oyuncuları genel olarak gelişmiş piyasalardaki mevkidaşlarından daha kollektif bir yapıda.  Hofstede ,2001) Bunun yanı sıra Türk yatırımcılar belirsizliğe tahammülsüzlükte daha yüksek duyarlılık gösteriyor.

Yukarıdaki haritada da görüldüğü gibi Portekiz, Yunanistan, Guatemela gibi ülkelerde belirsizliğe tahammül endeksi yüksek çıkarken Danimarka, İsveç ve Singapur gibi ülkelerde oldukça düşüktür. Anlaşılacağı üzere belirsizliği tolere edememesi ve kollektif yapısı yerli yatırımcıyı karşılaştırıldığı “tipik batılı” yabancı yatırımcıdan ayrıştırıyor.

Piyasalarda aşırı kendine güveni ölçmede en büyük kıstaslardan biri olan devir hızına bakıldığında da Türk yatırımcının yabancı mevkidaşlarından daha çok aşırı güven gösterdiği ortaya çıkıyor.

Yukarıdaki haritada da koyu renkle işaretlendiği üzere 2019 yılında Türkiye ülkeler arası borsalarda devir hızı sıralamasında Çin’den sonra ikinci ülke olarak yer alıyor.

Bu durum yalnız geçtiğimiz yıla özgü değil. Türkiye piyasaları kronik olarak çok yüksek hızla işlem yapıyor; hatırlatmak gerekirse akademik kesim devir hızının kendine aşırı güven faktörüyle pozitif korelasyon gösterdiği konusunda hemfikir.

Demografik faktörler incelendiğinde ise yerli erkek yatırımcıların yerli kadın mevkidaşlarından daha çok aşırı güven gösterdiği saptanıyor; dünya genelinde olduğu gibi.  Dolayısıyla tipik erkek yerli yatımcının yıllık devir hızı, işlem hacmi ve portföyünün risk derecesi tipik yerli kadın yatırımcıdan daha yüksek. Örneğin diğer endekslerdeki hisselerden daha az riskli kabul edilen BİST30 ‘un hisseleri erkek yatırımcıların portföylerinde oransal olarak daha az yer buluyor. Vahim olansa erkek-kadın ayrımına gidilmeden bakıldığında sadece BİST30’dan hisse bulunduran yatırımcıların oranının 6% dolaylarında seyretmesi ki bu durum yerli yatırımcının piyasa değeri küçük ve riski yüksek şirketlerin hisselerine ne kadar meyilli olduğunu gösteriyor.

Yaş, tecrübe ve zenginlik demografik faktörler incelendiğinde de sonuçlar ilgi çekici. Türkiye bazında zenginlik, yaş ve tecrübe aşırı güven faktörüyle negatif korelasyon gösteriyor ancak orta alt sınıf yatırımcının tecrübe kazandıkça aşırı güvenle hareket etmeye başladığı görülüyor. (Tekçe,2016). Yaşlı, zengin ve tecrübeli Türk yatırımcısı ise finansal okur-yazarlığının daha yüksek; borsada kazanması muhtemel bir profil çiziyor.

Bölgeler bazında incelendiğindeyse hem zenginlik hem de eğitim açısından birinci Marmara Bölgesinde BİST30 hisselerine yatırım oranları, portföy çeşitlendirmesi en fazlayken Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde en düşük olduğu görülüyor. *

Sonuç

Literatürdeki aşırı güven ölçütleri esas alındığında Türk yatırımcısının, özellikle de doğulu yerli yatırımcının, karşılaştırıldığı Batı Avrupalı ve Amerikalı yatırımcıdan çok daha yüksek özgüvene sahip olduğu açık. Bununla birlikte risk almanın ve kendine fazla güvenmenin girişimci ruhu artırdığını; neticesinde de daha yüksek yatırım getirisi sağladığını iddia eden küçük bir akademik azınlık dışında akademisyenler aşırı güvenin net yatırım getirilerini düşürdüğü; dahası sıklıkla negatif getiriyle sonuçlandığı konusunda hemfikir.

Bu anlamda bulanık günlerde borsaya, hakim olmadığı bir dünyaya, “The Great Gatsby” olma umuduyla paldır küldür dalan kitlenin yukarıda özetlediğim aşırı güvenli yatırımcı profiliyle özdeşleşip özdeşleşmediğini kendisine sormasını temenni ediyorum. Pek tabii ki “yaşlı, zengin, tecrübeli, finansal okur-yazarlığı yüksek” küçük yüzde içinde hissetmek herkes için komfor alanı ama günün sonunda bu illüzyona masaya cebindeki her şeyi bırakacak kadar kapılmamak kaydıyla.

*Türk yatırımcısının genel profili hakkında daha detaylı analiz için linkte verilen araştırmanın tablo ve grafikleri incelenebilir.

http://www.unicreditfoundation.org/content/dam/ucfoundation/documents/2010/2013/42%20%20B%C3%BClent%20Tek%C3%A7e%20.pdf

Bengisu, Tablet Düşünce’de konuk yazardır. bengisu.bas@boun.edu.tr adresinden ulaşılabilir.

Kaynakça

Barber, B. M., and Odean, T. (2001). Boys Will be Boys: Gender, Overconfidence, and Common Stock Investment, Quarterly Journal of Economics, 116 (1), 261-292

Barber, B. M., and Odean, T. (1999). The Courage of Misguided Convictions, Financial Analyst’s Journal, 55(6), 41-55.

Ekholm, A. and Pasternack, D. (2007). Overconfidence and Investor Size, European Financial Management, 14(1), 82-98. 25

Acker, D., and Duck, N. G. (2008). Cross-cultural Overconfidence and Biased Self Attribution, Journal of Socio Economics, 37, 1815-1824.

Hofstede, G. (2001). Culture’s Consequences: Comparing Values, Behaviors, Institutions and Organizations across Nations, 2nd Edition, Sage Publications.

Odean, T. (1999). Do Investors Trade Too Much?, American Economic Review, 89(5), 1279-1298.

Tekçe, Bülent, Neslihan Yılmaz, and Recep Bildik. “What factors affect behavioral biases? Evidence from Turkish individual stock investors.” Research in International Business and Finance 37 (2016): 515-526.

Tekçe, Bülent, and Neslihan Yılmaz. “Are individual stock investors overconfident? Evidence from an emerging market.” Journal of Behavioral and Experimental Finance 5 (2015): 35-45.

Kahneman, D. (2011). Thinking, fast and slow. Macmillan.

Menkhoff, L., Schmeling, M., & Schmidt, U. (2013). Overconfidence, experience, and professionalism: An experimental study. Journal of Economic Behavior & Organization86, 92-101.

https://data.worldbank.org/indicator/CM.MKT.TRNR?view=map

Koronavirüsün Türkiye’deki Kadınlara Etkisi

İrem Çetinkaya ve Barış Kaan Basdil

Giriş

Dünyayı etkisi altına alan COVID-19 salgını yaşamı ciddi anlamda etkilemektedir. Virüsün hızla yayılması, hastalıkların ciddi anlamda artması ve birçok ölüm haberiyle insanlar büyük bir endişe ve korkuya sürüklenmiştir. Kişiler sadece sağlık alanında endişe yaşamamaktadır. Günlük rutinimizin değişmesi ve yaşanan panik ile psikolojik bağlamda problemler yaşanmaktadır. Bunların yanı sıra, ekonomik anlamda bizim gibi kırılgan ülkeler için ciddi sorunlara yol açmıştır. Birçok insan işsizlikle karşı karşıya kalmış, düşük bir ödenek ile hayatını devam ettirmeye mahkûm bırakılmıştır. Salgını kontrol altına almak için birçok ülke kişilerin evde kalmasını amaçlayan çeşitli önlemler almak zorunda kalmıştır.

Salgında Kadına Şiddet

Salgın kadın ve erkekleri farklı şekillerde etkilemiş, sınıf farklarını ve ayrımcılığı daha çok belirginleştirmiştir. Araştırma şirketi IPSOS’un “Koronavirüs Salgını ve Toplum: Genel Kamuoyu Araştırması” verilerine bakıldığında eşitisizliğin daha da arttığını görmekteyiz. Evlerin içinde uzaktan eğitim, uzaktan çalışma gibi durumların yanı sıra virüse karşı hijyen faaliyetlerinin artması ile her on kadından yedisi iş yükünün arttığını belirtmektedir.  Salgının yol açtığı kriz nedeniyle kişiler psikolojik, ekonomik ve sosyal açıdan daha fazla sorun yaşar hale gelmiştir. Aile bireylerinin evde daha fazla bulunması nedeniyle kadınların sorumlulukları ve kişilerin isteklerini karşılama çabası, kadınların mental sağlık sorunu yaşama risklerini arttırmıştır. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’nin de belirttiği gibi, COVID-19 salgını nedeniyle işsizlik, ekonomik sorunlar ve sağlık hizmetlerine erişimde kadınlar erkeklere göre daha dezavantajlı olacaktır. (UN Women, 2020).

Bunun yanı sıra, yaşanan bu kriz sürecinin yarattığı gerilimler ile kadınların partner şiddetine maruz kalma oranı daha da arttı. Getirilen seyahat kısıtlaması nedeniyle birçok kadın ailesinin yanına dönemedi ve şiddet uygulayıcısıyla aynı evde kalmak zorunda kaldı. Bu alanda yeterli sayıda çalışma henüz bulunmasa da, kadına yönelik şiddetin arttığını gösteren veriler mevcuttur. 2019 ve 2020 Mart ayları karşılaştırıldığında, fiziksel şiddetin %80, psikolojik şiddetin %93, sığınma evi talebinin %78 oranında arttığı görülmektedir (Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu). Normal dönemde bile şiddete maruz bırakılan birçok kadın, korku, utanma, çevre ve aile baskısı gibi çeşitli nedenlerle ciddi bir yaralanma olmadıkça sağlık kuruluşlarına başvurmamaktadır. Bunun sonucunda daha fazla şiddete uğramakta veya öldürülmektedir. Yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşlarıyla entegre yardım alanları yaratılması gerekmektedir. Yaşanan salgın döneminde ev içi şiddet göz önünde bulundurularak yardım hatlarının geliştirilmesi gerekmektedir. İspanya’da eczanedeki çalışandan ‘Maske 19’ istenmesi durumunda eczacının polisle irtibata geçmesi buna güzel bir örnektir (Koyuncu,H.(2020,27 Mart).Euronews).

Salgın ve LGBTI+ Bireyler

Ülkemizde LGBTİ+ bireyler normal zamanda haklarına erişmekte ciddi problemler yaşamaktadır. COVID-19 nedeni ile ayrımcılık daha da derinleşmiştir. Pandemi döneminde sağlık hizmetlerine ulaşmakta ayrımcılıkların daha da arttığı görülmektedir. Hayati önem taşıyan HIV ilaçlarına erişimde aksaklıklar yaşandığı bilinmektedir. Çoğu hastanenin pandemi hastanesi olması nedeniyle hormon tedavisi gören ya da cinsiyet geçiş ameliyatı olacak olan bireyler problemler yaşamaktadır. Psikolojik olarak zaten çok yıpratıcı olan bu süreçten daha fazla etkilenmektedirler. Bunun yanı sıra uzaktan eğitim nedeni ile ailesinin yanına dönen birçok birey psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kalmakta ve değiştirilmek istenmektedir. LGBTİ+ bireylerin istihdam problemi yaşaması ve güvencesiz çalışma şartlarının olması nedeniyle bu süreçte işsiz kalma ve yoksullaşma olasılığının daha yüksek olduğunu görüyoruz.

Bu kadar eşitsizlik ve baskının yanında sosyal medyada yaşanan nefret söylemlerinin bu dönemde daha da arttığını söylemek mümkün. Bazı firmaların LGBTI+ sembolleri taşıyan ürün satışı yapmaları nedeniyle boykot kampanyaları düzenlendi. Bunların satılmasının sapkınlığı yaydığı, çocuklara ve gençlere kötü örnek olduğu söylendi. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, COVID-19 salgını ile mücadelede LGBTİ ile ilgili yayınladığı bildiride, önlemlerde yaşlılar ve evsizler dâhil olmak üzere LGBTI+ bireylerin sıkıntılarının göz önüne alınması gerektiğini vurgulamıştır. Damgalama ve nefret söylemlerine karşı sağlık ve diğer hizmetlere erişimde ayrımcılığa uğramamaları için önlem alınmasını, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete maruz bırakılanlara destek hizmetlerinin verilmesinin sağlanmasını önermiştir. Bu doğrultuda içinde bulunduğumuz bu dönemde, ülkemizde de ayrımcılığın ve nefret söylemlerinin çözümüne yönelik yeni adımlar atılmasını temenni ediyoruz.

Koronavirüsün Kadınlara İş Pazarındaki Etkisi

Yazının bu bölümünde koronavirüsün kadınları iş pazarında nasıl etkilediğinden bahsedeceğiz. Bu bölümde bahsedeceğimiz istatistikler, aksini belirtilmediği sürece UN Women’ın Rapid Gender Assesment raporundan[1] alınmıştır. Rapor, iş pazarında kadınların durumunun koronavirüs öncesinde de kötü olduğunu belirterek başlar. Bianet’in haberine göre 2019 yılında, “erkeklerde işgücüne katılma oranı… yüzde 72.6, kadınlarda ise… yüzde 34.9 olarak gerçekleşti[2]”. Koronavirüs döneminde ücretli emeğe ayrılan süre toplamda yüzde elli üç azalma göstermiştir. Erkeklerde ücretli emeğe ayrılan süredeki azalma daha fazla olsa da (yüzde 46’ya karşı yüzde 57,1), kadınlar erkeklere nazaran işlerini daha çok kaybetmiştir (yüzde 14,2’ye karşı yüzde 18,8).

Ücretli Emeğe Ayrılan Vaktin Ciinsiyete Bağlı Değişimi

Aynı dönemde kadınlar, erkeklere göre daha çok kısmi-ücretli ve ücretsiz izine ayrılmıştır (yüzde 19,8’e karşı yüzde 24,7). Her ne kadar araştırma bu iznin alınma sebebini belirtmese de, bu farklılığın kadınların ev işlerine daha fazla vakit ayırması olabileceği tahmin edilmiştir. Gerçekten de ülkemizde kadınların birincil “işlerinin” ev işleri olduğu söylenebilir. 2015 yılında yapılan Time Use Survey (Zaman Kullanım Anketi), kadınların erkeklere göre ortalamada beş kat daha fazla ev işi yaptığını aktarmıştır. Koronavirüs döneminde kadınların yüzde 77,6’sı temizliğe daha fazla vakit ayırmaya başlarken aynı istatistik erkekler için yüzde 47’dir. Aynı analizi yemek pişirme için yaptığımız zaman kadınların yüzde 59,9’u, erkeklerin ise yüzde 23,9’u yemek pişirme sürelerinin arttığını belirtmiştir.

COVID Sonrası Ev İşlerine Ayrılan Zaman Artışının Cinsiyet Dağılımı

Bu artışlar sonucunda kadın ve erkeklerin zamanlarını hangi etkinliklere ayırdıklarını incelediği zaman, korona öncesi görev dağılımını değişmediğini gözlemlenir: Yine kadınlar zamanlarının ciddi bir kısmını (yüzde 56,1) ev bakımına ayırmaktadır. Bütün bu bilgilerden, koronavirüsün iş pazarında kadınları daha çok etkilediğini söylemek mümkündür. Erkeklerin ve kadınların, koronavirüs dönemindeki kısıtlayıcı önlemlerden neredeyse eşit miktarda etkileneceğini göz önünde bulundurulduğunda, koronavirüs öncesindeki adaletsiz durumun bu dönemde arttığını söylemek mümkündür. Grafikte de görüldüğü üzere kadınlar da erkekler de ankette belirtilen durumları yakın oranlarda yaşayacaklarını düşünmektedir. Grafikteki en büyük farklılık, kadınların erkeklere göre daha çok borç alacaklarıdır (yüzde 43,6’ya karşılık yüzde 53,1). Bu farklılığın da, erkeklerin iş pazarında kadınlara göre daha çok temsil edilmesinin sonucu olduğunu söylenebilir.,

COVID Tedbirlerinin Devamı Durumunda Finansal Durumların Cinsiyete Göre Dağılımı

Ne Yapılabilir?

Kadınların iş piyasasında daha az temsil edildikleri, daha çok ev işleri ile uğraştıkları ve bu durumun koronavirüs döneminde daha da kötüye gittiğini gözlemledik. Bunun üzerine kadınların koronavirüs şartları altında erkeklere göre borç alma ihtiyaçlarının daha fazla olduğunu da gözlemledik. Bu durumun çözülmesi için tüm kadınların finansal bağımsızlık kazanmaları gerektiğini düşünüyoruz. Erkekler hanenin birincil gelir getireni durumunda olduğu sürece, kadınlar kendi beşeri sermayelerine karşıolgusal duruma nazaran daha az yatırım yapacaklar, böylece ileride de iş pazarına girmeleri zorlaşacak ve beklenen gelirleri düşecek, sonuçta finansal bağımsızlıklarını iyice kaybedecekler.

Kadınların iş gücüne katılımını ve istihdamını arttırmak için, işe alımlarda özgeçmişlerden cinsiyet ile ilgili bilgiler çıkartılabilir. Yurtdışında kimi firmaların özgeçmişleri isimsiz incelediğini biliyoruz[3]. Bu şekilde işe alım sırasında sadece eğitim ve yeteneklere odaklanılabilir. Fakat bu yöntem tek başına işe yaramayacaktır. İş pazarının dışarıdaki kadınların, beşeri sermayelerinin karşıolgusal senaryoya göre daha az olduğunu belirtmiştik. İş pazarına uygun beşeri sermaye inşası için, kadınların eğitime ulaşımlarının desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu kolaylaştırmaya bir örnek için değerli hocam Fikret Adaman’ın “500 Milyonluk Umut Hikâyeleri” isimli kitabını önerebiliriz[4]. Türkiye’de kadınlara özel verilen burslar da bu kolaylaştırmaya güzel bir örnek teşkil ediyor.

Sonuç

Gerek cinsiyete dayalı, gerek ekonomik duruma dayalı eşitsizliklerin neoliberal dönemde başladığını söylemek doğru değil, fakat neoliberal dönemde bu eşitsizliklerin neredeyse rekor seviyelere çıktığı aşikâr. Daha önce bir yazımızda bahsettiğimiz gibi (Karl Polanyi and Neoliberalism), piyasalar kendi etki alanlarını arttırmaya çalıştıkça, toplumlar da bir çifte hareket (double-movement) ile piyasanın etki alanını kısıtlamaya çalışırlar. Bunun örneklerini yakın tarihte Sovyetler Birliği’nin etkisi altında dünyada iyileştiği gözlenen işçi ücretleri ve haklarıyla, Türkiye’de de 1960 darbesi ile görebiliriz. 1970’lerden bile daha kutuplaştığımız bu günlerde[5], bu durumun bir şekilde sonlanacağına ve daha adil ve daha eşitlikçi bir düzene sahip olacağımıza inancımız tamdır.

İrem, Tablet Düşünce’nin sosyal medya sorumlusudur. irem.cetinkaya@hotmail.com adresinden ulaşılabilir.

Barış, Tablet Düşünce’nin baş editörüdür ve kurucularındandır. kaanbasdil@gmail.com adresinden ulaşılabilir.


[1] The economic and social impact of COVID-19 on women and men: Rapid Gender Assessment of COVID-19 implications in Turkey. UN Women (2020).  https://www2.unwomen.org/-/media/field%20office%20eca/attachments/publications/2020/06/rapid%20gender%20assessment%20report%20turkey.pdf?la=en&vs=438

[2] https://m.bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/217202-kadinlarin-isgucune-katilim-orani-ayni-kaldi

[3] https://wol.iza.org/articles/anonymous-job-applications-and-hiring-discrimination/long

[4] 500 Milyonluk Umut Hikâyeleri. Fikret Adaman, Tuğçe Bulut. İstanbul, İletişim Yayınevi, (2007)

[5] https://twitter.com/KBuyukyuksel/status/1305909997814124557

Kapak görseli: Turkish Policy

Sinema ve Toplumun Bugünü

Barış Kaan Basdil

Önsöz

Bu yazıyı 5 Eylül’de yayınladığım zaman, yola çıktığım şey bir gözlemdi: Son zamanlarda hayatımızdaki sorunları doğrudan veya dolaylı şekillerde ele alan filmlerin sayısı ya artmıştı ya da ben bu filmlerin farkına varmaya başlamıştım. Gerçekten de 2019 yılında çıkan Joker ve Parazit filmleri, artan ekonomik eşitsizliğe ve toplumsal yabancılaşmaya birer tanık gibiydi. Bu filmlere farklı filmler de ekleyerek, sinemanın toplumsal sorunlara nasıl değindiğini anlatmak istemiştim. Yazmaya başladığım anda elimde sadece bu sezgi vardı, anlatacaklarımı nasıl bir anlatıya dönüştüreceğimi düşünmemiş, kendimi akışa bırakarak yazmıştım. 5 Eylül’de yayınladığım bu yazıya gelen yorumlar, metnin bir bütünlükten yoksun olduğu yönündeydi.

Ben de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sık sık şiirlerini değiştirmesi gibi, bu yazıyı tekrar masama alıp, daha akıcı ve bütünlüklü bir anlatı yaratmaya karar verdim. Bu kararı bu sitede yazdığım altıncı yazıda vermem, ilk beş yazımın ya yeterince eleştiri almadığını ya da bu metindeki eksikliklerin o metinlerde olmadığını bana düşündürüyor. Yorumları bana ulaşmış insanlara ve bu yorumları kibar bir şekilde bana ileten, sevgili sosyal medya sorumlumuz İrem’e çok teşekkür ederim. Umarım yazının bu yeni hali eleştirilerinize değer verdiğimin ve onları anladığımın bir göstergesi olur.

6 Eylül 2020

Giriş

Bir kitapta, “bilim insanlarının” (people of science anlamında), kendilerini sanat konusunda geliştirmedikleri iddiasını okumuştum. Bu iddiaya biraz haklılık payı verdim, çünkü çoğu zaman yaptığımız işe kendmizi o kadar kaptırıyoruz ve o işe o kadar önem veriyoruz ki, hayatı kaçırıyoruz neredeyse: Sınavlar, ödevler, yükümlülükler içerisinde baharda açan çiçekleri, denizin tuzlu kokusunu kaçırıyoruz. Kaçırdığımız şeylerin hepsi bu kadar iç açıcı değil tabii ki de: Etrafımızdaki fakirliği, sefaleti, haksızlıkları da kaçırıyoruz kendi hayat davamızın avukatı olmaktan. İyi ki sanat var ki, bizi bazen bu hayattan kopartıyor, bazen de bizi bu hayatın tam ortasına bırakıyor.

Bugün size anlatmak istediğim filmler de, günlük hayatta kaçırdığımız olumsuz şeyleri anlatan ve son on yılda dikkatimizi daha çok çeken filmler: Filmler ki bize bu olumsuzlukları bir gazete haberinin ciddi ruhundan sonsuz derecede uzak, fakat çoğu zaman daha etkili bir şekilde anlatıyorlar. Üzerinde duracağım başlıca filmler Guguk Kuşu, Joker ve Parazit. Bahsettiğim bu filmleri izlemediyseniz bu yazıyı okumayı ertelemenizi rica ederim.

Toplum – Sanat İlişkisinin Yakın Tarihi

L.H.O.O.Q. Kaynak: wikipedia.com

Sanatın insanın dramlarını anlatması yeni bir olgu değil: Örneğin İsa’nın acılarını anlatan “Christ as the Suffering Redeemer” isimli tablo onbeşinci yüzyılın sonunda yaratıldı. Fakat incelememizi buradan başlatmanın bile çok uzun bir yazıya yol açacağını bildiğimden, incelememe daha yakın bir tarihten başlamak istiyorum.

Yirminci yüzyılda Dünya Savaşları milyarlarca insanın hayatını değiştirdi. Bu değişimin doğal olarak sanatta da yansımaları oldu. Avrupa’da Dada hareketi, savaşın yıkımına ve acısına tepki olarak, o güne kadarki tüm estetiği reddetti, hatta bu estetiğe saldırmaya başladı. Bu estetiğin bir örneği olarak, Duchamp’ın L.H.O.O.Q. isimli tablosunu verebilirim. Mona Lisa’nın 16. Yüzyıldaki önemi ile 20. Yüzyıldaki öneminin farklı olduğunu düşünüyorum. Duchamp, bence bu eseri günümüz şartlarında tekrar yorumlayarak, Mona Lisa’yı kendi estetik anlayışının (ve zamanının) alanına taşıdı. Berna Madra’ya göre, bu estetik anlayış Türkiye’de 1970’lere kadar karşılık bulmamıştır[1].

Bu karşılıksızlığın karşısında, Türkiye’de özellikle edebiyat alanında ciddi bir toplumcu gerçekçi geleneğin olduğunu söyleyebilirim. Orhan Kemal, Kemal Tahir, Fakir Baykurt gibi yazarların eserlerini bu geleneğe örnek olarak verebilirim. Sinemada ise Gecelerin Ötesi, Karanlıkta Uyananlar ve Bir Yudum Sevgi gibi filmler, 1961 Anayasası’ndan sonra göç, gecekondulaşma, sendikalaşma, grev, kadın hakları konularına değindi[2].

Toplumsal Sinema

Bahsetmek istediğim başlıca tür sinema olduğu için, sinema ve toplum bir örnek vermenin incelememe iyi bir giriş olacağını düşünüyorum: Guguk Kuşu, bu bağlamda incelemek istediğim ilk film. Guguk Kuşu’nun romanının (1962)  çıktığı dönem, Amerikan medeni haklar hareketine sahne oldu. Ayrıca bu dönemde psikoloji ve psikiyatri alanında ciddi tartışmalar vardı: Filmde gösterilen uzun süreli ve yatılı psikiyatrik tedavi, bu dönemki tartışmalar sonucunda reddedildi. Guguk Kuşu da bu tartışmaları bünyesinde barındırmaktadır: Medeni haklar temalarının psikiyatrik tartışmaların bir adım gerisinde kaldığını düşünüyorum ve bu yüzden psikiyatrik temalara değinmek istiyorum. Filmin büyük bir kısmının geçtiği psikiyatrik koğuşa, başta sarsılmaz bir disiplin ve düzen hakimdi: Koğuş sakinlerinin tüm hareketleri, ilaç saatleri, sporları, gezileri değişmez bir şekilde planlıydı. Sonra devreye “Mac” girdi ve bizim, modern seyirciler olarak bu baskıcı vereceğimiz tepkileri verdi: İzlemek istediği maç için girdiği mücadeleyi örnek verebilirim. Filmin sonunda da, aynı gerçek hayatta olduğu gibi bu baskıcı düzen yıkıldı, Mac’in pahasına da olsa.

Joker (2019). Kaynak: Fil’m Hafızası

Son on yılda çekilen toplumsal filmler (tanımını saf anlamı ile alıyorum) kategorisine ilk örneği Joker’den vermek istiyorum. Joker’de Arthur’un asıl çatışmasının, toplumu ve devleti tarafından yanlız bırakılması olduğunu düşünüyorum: Bir palyaço olarak düzenli bir gelir sağlamaktan aciz, psikolojik destek aldığı kamu kliniği bütçe kesintisinden dolayı kapanmış, sokakta çocukların düşmanlığını, otobüste ise bir annenin soğuk bakışlarını çeken biri Arthur. İşte bence bu çatışmalar onu yaptığı şeyleri yapmaya itiyor.

Arthur’un yaşadığı bu sorunlar, aslında içerisinde bulunduğumuz neoliberal düzenin (Neoliberalizm hakkındaki yazıma bu linkten ulaşabilirsiniz) yarattığı doğal sonuçlar: İnsanlar devletin ekonomik kontrolünden tamamen çıkıyorlar ve piyasanın kontrolüne giriyorlar. Piyasa ise toplumsal bütünleşmenin sadece bir türü, ve neoliberalizm toplumsal bütünleşme türlerinden birini merkeze koyup gerisini dışlıyor. Kamu eğitim ve sağlık hizmetlerinin ülkemizde ne kadar bozulduğunu düşündüğümüz zaman (Türkiye’nin neoliberalleşmesi hakkındaki yazıma bu linkten ulaşabilirisiniz), filmdeki bu çatışmaların toplumumuzda bir karşılığını olduğunu söyleyebiliriz. Aynı Arthur gibi, biz de bir anda işimizden ve sağlığımızdan olabiliriz, bizi Arthur olmaktan ayıran şey olasıdır ki gerçekten de “kötü bir gün”.

Parasite (2019). Kaynak: beyazperde.com

Parazit’te de ana çatışmanın sınıfsal ve ekonomik ayrılıkların sürdürülemeyecek noktalara gelmesi olduğunu söyleyebilirim. Kim ailesi küflü ekmeklerin küflü kısmını atarak beslenirken, Park ailesinde buzdolabındaki doğum günü pastasının gece yarısı yenmesi asla bir sıkıntı oluşturmuyor. Dünya çapında gelir ve servet eşitsizliğinin 1980’den beri düzenli olarak yükseldiğini göz önüne alırsak (Gelir eşitsizliği hakkındaki yazıma bu linkten ulaşabilirsiniz), bu çatışmanın gerçek hayata dayalı olduğunu söyleyebiliriz. Benzer şekilde Kim ailesinin daha önceden biri tavuk dükkanı olmak üzere iki dükkan batırdığını biliyoruz. Bu durum, Güney Kore’deki tavuk dükkanı furyasının ve sonraki çöküşün birebir yansımasıdır.

Burada ahlaki bir soru ile de karşı karşıyayız: Bir sınıfsal sömürü düzeninde, bu dengeyi eşitlemeye çalışan insanlara ve suçlara nasıl yaklaşmalıyız? Evini ilaçlatmak için pencerelerini açık bırakan, düzgün beslenemeyen ve barınamayan bir ailenin, hayatta kalmak için yapabilecekleri şeylerin sınırı nedir? Vergi veren vatandaşlar olarak hepimizin zor durumda kaldığımız zaman devletten yardım alma hakkımız vardır, fakat devlet de bize sırtını çevirdiği zaman ne yaparız? İtalya’da yüksek mahkemenin, açken yemek çalan vatandaşı suçsuz bulması ilginç bir örnektir[5].

Daha (2017). Kaynak: beyazperde.com

Onur Saylak’ın Daha (2017) isimli filmi, göç krizinin en ağır yaşandığı ülke olan Türkiye’den başka bir ülkede çekilemezdi (ayrıca çok güzel bir filmdir, kesinlikle tavsiye ederim). Yine Onur Saylak’ın Şahsiyet (2018) isimli dizisinin, hukuk sisteminin ve hukuka olan güvenin darbe üstüne darbe aldığı şu günlerde değil başka bir dönemde çekilmesi neredeyse düşünülemezdi. Uluslararası alanda da La Casa de Papel (2017) isimli dizinin, artan ekonomik eşitsizlik ile ilişkisi yadsınamaz.

Sinema, bu alanda bir ayna gibi davranıp, hayatın her zaman ışık almayan yönlerine ışık tutmaktadır. Fakirliğin ve göçün haberlerde izlenmesi ile Capernaum’da izlenmesi arasındaki farklılık açıktır. Günlük hayatta alıştığımız alışılamaz şeyler, sinemanın arttırılmış algı ortamında bize bambaşka şekilde servis edilir. Koltuğunuza oturduğunuz zaman aklınızda ne sorumluluklarınız ne de sorunlarınız vardır. Sadece etkilenmek için oturduğunuz koltuğunuzda, izlediğiniz filmin sizi bazen başka dünyalara bazen de kendi dünyanıza götürmesine izin verirsiniz. İşte bu belgisizlik bence sinemanın en güçlü yanlarından biridir.

Sonuç

Liberty Leading the People (1830). Kaynak: wikipedia.com

Sanat, insanın çevresindeki anlamsız dünyayı anlamlandırma çabasının bir ürünüdür. Doğaya hakim olmanın bir yolu da sanatladır. Antik Yunanlılar insan vücudunu estetik obje olarak düşündüler ve onu daha iyi inceleyebilmek için simetrik, dengede heykeller yonttular. Bu rasyonel metolodoloji dinin etkisi ile ortaçağda kayboldu. Rönesans aydınları, öncesindeki dönemin dogmatik düşüncesini kırarak Antik Yunan estetiğine geri döndüler ve aklı, dünyayı anlamlandırmadaki temel araç olarak kullandılar. Vitruvian Man de bu estetğin bir parçasıdır. Fransız İhtilali ile rasyonel düşünce yerini romantik epistemolojiye bıraktı ve bu değişime paralel olarak sanatta da romantizm başladı. “Liberty Leading the People” isimli tablo, bu romantizmin en ünlü temsilcilerindendir. 20. yüzyılın yıkımı bize atonal müziği, Dadacı heykeli, Fransız Varoluşçuluğunu verdi. Sanatın doğayı anlamlandırma çabası olması, doğa değiştikçe sanatın da değişeceği anlamına gelir. Sanat eseri doğayı anlamlandırdıkça değerlidir diyemeyiz, fakat bize kendimizi ve çevremizi anlatan sanatta da bir değer olduğunu yadsıyamayız diye düşünüyorum.

Bu yazıya ek olarak aşağıdaki videoları izleyebilirsiniz:

Barış, Tablet Düşünce’nin baş editörüdür ve kurucularındandır. kaanbasdil@gmail.com adresinden ulaşılabilir.


[1] https://www.dailysabah.com/arts-culture/2015/03/28/istanbuls-kuad-gallery-celebrates-a-century-of-dada-art-in-a-new-exhibition

[2] 1960’lı Yıllarda Türk Sinemasında Toplumsal Gerçekçilik. Metin Kasım ve H. Deniz Atayeter. Gümüşhane Üniversitesi İletişim Fakültesi Elektronik Dergisi. Cilt 1, Sayı 4, Eylül 2012.

[3] https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_highest-grossing_films

[4] https://www.imdb.com/search/title/?groups=top_250&sort=user_rating

[5] https://www.bbc.com/news/world-europe-36190557

Kapak Görseli: indiewire.com

Liberalizmin Tapusu

Ata Kemal Birol

Liberalizm kimilerine göre kökleri Yunan felsefesine dayanan, Avrupa’da Magna Carta gibi belgelerle temellenmiş ve 18. Yüzyılın aydınlanma hareketleriyle birlikte batı medeniyet tarihinde yerini bulmaya başlamış bir ideoloji. [1] En önemli liberal düşünürlerden olan John Locke’a göre insanın temel ve vazgeçilemez üç hakkı “hayat, hürriyet ve mülkiyet” haklarıdır ve bu anlayış Klasik Liberalizmin temelini oluşturur[2]

John Locke - Vikipedi
Liberalizmin kurucu babalarından John Locke (1632-1704)

 Türkiye’de liberalizmin tarihine baktığımızda ne yazık ki Avrupa kadar köklü bir geçmişi ve sağlam bir felsefi temeli olmadığını görülür. 1838 Baltalimanı Serbest Ticaret Antlaşması ile uluslararası piyasaya göz kırpan Osmanlı Devleti [3] , Tanzimat Fermanı ve sonrasındaki süreçte sosyal hakları tanımaya ve devlet otoritesini kısıtlamaya başladı. Sakızlı Ohannes, Cavit Bey, Ziya Gökalp, Tekin Alp ve Prens Sabahattin gibi düşünürler de Osmanlı liberalizminin ilk tohumlarını attı.[4] Cumhuriyet döneminde sıkça değişen ekonomi politikaları izleyen Türkiye, Özal yönetimiyle birlikte liberalizmle tanıştı ve sonrasında 1994 yılında ilk kez “liberal” kelimesini taşıyan Liberal Demokrat Parti kuruldu.

Liberal Demokrat Parti (Türkiye) - Vikipedi

Türkiye 1994’ten beri çok büyük ve köklü değişimler geçirdi. Yıkıcı ekonomik krizler, Avrupa Birliği’ne giriş süreci, 28 Şubat ve ardından AKP iktidarıyla Türkiye siyasi arenası 1994’te olduğundan çok farklı. Liberalizm halka canhıraş anlatılmaya çalışılan ama yine de karşılık bulamayan ve sandıkta istediğini asla alamayan bir ideolojiden, sosyal medya sayesinde (hakaret amaçlı da olsa) devamlı bahsi geçen ve tartışılan bir ideoloji haline geldi. 3H Hareketi ve Daktilo1984 gibi güncel örneklerden de görülebileceği gibi özellikle gençler arasında anlaşılan ve alternatif olarak kabul edilen bir liberalizm var artık önümüzde. Sosyal medya ve internetin gelişmesi 2010ların gençlerini her alana Türkiye’de sıkışıp kalmaktan kurtardığı gibi liberalizm konusunda da 90’larda mümkün olmayan bir erişim imkânı sağladı. Artık Avrupalı ve Amerikan düşünürlerin yazılarına ulaşmak, serbest piyasanın ve özgürlüklerin ileri olduğu bu ülkelerden haberler almak ve bu ülkelerin liberalizm anlayışlarını öğrenmek daha kolaylaştı. Bu dönüşümün belki de en sembolik göstergesi Türkiye liberalizminin simgesi olan yunus figürünün yanında Gadsden bayrağı veya sadece engerek yılanı gibi figürlerin kullanılması oldu.

Dosya:Gadsden flag.svg - Vikipedi
Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve öncesinde özgürlüğü sembolize eden engerek yılanını kullanan Gadsden Bayrağı

Peki, yukarda kısa tarihi özetini verdiğim liberalizmin günümüzdeki “temsilcisi” kimdir?  Liberalizmin sancaktarlığını yapan, hakkında söz sahibi olan ya da benim kullanacağım tabiriyle “tapusunu elinde tutan” biri var mıdır? Özellikle Twitter’da genel kabullere uymayan, kendisiyle aynı düşünmeyen kişilere “liboş” damgasını yapıştırmak son dönemlerde tekrar popüler hale geldi. Farklı fikirlerden rahatsız olan liberaller hayali tapuyu ellerinde sallayarak adeta bir aforoz etme yarışına giriyor. Liberal Demokrat Parti sık sık sosyal mecralar üzerinden gerek eski başkan Cem Toker aracılığıyla gerek de il/ilçe hesapları üzerinden bu hataya düşüyor. “Before it was cool” anlayışıyla liberalizm üzerinde bir savunuculuk iddiası kurmaları bu yeni nesil liberalleri rahatsız ediyor ve karşılıklı bir reaksiyon yaratıp iki taraf arasındaki uçurumu açıyor.

only türk siyasi posting on Twitter: "besim tibuk'un, 1999 yılında trt  ekranlarında propaganda konuşması yaparken verdiği trt'yi satma vaadi. "bu  trt'yi de satacağız, bunu da bilin. trt'yi de!"… https://t.co/B39tFyZQ3z"
LDP kurucusu Besim Tibuk’un ünlü seçim konuşması – https://twitter.com/siyasiposting/status/1170006453773656064

Benim de mensubu olduğum bu “yeni nesil” liberaller LDP’nin aksine vatan, millet, Atatürkçülük gibi kavramlara hayli uzak. Uzaklık her zaman kendini karşıtlık olarak göstermese de büyük oranda nötr olma eğilimi olduğu ancak gittikçe antipatinin arttığı söylenebilir. Bu kesimin sahip olduğu fikirler çok geniş bir spektrumda ve Atatürk’ten ölümüne nefret edenden tutun da Türkiye’nin yaygı bombardımanı yaşamadan düzelmeyeceğini iddia etmeye kadar radikalleşebiliyor. Bu yeni nesil Twitter’da çok aktif ve yunus, Türkiye Bayrağı gibi semboller kullanmak yerine yılan, Amerikan Bayrağı, özgürlük heykeli, silah gibi semboller kullanıyorlar. Liberalizmi serbest piyasa ve ifade özgürlüğü arayışının ötesine götürüp bireysel silahlanma gibi Türkiye’de batıdaki kadar konuşulmayan tartışma alanları açıyorlar. Herhangi bir vatanperver bağlılıkları olmadığı gibi parti bağlılıkları da yok ve çeşitli muhalefet partilerinin içinde yer alıp duruma göre oy kullanabiliyorlar. Liberal, Klasik Liberal, Sosyal Liberal, Liberteryen, Minarşist, Anarko-Kapitalist vb. gibi farklı şekillerde kendilerini adlandırıyorlar ve politik skalada sağ altta (lib-right) yer alıyorlar. Komünizm, Faşizm, Siyasal İslam gibi kolektivist ideolojilere de kökten karşılar.

Dosya:Political Compass yellow LibRight.svg - Vikipedi
Eski tip sağcı-solcu ayrımından ziyade dört alanlı politik skala günümüzde daha uygun bir gösterim şekli.

Hal böyleyken yani eski tip liberallerle yeni nesil arasında böyle keskin ayrımlar varken tapunun kimin elinde olduğu sorusunu tekrar sormak gerekiyor. Ancak bana göre cevap fazlasıyla basit: Liberalizm kimsenin tapulu malı değildir, temsilcisi/sözcüsü yoktur, kimse bir başkasını liberallikten aforoz edemez. Bir liberal Atatürk’ten nefret edebilir ya da onu canından çok sevebilir. Bir liberal vatanı için ölmeyi göze alabilir ya da 50 Euro’ya ülkesini satmak isteyebilir. Aynı şekilde dindar bir biçimde bir inanışa da sahip olabilir ya da katı bir ateist olabilir.  Liberalizmin sahip olduğu bireyci yapısı bu tip aykırılıkları ve radikal iki tarafın bulunmasını mümkün kılıyor. Ayrıca bu kadar köklü bir ideolojiye bir ülkenin siyasal konjonktüründen bakıp “X kişisini sevmeyen liberal olamaz” demek liberalizmin direkt kendisine hakaret olur. En nihayetinde Atatürk Türkiyelileri ilgilendiren, Türkiye siyasi tarihinin önemli bir parçası olan bir liderdir. Liberalizm sınırlar ötesi bir ideoloji olduğundan herhangi bir ülkenin kurucusu liberalizmin önünde herhangi bir tarihi figürden fazlası olamaz. Bu sebeple diğer tüm tarihi figürler gibi onu bir sevme zorunluluğu söz konusu olamaz. Hatta tarafsız bir açıdan baktığımızda herhangi bir tarihi figürü “sevmenin” pek de anlamlı olmadığını söylemek yanlış olmaz çünkü 100 yıl öncenin düşünürleri, siyasetçileri, kralları ve kraliçeleri artık fazlasıyla eskide kalmış, geçerliliklerini yitirmiş ve “tarih” olmuşlardır. Herhangi bir aklı başında insanın yapabileceği en mantıklı şey bu tarihi kişiliklerin –dilerse- objektif biçimde iyi-kötü yönlerini incelemek, bu kişilerden ders çıkarmak ve yaptıklarını yorumlamak olmalıdır. Sevgi gönüllülük esasına dayanmadığı sürece sahtedir ve baskı altındadır. Ne devlet eliyle ne de bireysel olarak bir kişiyi bir başkasını sevmeye hatta saygı göstermeye de zorlayamayız; aksine buna zorlamaya çalışan, birini sevmeyi bir insana şart koşan kişiler liberal felsefeyi anlamamış demektir. 

Bireyciliği, özgürlüğü ve özgür düşünceyi savunan insanların, radikal ve saldırgan bir şekilde bir grubu sadece “minnet ve saygı” duymadığı için liboş olarak adlandırması liberal felsefeyle taban tabana zıt. Zaten kutuplaşmanın had safhada olduğu ve saldırgan söylemlerin normalleştiği ülkemizde ön plana çıkan, tanınan liberallerin böyle söylemlere düştüğünü görmek, iyi kötü onların görüşlerinden etkilenmiş olan genç bir liberal olarak beni fazlasıyla üzüyor. Umuyorum ki liberaller zaman içinde daha büyük kitlelere hitap ederler ve kendi içlerinde kim liberal kim liboş kavgası yapmak yerine treni çoktan kaçırmış ülkemizde bu felsefeyi anlatmaya uğraşırlar. Twitter, Youtube gibi sosyal mecralar ve Tablet Düşünce, Daktilo1984 gibi oluşumlar sağladıkları özgür ve ücretsiz erişim imkânlarıyla bunu her geçen gün daha kolay kılıyor. Bu yüzden liberaller arası tartışmaların “liboşlar!!” seviyesinden, makul bir tartışma ortamına çekilmesi bu imkanlar dahilinde daha mümkün.

Ata, Tablet Düşünce’de editör ve kurucudur. atakemalbirol@gmail.com adresinden ulaşılabilir.


[1] Ercoşkun, B. (2019), Tarihsel Bir Perspektiften Türkiye’de Liberalizm, s. 107

[2] http://www.liberal.org.tr/sayfa/liberalizm-ve-turkiyede-liberal-egilimler-mustafa-erdogan,344.php

[3] Negatif sonuçları hakkında iyi bir okuma için: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/494

[4] Eştürk, Ö. (2006), Türkiye’de Liberalizm: 1983-1989 Turgut Özal Dönemi Örneği,  s.21

*Görseller Vikipedi’den alınmıştır.

İş-Yaşam Dengesinin Davranış Bilimleri Açısından Değerlendirilmesi ve Organizasyonel Başarı Bağlamında Etkileri

GİRİŞ

İş-yaşam dengesi gelişen ve değişen teknolojik, demografik ve ekonomik yapıların sonucu olarak günümüz dünyasında her geçen gün daha da önemli bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumun sonucu olarak Dünya’nın pek çok bölgesinde akademisyenler ve profesyoneller tarafından yoğun mesailer harcanan bir olgu durumuna gelen iş-yaşam dengesinin çözümü adına pek çok farklı metot uygulamaya konulmuş, pek çok farklı kuram geliştirilmiştir. Bu akademik çalışmalardan beslenen yazımda genel anlamda iş-yaşam dengesine ait bilgilere yer vermeye çalıştım ve bunların örgütsel davranış ve örgütsel başarılara etkisine değindim.

İŞ-YAŞAM DENGESİ

İş-yaşam dengesini açıklamak için kavram ilk ortaya çıktığı günden bu yana pek çok tanım ortaya çıkmış ve kavrama farklı anlamlar bahşedilmiştir. Lockwood’a göre iş-yaşam dengesi, bireyin iş ve aile yaşantısındaki taleplerini dengede tutmasıdır ( Nancy Lockwood, 2003, s.6). Barnett iş-yaşam dengesinin, kişilerin iş yaşamında inisiyatif sahibi olmalarından dolayı iş ve aile yaşantısına ilişkin esneklik, sosyallik ve bireyselliği kapsadığını ifade etmektedir (Rosalind C. Barnett, 1999). Smith ve Gardner iş-yaşam dengesinin, kişinin iş ve iş dışı sorumlulukları dengede tutması olduğunu ileri sürmekteyken (J.Smith ve D.Gardner,2007, s. 1), Clark ise iş-yaşam dengesini, kişinin iş ve aile yaşantısında asgari düzeyde rol çatışması ve iş ve aile yaşamında aktif ve memnun olması şeklinde tanımlamaktadır (Sue Campbell Clark,2001,s. 11).

Daha sonra yazımızda tekrar yerini alacak olan Clark ve onun gibi pek çok akademisyen iş-yaşam dengesini, daha çok iş-aile yaşamı dengesi olgusu üzerinde değerlendirmiştir. Bunun en temel nedeni demografik ve ekonomik yapının 90’lı ve 2000’li yıllarda kadınların akademik ve profesyonel yaşama daha çok dahil olması sonucu geçirdiği değişimdir. Bu döneme kadar erkek ve kadınların sosyal yaşamda üstlendiği görevler daha net şekilde ayrılabilirken, 90’larda başlayan bu süreç sonrası kadınlar da iş dünyasına katılmış ve bu dönem öncesinde kadınlar aile işlerinde görece daha çok yükümlülüğe sahip olduğu için, ailede kadın bireyin yükünü azaltmak adına görev bölümü ihtiyacı doğmuştur. Bunun sonucunda ise çift kariyerli eşler adında bir kavram ortaya çıkmıştır.

“Çift kariyerli eşler”

Günümüzde ise iş-aile yaşamı dengesi kavramı bireylerin aileden bağımsız bir şekilde de sosyal ihtiyaçlarını giderme arzularından dolayı , iş-yaşam dengesi kavramına dönüşmüştür. Dolayısıyla iş-yaşam dengesinin tanımında da değişikliğe gidilme gereksinimi duyulmuştur. Artık eskisine göre aileden daha bağımsız hale gelen iş-yaşam dengesinin bana göre en doğru tanımını Tammy Allen yapmıştır. Allen’a göre iş-yaşam dengesi, kişinin nerede, ne zaman ve ne şekilde çalıştığıyla ilgili kontrol sahibi olması olduğunu belirtmektedir (Tammy D. Allen, 2001 :415). Allen bu tanımlamayla diğerlerinin aksine iş-yaşam dengesini sorumluluklardan bağımsız bir kavram olarak nitelemiş, kişinin kendisine ayırdığı vakti belirleme yani aslında esnek çalışmaya gönderme yapmıştır. Yazının ilerleyen kısımlarında esnek çalışma yöntemlerinin iş-yaşam dengesinin sağlanmasında ne derecede önemli olduğunu da ayrıca inceleyeceğiz.

İş-yaşam dengesi ayrıca insan kaynakları yönetiminde de önemlidir. İş-yaşam dengesine ilişkin yapılan çalışmaların, örgütlerin çalışanlarının taleplerinde ortaya çıkan değişimleri fark etmelerine ve esnek çalışma stratejileri oluşturmalarına olanak sağladığı bir gerçektir (Küçükusta, 2007). İş-yaşam dengesi sağlandığında, kişiler işlerinden memnun ve işlerinde başarılı; aynı zamanda da özel yaşamlarında mutlu olmaktadırlar. Bu bağlamda, bu dengenin sağlanabilmesinde çalışma saatlerinin önemi ortaya çıkmaktadır (Khairunneezam Mohd Noor, 2011, s.11).

İŞ-YAŞAM DENGESİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ

İş yaşam dengesi küresel rekabetin ve işgücünün zaman içerisinde gelişimi sonucu ortaya çıkmış yeni bir kavramdır. İş yaşam dengesi için yapılan programların başlangıcı 1930’lara dayanmakla beraber ilk kez 1986 yılında ortaya çıkmış yeni bir kavramdır. 2. Dünya Savaşı’ndan önce, W.K.Kellog adında bir şirket ilk kez, üç adet sekiz saatlik vardiya sistemi yerine dört adet altı saatlik vardiya sistemini geliştirerek çalışanın moralinin ve etkinliğinin artmasını sağlamıştır. Önceki yıllarda iş aile dengesi olarak kullanılan bu kavram günümüzde iş yaşam dengesi olarak kullanılmaya başlamıştır (Lockwood, 2003: 2).

Tabloda yer alan iş yaşam dengesine ait değişimler iş yaşam dengesi kavramının sanayi devrimi ile başladığına dikkat çekmektedir. Sanayi devriminden önce üretim aileler tarafından kendi tüketimleri için yapılırken sanayi devrimiyle başlayan süreçte, işyerleri, ev ve aileden uzaklaşmış ve üretim bunların dışındaki örgütlerde gerçekleştirilmeye başlamıştır. Önceleri bireylerin iş ve aile konumlarında farklılık yokken, iş ve aile aktiviteleri endüstri devriminden sonra farklı yerlerde, farklı zamanlarda, farklı insan gruplarıyla ve farklı davranış kurallarıyla gerçekleştirilir olmuştur. İş ve aile, endüstrileşmeyle birlikte zaman ve mekan olarak birbirinden farklılaşmış olsa da, aralarında sıkı yapısal ilişkiler ve güçlü bir etkileşim olan iki önemli sosyal alt sistem olarak varlıklarını devam ettirdikleri görülmüştür. Son yıllarda sanayi sonrasına geçiş sürecinde ekonomik, sosyal ve kültürel alanda yaşanan koklu değişimler çalışma yaşamı acısından da, yeni oluşumları ve yaklaşımları beraberinde getirmiştir (Kapız, 2002: 139). Bu yeni oluşumlardan birisi de kadınların iş yaşamına girmesidir. İş yaşamına giren kadınların evdeki rollerinden dolayı erkeklere göre iş yaşam dengesini kurmakta daha fazla zorlandıkları görülmektedir (Clutterbuck, 2003). Bu nedenle, iş ve aile yaşam alanları etkileşiminin boyutlarının değiştiği ve iş ile aile yaşamı dengesini sağlayabilmenin öneminin giderek arttığı görülmektedir (Kapız, 2002: 139).

İş aile dengesini sağlayabilmenin öneminin giderek artması nedeniyle örgütler iş yaşam denge programlarını uygulamaya koymuş ve iş yaşam denge programlarını uygulayan örgütlerin insan kaynağı pazarını ellerinde tuttukları ve insan kaynağı acısından rekabet avantajı kazandıkları tespit edilmiştir (Clutterbuck, 2003). 1950’lerle bu yüzyılın başları arasında gerek işveren, gerekse çalışan acısından getirdiği faydalar nedeniyle iş yaşam dengesi araştırmalarında büyük artışlar yaşanmış ve iş yaşam denge programları örgütsel seviyede uygulanmaya başlanmıştır. İş yaşam dengesinin getirdiği faydalar sadece sosyal ve psikolojik boyutla sınırlı kalmamış, aynı zamanda ekonomik anlamda da yarar sağlamıştır. İş yaşam dengesi, örgütün imajını artırmakta ve çalışanların kalitesini geliştirmektedir. Ayrıca iş yaşam dengesini etkin bir şekilde uygulayan örgütlerin daha yüksek pazar payına sahip oldukları ve daha iyi finansal performans gösterdikleri de tespit edilmiştir (Naithani, 2010: 151).

ÖRGÜTSEL BAĞLILIK

İş-yaşam dengesi kavramını ve etkilerini açıklarken, örgütsel bağlılık kavramını iyi bilmemizde fayda olacaktır. Örgütsel Bağlılık pek çok farklı tanıma sahip olsa da, genel anlamıyla örgütsel bağlılık kavramıyla; bireyin örgütüyle, örgütün amaçlarıyla özdeşleşmesi ve örgütteki üyeliğini devam ettirme arzusu ifade edilmektedir. (Candan, İnce,2016:231)

Örgütsel bağlılık kavramının hangi boyutlardan oluştuğu konusunda değişik görüşler öne sürülmüştür (Güleryüz, Aydın, age,2). Örneğin Hoş ve Oksay (Hoş, Oksay, age, 3), kavramı “işe ve çalışma alanına ilişkin olumlu tutumlara da sahip olmak” olarak tanımlayarak örgütsel bağlılığın üç kategoride gerçekleştiğini savunmuşlardır. Buna göre (1) çalışanların örgütün kuruluş amacına ve var olan değerlerine bağlılık; (2) çalışanların örgütleri için istekli ve anlamı çaba sarf etmeleri ve; (3) örgütten ayrılma isteği duymamaları, örgütsel bağlılık için gerekli olgulardır. Bu noktadan hareketle “güven, adalet, iş doyumu, etkililik, motivasyon, örgütsel özdeşleşme, yönetime katılım, psikolojik sözleşme, iletişime açıklık, lider davranışı, örgütsel destek algısı, yönetici saygısı, sosyalleşme” çalışanlarda oluşan örgütsel bağlılık duygusunu en çok etkileyen faktörler olarak nitelendirilmiştir. (Demirtaş, Şama, 2016:290)

İŞ YAŞAM DENGESİ, ÖRGÜTSEL BAĞLILIK VE ÇALIŞAN MEMNUNİYETİ

Bu bölümde iş yaşam dengesi, örgütsel bağlılık ve çalışan memnuniyeti kavramlarının birbirlerine ne derecede bağlı olduğunu, ne tür yollardan birbirleriyle etkileşim halinde olduklarını inceleyeceğiz.

Neyse ki, bu etkileşimi açıklamak için 2014 yılında, Oya Korkmaz ve Evrim Erdoğan tarafından, Türkiye Taş Kömürü Kurumunda yapılan araştırma bizim için oldukça aydınlatıcı olacaktır. Kendilerinin, iş yaşam dengesinin, çalışanın performansını ne derecede etkilediğini ölçümlediği bu çalışmada, oldukça kurumsal bir örgüt oluşu, bölgede önemli miktarda işgücünü çalıştırması ve üretimden hizmete kadar birçok alanda faaliyet göstermesi TTK’nin seçilmesine neden olmuştur.

Bu çalışmanın amacı doğrultusunda, daha önce yapılan çalışmaların sonuçlarına dayandırılarak çalışanların iş-yaşam dengesinin, örgütsel bağlılık ve çalışan memnuniyeti üzerindeki etkileriyle ilgili hipotezler geliştirilmiştir. Geliştirilen hipotezleri üç grupta toplamak mümkündür:

H1: İş-yaşam dengesinin örgütsel bağlılık üzerinde pozitif ve anlamlı bir etkisi vardır.

H2: Örgütsel bağlılığın çalışan memnuniyeti üzerinde pozitif ve anlamlı bir etkisi vardır.

H3: İş-yaşam dengesinin çalışan memnuniyeti üzerinde pozitif ve anlamlı bir etkisi vardır.

Araştırma bulguları ise şu şekildedir. Yapılan korelasyon analizi sonuçlarına göre; örgütsel bağlılık, çalışan memnuniyeti, iş yaşam dengesi ve iş dengesi arasındaki ilişkilerin anlamlı ancak düşük düzeyde, aile dengesi ile çalışan memnuniyeti arasındaki ilişkinin ise çok düşük düzeyde ve anlamsız olduğu belirlenmiştir. Araştırma modeline göre iş yaşam dengesinin örgütsel bağlılığı, örgütsel bağlılığın ise çalışanların memnuniyetini anlamlı olarak etkilediği ancak iş yaşam dengesinin çalışan memnuniyetine anlamlı bir etkisinin olmadığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak; iş yaşam dengesinin örgütsel bağlılık üzerinde anlamlı ve pozitif etkisinin olduğunu ifade eden H1 hipotezi ile örgütsel bağlılığın çalışan memnuniyeti üzerinde pozitif ve anlamlı etkisinin olduğunu ifade eden H2 hipotezi kabul edilmiştir. Buna karşın iş yaşam dengesinin çalışan memnuniyeti üzerinde pozitif ve anlamlı etkisi olduğunu ifade eden H3 hipotezi ise reddedilmiştir. Elde edilen bu bulgular benzer çalışmalarla desteklenmiştir. (Korkmaz, Erdoğan, 2014, s. 553)

AVRUPA’DA İŞ YAŞAM DENGESİ

Rosemary Crompton ve Clare Lyonette’in 2006 yılında, Avrupa çapında yaptıkları karşılaştırmalı iş yaşam dengesi çalışması bizim için bu başlık adına aydınlatıcı olacaktır. Pek çok faktörü gözeterek yaptıkları çalışmalar sonucu Finlandiya ve Norveç’in diğer Avrupa ülkelerinden büyük oranda ayrıldıkları ortaya çıkmıştır. Gerek hükumet politikalarıyla gerek özel sektör uygulamalarıyla iş yaşam dengesini toplumsal bir olgu olarak görmüşler ve diğer tüm ülkelerin aksine sadece çift kariyerli eşleri desteklemekle kalmayıp, aynı zamanda erkekleri aile hayatında daha çok sorumluluk almaları adına cesaretlendirici politikalar izlemişlerdir.

Fransa’da yapılan araştırmalar sonucu ise, Fransa her ne kadar liberal cinsiyet rolleri hoş görülen bir ülke olsa da, esasında geleneksel bir aile içi yapısı olduğu ve bunun özellikle kadınların hayatında iş yaşam dengesi çatışmalarına yol açtığı görülmüştür. Genel olarak Fransa’da hükumetlerin anne destek politikaları oldukça gelişmiş olsa da insanların yeterli çalışma memnuniyeti elde etmesi için yeterli olamamıştır.

Yapılan çalışmaya göre bu ülkeler arasında kadına en çok aile içi sorumluluk yüklenen Portekiz olmuştur. Öte yandan şaşırtıcı bir şekilde Fransa’nın aksine bu herhangi bir denge çatışmasına neden olmamıştır. Bunun sebebi olarak Portekiz’de aile kavramına verilen değerin diğer tüm ülkelerden fazla oluşu ve zaten onlar için en önemli şeyin aile alanı oluşu gösterilmiştir. (Crompton, Lyonette, 2006, City University)

İŞ YAŞAM DENGESİNİN ORGANİZASYONEL BAŞARIYA ETKİLERİ VE SONUÇ

Günümüzde iletişim araçlarının bu denli hayatımızın içine girmiş oluşu, insanların aldıkları hizmet veya ürün hakkında, fikir paylaşmasını ve toplumda belirli bir algı oluşturmasını çok daha kolay hale getirmiştir. Bu kolaylık firmaları müşteri görüşlerini çok daha fazla önemsemeye yönlendirmiş, firmaları geri dönüşlere çok daha açık hale getirmiştir.

Öte yandan firmalar dış müşterileri tatmin etmek ve onların memnuniyetini sağlamak için, öncelikle iç müşterilerin mutluluğunu sağlamaları gerektiğini de bilmelidirler. İş dünyası adına bu durumun değerini anlatmak için aşağıdaki gibi oldukça basit bir tablo çizmek mümkündür;

Şekilde de görüldüğü gibi çalışan mutluluğunun sonucu olarak pek çok fayda elde edilmekte ve bunların sayesinde firmalar çok daha büyük kazançlara sahip olmaktadır. Çalışan memnuniyetinin sağlanması için gereken en temel koşulun da iş yaşam dengesi olduğunu yazının başında belirtmiştik. İş yaşam dengesini sağlamanın en kolay yolunun çalışana esnek çalışma fırsatları sunmak olduğu bariz bir gerçek. Ancak burada sağlanan esnek çalışma fırsatının da çalışanların bir araya gelmesini engelleyecek şekilde olmaması çok önemlidir. Çünkü nasıl iş yaşam dengesi çalışanın örgüte bağlılığını olumlu yönde etkiliyorsa, aynı şekilde bireyin yaptığı başarılı grup çalışmaları da örgüte bağlılığı artıracaktır.

Öte yandan çalışanlarının aile yaşamı da firmaların gözünden kaçmamalıdır. Her ne kadar ilk söylendiğinde kulağa profesyonellik dışı bir davranışmış gibi gelse de, burada söylenmek istenen sadece çalışanı iş hayatında değil, aile hayatında da desteklemenin çok önemli oluşudur. Özellikle Türkiye’de kadın çalışanların çalıştıkları şirket tarafından gördükleri destek hem çalışan memnuniyeti hem de organizasyonel başarı adına çok önemli bir noktadadır.

Son olarak özetleyecek olursak; Bireyler için yaşam; kişisel, çalışma ve aile yaşantısı anlamında bir bütünlüğü ifade etmektedir. Bu nedenle bir denge kurulması bireyin nitelikli bir yaşam sürmesini, ailesi ve sosyal çevresiyle olumlu bir etkileşimde bulunmasını, işverenin beklentilerinin karşılanmasını sağlayacaktır. Şüphesiz bu etkiler toplumsal düzeyde de olumlu bir takım gelişmeleri tetikleyeceği gibi ülke olarak uluslararası arenada rekabetçiliğin inşasına da zemin hazırlayabilecektir. Bu nedenle iş yaşam dengesinin sağlanmasında tüm taraflara bir takım görevler düşmektedir.

KAYNAKÇA

Allen, N.J. ve Meyer, J.P. (1990) “The Measurement and Antecedents of Affective,

Continuance and Normative Commitment to The Organization” Journal of Occupationa Psychology, 63: 1–18.

Meyer, J. P. ve Allen, N. J. (1991) “A Three-Component Conceptualization of Organizational Commitment” Human Resource Management Review, 1: 61–89.

Danny Miller, Jangwoo Lee, “The people make the process: commitment to employees, decisionmaking and performance”, Journal of Management, c. 27, s. 2 (2001): 165.

Güleryüz, Evrim, Aydın, Orhan. “Örgütsel Özdeşim ve Örgütsel Bağlılık Birbirinden Farklı Yapılar Mıdır? Bir Faktör Analizi Çalışması”. Türk Psikoloji Yazıları. c. 18. s. 36 (2015): 1–12.

Hoş, Canan, Oksay, Aygen. “Hemşirelerde Örgütsel Bağlılık İle İş Tatmini İlişkisi”.

Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi. c. 20. s. 4 (2015): 1–24.

Erkan Demirtaş, Erdoğan Şama, “Okullarda Dönüşümcü Liderlik ve Örgütsel Bağlılık İlişkisi”, Iğdır Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, s. 10 (2016): 290.

Kapız, Serap Özen. “İş-Aile Yaşamı Dengesi ve Dengeye Yönelik Yeni Bir Yaklaşım: Sınır Teorisi”, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. c. 4. s. 3 (2002): 139–153.

Sue Campbell Clark, “Work cultures and work-family balance”, Journal of Vocational Behavior, c. 58 (2001): 349.

S., Moiser, K.L., “Work in the family and employing organization”. American Psychologist. Vol. 45 (1990): 240–251.

İ. Efe Efeoğlu, Hüseyin Özgen, “İş-Aile Yaşam Çatışmasının İş Stresi, İş Doyumu Ve Örgütsel Bağlılık Üzerindeki Etkileri: İlaç Sektöründe Bir Araştırma”, Ç.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, c. 16, s. 2 (2007): 239

S.E. Hobfoll, The ecology of stress (New York: Hemisphere, 1988), 12.

Hakan Candan, Mehmet İnce, “Siber Kaytarma ve Örgütsel Bağlilik Arasindaki İlişkinin İncelenmesine Yönelik Emniyet Çalişanlari Üzerine Bir Araştirma”, Niğde Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, c. 9, s. 1 (2016): 231

Morf, M. The Work/Life Dichotomy: Prospects for Reintegrating People and Jobs. Westport: Quorum books, 1989

Kahn, Robert L. ve diğ., Organizational Stress: Studies in Role Conflict and Role Ambiguity, (New York: Wiley, 1964), 46.

M.R. Frone, M. Russell, M.L. Cooper, “Relation of Work-Life Conflict to Health Outcomes: A Four-Year Longitudinal Study Of Employed Parents”, Journal of Occupational and Organizational Psychology, c. 70 (1997): 326.

Naithani, P. (2010) “Overview of Work-Life Balance Discourse and Its Relevance in Current Economic Scenario” Asian Social Science, 6(6):148–155.

Clutterbuck, D. (2003) Managing Work-Life Balance A Guide for HR in Achieving Organisational and Individual Change, London, CIPD Publishing.

Kapız, S.Ö. (2002) “İş-Aile Yaşamı Dengesi ve Dengeye Yönelik Yeni Bir Yaklaşım: Sınır Teorisi” Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 4(3):139–153.

Lockwood, R.N. (2003) Work/Life Balance Challenges and Solutions, USA, Society For Human Resource Management.

Barnett, Rosalind C. “A New Work-Life Model for the Twenty First Century”. Academy of Political and Social Science. Vol. 562 (1999): 143–158.

Smith, Jennifer, Gardner, Dianne. “Factors Affecting Employee Use of Work-LifeBalance Initiatives”. New Zeland Journal of Psychology. Vol. 36. №1 (2007): 3–12.

Tammy D. Allen, “Family-Supportive Work Environments: The Role of Organizational Perceptions”, Journal of Vocational Behavior, c. 58 (2001): 415.

Küçükusta, Deniz. “Konaklama İşletmelerinde İş-Yaşam Dengesinin Çalışma Yaşamı Kalitesi Üzerindeki Etkisi” (Doktora Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi, İzmir, 2007), 12

Khairunneezam Mohd Noor, “Work-Life Balance and Intention to Leave Among Academics in Malaysian Public Higher Education Institutions”, International Journal of Business and Social Science, c. 2, s. 11 (2011): 242

FAYDALANILAN MAKALELER

Oya Korkmaz, Evrim Erdoğan, “İş Yaşam Dengesinin Örgütsel Bağlılık ve Çalışan Memnuniyetine Etkisi”, Ege Akademik Bakış, c. 14, s. 4, 2014: 541–557.

Burcu Şefika Doğrul, Seda Tekeli, “İş-Yaşam Dengesinin Sağlanmasında Esnek Çalışma”, Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi, c. 2, s. 2, 2010.

Rosemary Crompton, Clare Lyonette, “Wok-Life ‘Balance’ in Europe”, Acta Sociologica, Sage Publications, c. 49, s.4, 2006.

Kapız, Serap Özen. “İş-Aile Yaşamı Dengesi ve Dengeye Yönelik Yeni Bir Yaklaşım: Sınır Teorisi”, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. c. 4. s. 3 (2002): 139–153.

T. Alexandra Beauregard, Lesley C. Henry, “Making The Link Between Work-Life Balance Practices and Organizational Performance, The London School of Economics and Political Sciences.

FAYDALANILAN TEZLER

Sinem Ünal Çınar, “İş-Yaşam Dengesinin Örgütsel Bağlılık Üzerindeki Etkisi: Konaklama İşletmelerinde Bir Araştırma, Yıldız Teknik Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İşletme Ana Bilim Dalı, 2019.

Mert Özen, Tablet Düşünce’de konuk yazardır. burakmertozen@gmail.com adresinden ulaşılabilir.

1980 Sonrası Türkiye İktisadi Tarihi – 1. Bölüm

Barış Kaan Basdil

Giriş

İçinde bulunduğumuz dönemin ekonomik açıdan sağlıklı bir dönem olmadığı aşikâr. Birkaç günde bir yabancı paralar ve altın rekor kırıyor. 2005 – 2016 arası ortalama yüzde beş etrafında seyreden enflasyon, 2016 ortasından itibaren yüzde on yüzde yirmi bandına (hatta üstüne) yükseldi. Büyüme hızımız 2011’den beri dalgalanarak düşüyor. Siyasi sebeplerle düşen faiz her ne kadar ekonomiyi hızlandırmayı amaçlasa da, yatırımları enflasyona karşı korumadığı için, paranın yatırıma dönmesini engelliyor. 2011 – 2017 arası ithalat ortalamalarının altında bir ithalat seviyemiz var. İhracat seviyemiz artmaya devam etse de, bunlar yüksek teknolojili mallar olmadıkları için düşük katma değer bırakıyor. Bu sorunların hiçbiri Türkiye için yeni değil: Daha yüksek seviyelerde enflasyon da gördük, düşen büyüme hızları da. Sizlere Türkiye iktisat tarihinin son sayfası olarak nitelendirdiğim 1980 sonrası dönemi anlatmak, yaşadığımız tecrübeleri incelemek ve bugün ile karşılaştırmalar yapmak istiyorum. Bunun ciddi bir zaman çizgisini ve içeriği kapladığını bildiğim için, bu yazıyı gereksiz uzatmamak ve dağıtmamak adına, bu konuyu birkaç bölümde anlatmak istiyorum. Bu ilk bölümde dönem hakkında daha az inceleme yapıp, yaşanan olayları anlatmak istiyorum. Böylece ilk yazı dizim de başlamış oluyor.

Turgut “Özel”

1980 yılı Türkiye siyasi ve ekonomik tarihi için çok önemli bir yıl. 1977’den beri devam eden iktisadi bunalım sonucunda (ki yazımın kapsamı içerisinde olmadığı için değinmeyeceğim) 1980’de Süleyman Demirel’in isteği üzerine, Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal, 24 Ocak Kararları olarak anılacak bir paket açıklandı. Bu paket ile Türk parasının değeri azaltılacak (ki buna devalüasyon diyoruz), Ecevit döneminde başlatılan tarımda toplu alımlar azaltılacak, çoğu alanda sübvansiyonlar kaldırılacak, dış ticaret serbestleştirilecekti. İlk bakışta açıkça bir IMF paketi gibi görünen bu program, günümüze kadarki sürede her iktisadi sorunun çözümü olan bir maymuncuk gibi kullanılmıştır. Devalüasyon ve toplu alımların azaltılmasının çiftçi/proleter sınıfa olumsuz etkisinin sermayedar sınıfa etkisinden az olduğunu düşünüyorum, tersine dış ticaretin serbestleşmesinin de sermayedar sınıfa çiftçi/proleter sınıftan daha fazla faydası olduğunu düşünüyorum. Nitekim insanlar da böyle düşünmüş olacak ki 24 Ocak kararlarının uygulanması, aynı yılın eylülünde yapılacak bir darbe ile sağlanabildi. Darbe hükümeti 1983’e kadar iktidardaydı, sonrasındaki seçimlerde ise seçmen, darbe hükümeti döneminde ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı yapmış ve 24 Ocak Kararları’nın müsebbibi Turgut Özal’ı iktidara getirdi. Özal döneminde de iktisadi serbestleşme ve ekonominin dışa açılması devam etti.

Özal döneminin “serbestleşme aracılığıyla sakinleşme” politikası ile enflasyon üç basamaklı değerlerden yüzde otuza çekildi, cari işlemler açığı yüzde beşe indirildi ve 1983 – 1987 döneminde yüzde altı büyüme ortalaması sağlandı. Bu büyüme dönemi kamu borçlarının artması ile sonuçlandı. Bu borçların yurtiçi hasılanın yüzde onuna dayanması ile, özel yatırımları koruyarak kamu borçlarını kapatmak için 1989 yılında sermaye hareketleri serbestleştirildi. Pazar ortamında yatırım çekmeye çalışan hükümet faiz arttırdı (o zaman TCMB bağımsız değildi) ve kamu borçlanmasının “fiyatı artmış oldu”.

Bu bölümde ekonomimizin bu dönemde nasıl dış kaynaklara açıldığını görüyoruz. Yurt içindeki yatırımlara dokunmadan kamu açıklarını kapatmaya çalışan hükümet, bu yöntem ile Türk ekonomisini sermaye kaçışlarına daha hassas hale getirmiştir.

1990’lar: Küresel Krizler Dönemi

Bu dönemi anlatmadan önce, Selim Somçağ’ın Türkiye’nin Ekonomik Krizi isimli kitabında bahsettiği bir fenomenden bahsetmek istiyorum. Somçağ’a göre yabancı yatırımcılar sadece bir ülkeye yatırım yapmazlar, ülke gruplarına yatırım yaparlar. Böylece bir ekonomide kriz çıktığı zaman, yatırımcı diğer gruptaki varlıklarını satarak kriz çıkan ülkedeki zararını karşılamaya çalışabilir. Bu da aslında sermaye kaçışı dediğimiz şeydir: Yatırımcı parasını alır ve ülkeden gider. Yatırımcının riskini azaltan bu yöntem, krizlerin ülkeler arasında atlamasına sebep olabilir. Bu paragraftan sonraki paragrafı da, krizlerin bu bulaşıcılığını aklınızda tutarak okumanızı tavsiye ederim.

1990’a gelindiğinde faiz – enflasyon makası yüzde otuza kadar çıktı. Bankalar bankacılık hizmeti yerine, devlet tahvili alıp, mevduat faizlerinin düşüklüğünden faydalanarak kar etmeye başladı. Bu tahvillerin karlılığı, denetim altına alınmamış olan bankaların, sermaye hareketlerinin serbestleşmesinden kaynaklanan döviz akışının yarattığı riskleri hazine tahvilleri ile kapatmaya çalışmasına sebep oldu. Bu dönemde faiz ödemeleri yurtiçi hasılanın yüzde yetmişine kadar çıktı (1980lerde bu değer yüzde yirmi civarıydı). Bu dönemde özellikle Latin Amerika ülkelerine akan sıcak para, ülkedeki yatırım eksikliğini telafi etti. 1994 yılında Türkiye’de, 1995 yılında ise Meksika’da arka arkaya krizler yaşandı ve bu yıllarda sermaye gelişmekte olan ülkelerden hızla çıktı. 1997 yılına kadar gelişmekte olan piyasalara sermaye akımı arttı, büyüme ortalaması Türkiye için yüzde yediye yükseldi. Bu dönemde kur sıçramaları Merkez Bankası tarafından kontrol edildi. Büyümeyle birlikte ihracatın da artması, cari işlemler açığının sürdürülebilir bir seviyede kalmasını sağladı. 1997 yılındaki Doğu Asya krizi ile bu döngü geriye döndü: Büyüme azaldı ve cari işlemlerde fazla vermeye başladık. 1998 yılında Arjantin’de dört yıl sürecek bir kriz başladı. Bu krizin üzerine Rusya moratoryum ilan etti ve 1999 yılının Temmuz ayındaki deprem ile Türkiye ekonomisi sarsıldı. Sekiz bankaya TMSF tarafından el kondu.

Burada “iş döngüsü” olarak isimlendirdiğimiz bir kavramı görüyoruz. İş döngüleri ile ekonominin döngüsel olarak büyümesi ve küçülmesinden bahsediyoruz. Bu durum kapitalist ekonomiler için olağandır. Yine kapitalist ve küreselleşmiş ekonomilerin birbirlerine ne kadar duyarlı olduklarını görüyoruz: 1980’lerde dış sermaye etkisine açılan Türk ekonomisi, 1990’ların küresel krizler silsilesinde doğal olarak ciddi bir sermaye kaçışına maruz kaldı.

Kriz, IMF, Tekrarla.

1980’lerin başındaki Türkiye gibi, yine yüksek enflasyon ve yüksek kamu borçları başat bir problem haline gelmişti. Bu sefer serbestleştirilecek sermaye hareketleri de yoktu. Nitekim 1999 yılının Aralık ayında IMF ile bir stand-by antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile enflasyonun (yüzde yetmişten) ve faizin düşürülmesi, devlet borçlarının yapılandırılması ve ülkeye bu antlaşma kapsamında kredi verilmesi planlanıyordu. Temmuz 2001’e kadar kurlar Merkez Bankası tarafından belirlenecekti. Kamu borçlarının ödenmesi için Türk Telekom başta olmak üzere kamu iktisadi teşebbüsleri satıldı, bankacılık düzenlemeleri sıkılaştırıldı. Bu dönemde sermaye girişi arttı fakat enflasyondaki düşüş faizdeki düşüşten yavaş kalınca, faiz – enflasyon makasından kar eden bankalar, şimdi aynı makastan zarar etmeye başladı. Nitekim enflasyon hedefi, gerçekleşen enflasyonun on puan altında kaldı. Enflasyonun bu davranışı yabancı enerji fiyatlarındaki artış, mali denge – enflasyon ikilemi (kamu iktisadi teşebbüslerinin kar etmesi için sattıkları ürünlerin fiyatları arttırılmalıdır, fakat bu da enflasyona sebep olur) ve kamu maaşlarının yükselmesi ile açıklanabilir.

Aynı dönemde paradaki değer kazancı, kurun düşmesi ve düşen faizler güçlü bir iç talep yarattı. İthalat yüzde otuz beş oranında arttı, cari işlemler dengesi de, programın hedeflediği değerin üç katına, yüzde beşe çıktı. Bu da dövize olan talebi arttırıp döviz kurunun değerlenmesine yol açtı. 1999 hedeflerinin gerçekleştirilemeyeceği anlaşıldı ve ilk plandan bir yıl sonra, Aralık 2000’de ikinci bir IMF antlaşması ile 10,5 milyar dolar kredi alındı. Hükümet bu kredi karşılığında harcamalarını azaltıp vergileri arttırmayı, anahtar mal ve hizmetlerin serbestleştirilmesini ve özelleştirmelerin genişletilmesini talep ediyordu.

Her ne kadar Ocak 2001’e gelindiğinde döviz rezervleri yenilense de, istenen ekonomik canlanma gerçekleştirilemedi. Risk beklentisinin artması ile tahvillerin vadesi kısaldı ve faizler Şubat ortasında yüzde yetmişe yükseldi. “Anayasa Kitapçığı Krizi” sonrasında faizler geceleyin yüzde beş bine yükseldi ve sabit kurdan vazgeçildi. Bu durum Mayıs ayında 8 milyar dolarlık yeni bir paket ve daha düşük enflasyon ve büyüme hedefleri ile sonlandı. Burada ekonomiye ve siyasi erke azalan güvenin nasıl sermaye kaçışına ve döviz ihtiyacına sebep olduğunu, ayıca faizin artmasına rağmen paranın nasıl değer kaybettiğini, bunun da nasıl güveni zedelediğini görebiliriz. Nitekim Mayıs ayının önlemleri yeterli güven sağlamamış olacak ki 2001’in sonunda 10 milyar dolarlık yeni bir IMF paketinde karar kılınmış.

Sonuç

İktisadi düzlemdeki çoğu inceleme değer yargılarından uzak değildir: İçinde bulunduğumuz neoliberal dönemde iktisadi büyüme, özelleşme, serbestleşme gibi kavramlara değer yargıları sıklıkla yükleniyor. Ben bu durumun faydadan çok zararı olduğunu düşünüyorum. Büyüme tabi ki önemli, fakat büyüme uğruna yaptığımız şeyleri de göz önüne almamız gerekir. Bu yazıda da neoliberal iktisadı övmeye veya yermeye çalışmadım. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinin kapitalist ekonomiler olduğunu yadsımak bir körlük olsa gerek. Bununla birlikte sadece büyümenin kalkınma getirmediğini de görmek gerek: Amerikan İç Savaşının üzerinden yıllar geçmesine rağmen ırkçılık süregeliyor, Fransa’da üniversitelerin hibe sistemleri değişiyor ve üniversiteler şirketlerden hibe dilenmek zorunda bırakılıyor… Önemli olan ne yaptığınız değil onu nasıl yaptığınızdır. Türkiye de ekonomisinin neoliberalleşmesi sürecinde doğru veya yanlış olarak nitelendirilebilecek şeyler yaşadı. Sizlere bu ilk yazıda neler yaşadığımızı anlatmak, sonraki yazımda da bu anlattıklarımın eleştirisini yapıp sonuçlar çıkarmak istiyorum. Bir daha görüşünceye dek, esen kalın.

Barış, Tablet Düşünce’nin baş editörüdür ve kurucularındandır. kaanbasdil@gmail.com adresinden ulaşılabilir.

Kaynaklar:

Korkut Boratav – Making of the Turkish Financial Crisis, World Development Journal, Vol. 31, No. 9, pp. 1549 – 1566, 2003.

Korkut Boratav – Türkiye İktisadi Tarihi: 1908 – 2015, İmge Yayınları.

Selim Somçağ – Türkiye’nin Ekonomik Krizi, 2006 Yayınevi.

Şevket Pamuk – Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi, İş Bankası Yayınları.

Kapak Görseli: Haberler.com

Nasıl Bir Hükümet Sistemi?

Emre Can Özkara

Türkiye’de Meşrutiyet döneminden bu tarafa bitmeyen bir tartışmamız vardır: Hükümet Sistemi. Ülke her krize girdiğinde veya zor olaylar yaşandığında akla hemen anayasayı değiştirmek gelir. Anayasa değişikliğiyle bütün sorunların sihirli değnekle dokunmuş misali düzeleceği zannedilir. Bunun son örneğini de 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle gördük. İnsanımız devlet, hükümet ve parti başkanlığını cumhurbaşkanlığında birleştirerek sorunlarını çözeceğini zannetti ve tarihinin gelmiş geçmiş gördüğü en yanlış kararlardan birine imza attı. 2 senelik tecrübede sorunların hiçbir şekilde çözülmediği ve daha da kötüye gittiği ortada. Ülkenin omurgası kırılmış bir şekilde kararnamelerle el yordamıyla idare edildiği, daralan yasama yetkisinin de büyük ölçüde cumhurbaşkanından gelen talimatlar üzerine kullanıldığı, deneme-yanılma-kandırılma üçgeninde ülkenin her alanda çürümeye başladığını aklıselim her insan görüyor. Kişiye bağlı kabul edilmiş olan bu sistemin, Erdoğan bir gün iktidardan gittiğinde yaşamayacağı da ortada.

Peki Türkiye için ideal hükümet sistemi ne olmalı? İstikrar temelinde güçlü yürütme organını esas alan bir başkanlık sistemi mi? Yoksa siyasi çoğulculuk temelinde güçlü yasama organını esas alan bir parlamenter sistem mi? Aslında Türkiye’nin her ikisine de ihtiyacı var. Şöyle ki, siyasetin tamamen çoğunluk oyu esasına indirgendiği başkanlık sistemi de, ne kadar parti meclise girip temsil edilirse o kadar iyi, aman hükümet güçlü olmasın kaygısındaki parlamenter sistem de ihtiyacımızı karşılamıyor. Bizim hem yönetimde istikrarı hem de siyasi çoğulculuğu birlikte sağlayacak bir anayasal düzene ihtiyacımız var. Bunun da yolu başkanlık ve parlamenter sistemi uyumlulaştırılması olarak ifade edebileceğimiz yarı başkanlık sisteminden geçiyor.

Halk tarafından seçilen güçlü cumhurbaşkanının, meclis çoğunluğunun güvenine dayanan bakanlar kuruluyla birlikte çalışması esasına dayanan bu sistem, aslında parlamenter sistemi güçlendirmek amacıyla Fransa’da 1958’de yeni anayasa hazırlanırken General De Gaulle tarafından icat edilmiş bir modeldir. Bugün kimi partilerin de “güçlendirilmiş parlamenter sistem” diye ifade ettikleri yapıdan da kastettikleri büyük ihtimalle budur. Bu sistemde parlamenter sistemde özellikle koalisyon iktidarları durumunda ortaya çıkabilen hükümet istikrarsızlığını, halk tarafından seçilen güçlü hakem pozisyonundaki cumhurbaşkanı tarafından çözülmesi söz konusudur. Halk tarafından seçilen başkan aynı zamanda bakanlar kuruluna başkanlık eder ve partilerin arasındaki uyuşmazlıkları partisiz bir lider olarak çözmeye çalışır. Hükümetin devamı söz konusu olmazsa meclisi fesih yetkisini kullanarak partileri halka hesap vermek zorunda bırakır veya çoğu zaman bunun tehdidi bile partilerin beraber çalışmaya devam etmek zorunda bırakır böylelikle istikrar sağlanır. Başbakan bu sistemde cumhurbaşkanının bir nevi yardımcısı durumundadır ve bakanlar kurulu ile meclis arasındaki ilişkilerin kurulması ve devamından sorumludur.

Bazı ülkelerde başbakan, cumhurbaşkanından aldığı yetkiyle onun adına bakanlar kuruluna başkanlık edebilmekte ve atamalar yapabilmektedir. Ancak yarı başkanlık sisteminin en büyük handikapı da işte burada ortaya çıkmaktadır. Halk tarafından seçilen başkanla, yine dolaylı da olsa halk tarafından seçilen başbakan farklı siyasi görüşlerde olup anlaşamazlarsa sistem tıkanmaktadır. Çünkü cumhurbaşkanının işlemleri tıpkı parlamenter sistemdeki gibi karşı imza kuralına tabiidir. Yanı başbakan imzalamadığı sürece cumhurbaşkanının işlemleri geçerlilik kazanmaz. Cumhurbaşkanı bakanlar kuruluna başkanlık ettiği için onun imzası olmadan da Başbakanın ve Bakanların çalışması mümkün değildir. Dolayısıyla burada bu handikapı çözebilmek için bazı ülkelerde, örneğin Rusya ve Portekiz’de, Cumhurbaşkanına Başbakanı azil yetkisi verilmiştir. Ancak burada da Cumhurbaşkanının siyasi sorumluluğunu Başbakan’a yıkarak onu azledip sorumluluktan kaçma sorunu ortaya çıkmaktadır. Fransa ‘da bu sorun Cumhurbaşkanı ve Meclis’in görev süresini de beş yıl yaparak kısmen aşılmıştır. Aynı yıl içinde yapılan seçimlerle Cumhurbaşkanına uyumlu bir meclis çoğunluğu başa gelmekte ve dolayısıyla Başbakan da “başkanın adamı” olmaktadır. Ancak burada da Cumhurbaşkanı arkasına hem Hükümet desteği hem Meclis desteğini alarak bir nevi “süper başkan” pozisyonunda olmaktadır.

Kanaatimce Cumhurbaşkanının yetkilerinin olduğu gibi dış politika ve savunma konularıyla sınırlanıp kalan alanın başbakana bırakılması bu sorunu büyük ölçüde ortadan kaldırır. Tabi sadece Cumhurbaşkanı ve Hükümetin yetkilerini belirlemekle iş bitmez. Meclisin de milleti en hakiki biçimde temsil edecek biçimde yapılandırılması tabir-i caizse milletin bir aynası pozisyonunda olması icap eder. Bu da ancak barajsız nispi temsil sistemiyle mümkündür. İstikrar sağlama bahanesiyle halen daha devam ettirilen %10 barajı, temsilde adaletsizlikten başka bir şey getirmemiştir dolayısıyla kaldırılmalıdır. Nispi temsil sisteminde de milletvekillerinin bugün olduğu gibi “genel başkan vekili” değil “milletin vekili” olabilmesi için milletvekili adaylarının ön seçimle belirlenmesinin zorunlu olması gerekir. Ayrıca tercihli oy imkânı da getirilerek seçim bölgesi içinde listedeki adayların sıralamasında da değişiklik yapabilmesi parti içi rekabeti körükleyerek partilerin halktan kopmasını ve yozlaşmasını bir nevi şirketleşmesini önleyecektir. Ayrıca ülkemizde kadın hakları konusu çok büyük bir sorundur. Bunun da temelinde kadınların siyasette yeterince yer almaması yatmaktadır. Bunu aşmak için bir pozitif ayrımcılık örneği olarak partilerin milletvekili adaylarının yarısını kadınlar arasından gösterme kuralı getirilmelidir.

Tabi ki bütün bunları hayata geçirsek bile demokrasinin iyi işleyebilmesi için zaruri olan bir başka husus da hoşgörü ve uzlaşma kültürünün geliştirilmesidir. Türkiye’de siyasetin “sensin, bensin, körsün” kavgası temelindeki siyasi kültürü de değişmelidir. Bunun da yegane yolu eğitimdir. Eğitim müfredatını farklılıkları zenginlik olarak gören, insan haklarına ve çevreye duyarlı nesiller yetiştirmeyi amaçlayacak şekilde yeniden yapılandırmalıyız. Bunları yaptığımızda inanıyorum ki yaşadığımız ekonomik ve sosyal sorunları çözmek için uygun siyasi ortam tesis edilecek ve süreç içinde bu sorunları zor da olsa aşabileceğiz. Yeter ki bunu gerçekleştirmeye çalışalım ve inanalım; kendimize güvenelim; “bizim memleketimizden bir şey olmaz” saçmalığına bel bağlayıp, kolaycılığa kaçmayalım ki gelecek nesillere olan sorumluluğumuzu yerine getirmiş olalım ve toplumsal uzlaşıyı sağlayarak ülkemizin istikbalini kurtaralım.

Emre Can ÖZKARA

16.08.2020

Gebze/KOCAELİ

Kapak görseli: İlim ve Medeniyet

Emre, Tablet Düşünce’nin kurucularındandır. emrecan1923@yahoo.com adresinden ulaşılabilir.

Türkiye Süper Ligi Neden 21 Takımlı Olmamalı

Ahmet Çağrı Ünlü

29 Temmuz 2020 tarihinde Gençlik ve Spor Bakanı ile TFF Başkanı’nın gerçekleştirdiği ortak basın toplantısıyla Türkiye Süper Ligi’nden bu sezon için küme düşmenin kaldırıldığının ve alt ligden gelen takımlar ile Türkiye Süper Ligi’nin 21 takımla oynanmasına karar verildiği duyuruldu. Bu karar bir dizi mantıksızlık ve sürdürülemezlik içermekte, ayrıca gerek toplantının siyasi bir temsilci olan Bakan ile birlikte yapılması gerek kararın peşinden gelen, başta Yeni Malatyaspor Başkanı’nın açıklaması olmak üzere bir dizi açıklama özerk olması gereken TFF’nin özerkliğini ne düzeyde koruduğunu tekrar ortaya koydu.

Yazımızın ana konusu olan Süper Lig’in neden 21 takımla oynanmaması gerektiğine dönecek olursak, incelememiz gereken ilk konu pandemi ve önümüzdeki 3 senenin takvim sıkışıklığıdır. Bu sene yaşanan pandemi nedeniyle tüm futbol liglerinin bitirilmesinde birçok zorluk yaşanmıştı ve araştırmalara göre pandemi hala bitmiş değil. Üstelik 2.dalga ihtimali her gün artmakta. Bu koşullarda bir futbol ligine ekstra maç haftaları eklemek son derece mantıksız olmakla birlikte, tüm koşullar olumlu gitmesi ihtimalinde bile Eylülde başlayacak olan Süper Lig’in EURO 2021 nedeniyle Mayıs sonunda bitmesi gerekmektedir. Üstelik yeteri kadar tatil yapamayan Süper Lig oyuncularının EURO 2021’de performansı da düşecektir. Takvim sıkışıklığının futbolcular açısından sakatlıkları artıracağı da bir diğer gerçektir, çünkü önümüzdeki 3 futbol sezonunun takvimi şu şekildedir: 21 takımlı 2020 -2021 sezonu ve tatil yapılamadan EURO 2021, turnuvanın ardından yine tatil yapılamadan 20 takımlı 2021 – 2022 sezonu, bu sezonun bitiminde 2022 Dünya Kupası dolayısıyla tekrar tatilsiz geçen bir yaz ve ardından başlayan 20 takımlı 2022-2023 sezonu. Yani 2023 yazında ilk kez tatil yapma fırsatına kavuşacak futbolcuların bu yoğunluğu kaldırması mümkün değildir.

21 takımlı Süper Lig’in ortaya çıkaracağı diğer bir sorun da kalite sıkıntısı ve hedefsiz takımlar olacaktır. Ligin 18 takımlı haliyle bile Avrupa’nın 5 büyük liginden kalite açısından geride olduğu açıkken ve belki de 16 takımlı olup olmaması gerektiğini tartışmamız gerekirken 21 takım kararı bu sorunu daha da büyütecektir. 2019-2020 sezonunun puan tablosunu incelersek ilk 7 sıradaki takımın Avrupa Kupaları yarışında olduğunu görürüz. Yine aynı şekilde son 7 sıradaki takımın da kümede kalma yarışında olduğunu yani 18 takımlı halinde bile Türkiye Süper Ligi’nde 4 hedefsiz takımsız vardır, 21 takımlı ligde bu sayının artması da son derece doğal bir sonuç olacaktır. Bu 2 sorunun birleşimiyle ortaya çıkacak olan daha kalitesiz takımlar dolayısıyla daha kalitesiz maçlar ve futboldur.

21 takımlı Süper Lig’in ekonomi konusunda da günümüzde kulüplerin yaşadığı ekonomik sorun sarmalının boyutunu arttırmaktan başka bir etkisi olmayacaktır. Yüzeysel bir bakış açısıyla daha fazla maç daha fazla gelir mantığı kurulamaz çünkü kulüplerin en büyük geliri olan yayın geliri konusunda yayıncı kuruluşla sıkıntılar yaşanmaktayken üstüne yayıncı kuruluşa ek maliyetler yüklemek anlaşmazlığın boyutunu arttıracaktır. Yayıncı kuruluş indirim talebinde bulunmuşken anlaşma mevcut seviyede bile tutulsa gelirin dağıtımında artık daha fazla takım olacak.

Son olarak da TFF Başkanı’nın yaptığı ve birbirini doğrular nitelikte olmayan açıklamalar da içinde bulduğumuz durumu özetler nitelikte. 28 Mayıs 2019 tarihli açıklamasında Erzurumspor’un küme düşmenin kaldırılması ve 20 takımlı Süper Lig teklifiyle alakalı olarak şunları söylemektedir: ‘Erzurumspor’dan ligin gelecek yıl 20 takımlı olması konusunda talep geldi ama bu çok zor. Bizim böyle bir düşüncemiz yok. Sezon başında açıklanmadan sezon sonunda böyle bir karar alırsanız bunu dünyaya anlatamazsınız.’

Kapak Görseli: Haberler.com

Çağrı, Tablet Düşünce’de kurucu ve editördür. ahmetcagriunlu@icloud.com adresinden ulaşılabilir.

Zweig ve Ruhun Ölümü

Yunus Can Doğru

Zweig’ın neredeyse tüm eserlerinde ölüm ve sürgün olgusunu görmekteyiz. Özellikle Hitler Almanyası ve kitaplarının yakılmasından sonra. Ölüm hayatın en değişmez bileşenidir. Birçok durumda kendini size bir kurtarıcı olarak gösterebilir. Öyleyse Zweig da bunu kendine has uslübu ve yorumuyla anlatacaktır. Sabırsız Yürek, Bir Çöküşün Öyküsü ve bir çok eserindeki intihar düz bir ölümle de değildir, her biri kendi dünyasında görkemli birer intihardır. Hepsinin nedenleri farklıdır. Madam Prie artık gücü tekrar elde edemeyeceğini anlayınca son bir zafer kazanmak ve ölümsüz olmak için kendini öldürmüştür, Edith ise kırılmış ve sadece artık bitsin istemiştir. Yine aynı eserde Edith’in babası da yalnızlıktan ve kaybetmekten bıkmıştır. Acı dayanılmazdır.

Zweig günümüzde bile acizlik olarak görülen bir konuya açıklık getirmiştir. Kişinin en doğal hakkı, kendi hayatını sonlandırma hakkıdır. Tercih edilmiş bir ölüm, aniden gelen ölümden nasıl daha aşağı bir şey olabilir ki? Artık hayatına devam etmek istemeyen kişinin kendi iradesi ile hayatını sonlandırmasından daha doğal ne vardır? Cinayetin bile böylesine kabul gördüğü insanoğlunun tabiatı, bunu neden anlamaz veya anlamamakta ısrarcıdır. İnsan kendi kararlarını veren bir canlı olarak artık karar vermeme kararını da verebilme özgürlüğüne sahip değil midir? Zamanı geldiğinde, istediğinde ölümü eski bir dost gibi selamlayıp bu dünyadan kendi şartlarında ayrılmanın neresi yanlıştır?

Zweig’ın eserlerine bakmak gerekirse, karakterlerin eserde ele alınan olay esnasında genelde evlerinden, memleketlerinden uzak oldukları görünmektedir. Eserlerinde de usta yazarın sürgün devam etmektedir. Satranç’ta bir gemide, Bir çöküşün öyküsü’nde resmen sürgünde, Sabırsız yürek’te bilmediği bir yerde görevde karakterler görmekteyiz. Zweig ölüm karşısında aciz değildir. Eserlerindeki karakterlerde bu durumda olacaktır. Eserlerinde genelde intihar eden karakterler, son bir umut olarak bir şey denemektedirler. Madam Prie, köylü gencin o gece yanında kalmasını ister ancak bu isteği sonuç bulmaz. Karakterler her zaman ölümü son çare olarak görmektedir. Hiç biri ondan korkmaz veya buna karşı çekince göstermez. Zweig eserlerinde ölümü hayatın bir parçası olarak bizlere yansıtır. Eser de hayatı yansıttığından ölüm ile sonuçlanmakta, bitmektedir. Bu intiharlar psikolojik birer cinayet olarak da görülebilir. İntiharın hazırlanma süreci dikkatle hazırlanmış ve kişinin intiharına her zaman elinde olmayan dış etkenler neden olmuştur. Hayatının kendi kararları, istek ve arzuları dışında geliştiğini gören kişi son çare olarak bu, kendi arzusu dışında yaşanan hayata son verme kararı verir. Bu kesinlikle zayıflıktan değildir. Zweig’ın eserlerinde ölüm genelde bir tutum, bir protesto olarak gelişmektedir.

Bir kesimin iddia ettiğinin aksine Zweig’ın umutsuzluk ve karamsarlık içerisinde olduğunu düşünmemekteyim. Büyük umutların kırıkları da büyük olur fakat Zweig ve eserlerindeki birçok karakter karamsarlık ve umutsuzluk yüzünden değil, artık umut etmemek istedikleri için hayatlarını sonlandırmaktadır. Umut etmek beklenti yaratır ve beklentinin karşılanması için yaşama devam etmek gerekir. Zweig asla umut etmeyi bırakamayacağını bildiği için beklemekten vazgeçmeyi seçer, intihar mektubunda karamsarlıktan fazlaca eser yoktur. Durumun vahametini aktarıp, dostlarına iyi dileklerini iletir. Onun ve intihar eden karakterleri için yorgun tanımını kullanmak daha doğru olacaktır. Yorgun düşmelerinin nedeni ise, umut ettikleri şeyler karşısında devamlı kaybetmeleri, yenilmeleridir.

“Bütün dostlarımı selamlarım! Umarım, uzun gecenin ardından gelecek olan sabahın ışığını görebilirler! Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum.”

Diyen bir adam karamsarlığa yenik düşmüş olabilir mi?

Stefan Zweig ve eşi Charlotte E. Altmann
22 Şubat 1942’de birlikte zehir içerek yaşamlarına son verdiler.

SONUÇ

Bir yazarın hayatında diktanın, baskının etkisi nedir? Savaşın etkisi nedir? Zulmün, sansürün etkisi nedir? Nadiren ruha üflenen, anlanılanı anlatma özelliğine sahip yazarlar, böylesine kan ve vahşet dolu dünyada nasıl yaşayabilirler? Zweig yaşamamayı seçenlerdendir.

Zweig’ın öyküsü bizlere şunu gösteriyor ki. Edebiyat sanat dalları içerinde en etkileyici çiçeklerden biridir. Ve bu çiçek bataklıklarda daha canlı açar. Edebiyatın dayanağı her zaman insan olmuştur. Edebiyat kuramlarını incelediğimizde görüyoruz ki uzun bir süre edebiyat kişinin ve toplumun aynası görevi görmektedir. Bu görevi halen değişmemiştir. Yüz yıl önce yazılan eserin halen geçerliliğini koruyor olmasının nedeni de tam olarak bu misyonun ürünüdür çünkü duygular değişmemiştir. Aşk acısı her zaman ve her millette, her kültürde aşk acısı, ölüm her dilde ölümdür. Hitler Almanyasının ve zulmünün gölgesinde, onların kanla suladığı topraklarda yeşeren bu edebiyat ise dünyaya bambaşka bir bakış açısı getirmiştir. Dönemin birçok sanatçısının zülüm karşısında ortak tavır alması ve dimdik durmaları belki de çöküşlerinin böylesine kesin olmasına ve bir daha yükselmelerine asla müsaade edilmemelerini sağlamıştır.

Zweig’ın intihar ettiği dönemde Hitlerin kazandığını da göz önünde bulundurursak, bu intihar bizlere sadece yorulmuş bir adamın naif vedası olarak gelmekte.

Zweig kendi bildiği dilde faşizme karşı mücadele yürütmüştür. Yazarın besininin toplumsal olaylar olduğunu daha önce belirtmiştik. Peki Hitler olmasaydı, Zweig olur muydu? Bu soruya net bir biçimde hayır demek yazarın yeteneklerine hakaret olur ama kesinlikle evet demek de yazarların varoluşsal sorumluluğunu red etmek olacaktır. Elbette Zweig’ı okuyacaktık ama en değerli eserlerini Sürgün döneminde veren Zweig’ı böylesine bilmeyecek ve onu bu kadar sahiplenmeyecektik. Hikâyesinde bize dokunan bir yön belki olmayacaktı. Ölümünün ardından Brezilya hükümeti, ona yaraşır bir devlet töreniyle cenaze merasimi düzenlediler. Başta devlet adamları ve generaller olmak üzere, ülkedeki büyük yazarlar ve sanatçılar ve elbette Brezilya halkı bu devasa törene katıldılar. Resmi bir tebliğ olmamasına rağmen kentteki tüm dükkânlar, sahipleri tarafından kapatıldı. İnsanlığın yetiştirdiği en hümanist ve en büyük yazarlardan Stefan Zweig, görkemli bir törenle Brezilya imparatorunun yanına defnedildi.

Zweig, otobiyografisi olan Dünün Dünyası adlı yapıtını,

“Her gölge, sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır,”

diyerek bitirir. O, hayatı tüm karşıtlıklarıyla gerçekten yaşamış ama ölümü seçmiş biriydi. Böylece ölümsüzlüğe ulaştı. Geride sayfalarından hayat fışkıran yapıtlar bıraktı. Kurduğu umutların intiharını hazırladığı bu adam insanlığın ebedi umut kaynaklarından biri oldu.

Stefan Zweig’ın intihar mektubu. (Almanca)

VEDA

Özgür iradem ve açık bir bilinçle bu yaşamdan ayrılırken, son bir sorumluluk yerine getirilmeyi bekliyor: Bana ve işimi yapmama huzurlu bir ortam sunan harika ülke Brezilya’ya içten teşekkürlerimi sunmak. Her yeni günle bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim, ruhsal anavatanım Avrupa kendi kendini yok ettikten ve ana dilimin dünyası yok olduktan sonra, dünyanın hiçbir yerinde hayatımı bu kadar severek yeniden kuramazdım. Ama altmışıncı yaştan sonra tam anlamıyla yeniden başlamak çok özel bir güç gerektiriyor. Ve benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. Bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmamın iyi olacağına inanıyorum. Ki hayatım boyunca tinsel uğraşım en büyük haz kaynağım ve kişisel özgürlüğüm en yüce değerim oldu. Bütün dostlarımı selamlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızılllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum.”

STEFAN  ZWEİG

Yunus Can Doğru

İletişim için

Twitter: @yunusvonsivas

Mail: yunuscandogru@gmail.com

Yunus, Tablet Düşünce’de konuk yazardır. yunuscandogru@gmail.com adresinden ulaşılabilir.