Blog

KritiK #2: Nereden Gelip Nereye Gidiyoruz?

Günlerden bir gün uyandığımızda, kendimizi Melih Bulu’suz bir dünyada bulduk! Altı ayı geçen direnişimiz, dayanışmamız, emeklerimiz ve acılarımız meyvesini verdi ve üniversitemize kayyum olarak atanan Melih Bulu geldiği gibi gitti. O gün hepimizin içinde buruk bir sevinç vardı: Hepimiz saf kötülüğün tezahürü olan Melih Bulu’dan kurtulduk, ya şimdi? Rektör vekilimiz Melih Bulu’nun fizik şubesi Naci İnci, akademisyenlere rektörlüğe aday olduğuna dair bir mail yollamış, hem de rektörlük hesabını kullanarak. 2 Ağustos tarihinde bitecek rektörlük başvuruları, aslında en başından beri protesto ettiğimiz antidemokratik sistemin bir parçası. Peki Boğaziçi Üniversitesi Rektörü nasıl seçilmeli?

Öncelikle rektörün neden önemli bir pozisyon olduğunu belirtip, rektör seçiminin tartışmaya değer olduğunu kanıtlamaya çalışmak istiyorum. En temelinde rektör, bir üniversiteye polis girip giremeyeceğini tek başına belirleyebilir. Nitekim Gülay Barbarosoğlu döneminde okula giremeyen polis (hatta çevik kuvvet), 2018 yılında “lokum olayları” sonrasında Kuzey Kampüs’e girip arkadaşlarımızı yaka paça gözaltına aldı. Benzer şekilde Melih Bulu döneminde polis, Melih Bulu’nun kampüse giriş izni vermesiyle Güney Meydan’da çevik kuvvetin arkadaşlarımızı tartakladı. LGBTI+ Çalışmaları Kulübü ve CİTÖK’ün kapatılmasına bizatihi Melih Bulu sebep olmuştur. Okulumuz tuvaletlerinde tuvalet kağıdı yokken okulumuzun her tarafına güvenlik kameraları yerleştirilmesi ve kapılarımızdaki güvenlik önlemlerinin arttırılması hep Melih Bulu’nun kararlarıdır. Öyle görünüyor ki akademik sorumluluklar bir yana, rektör bir üniversitenin polisi gibidir ve bu rolü ile özgür düşünceyi parmaklıklar ardına koyabilir.

Peki her rektör ataması kötü müdür? Seçimle gelecek kişi atamayla gelse itiraz edecek miyiz? Evet, her rektör ataması kötüdür ve seçimle gelmeyen her rektöre itiraz edilmelidir. Her ne kadar demokratik seçimler, seçmenler tarafında bir olgunluk gerektirse de ve her üniversite bu olgunluğa erişmemiş olabilse de, her üniversite özerk olmalıdır ve kendi yönetimini kendisi seçmelidir. Bu şekilde her üniversite, kendi tercihleri ve önceliklerine bağlı olarak, kendisini en iyi şekilde temsil eden yöneticiyi seçebilir.

Kurduğum bu son cümlede değinmediğim çok fazla nokta var: Üniversiteden kast edilen insanlar kimlerdir? Herkesin oy hakkı eşit olmalı mıdır? Temsil nedir? Bu sorulara cevap vermeden önce, hayalimdeki rektörlük sistemini tek bir cümlede sunup, sonra bu sunumu tartışmak istiyorum: Rektörlük seçimleri, bir üniversitenin tüm bileşenleri (öğrenciler, araştırmacılar ve tüm personel) tarafından, oyların ağırlıkları farklılaştırılmış bir şekilde yapılmalıdır. Bu cümledeki unsurları teker teker inceleyelim. İlk unsur, üniversitenin tüm bileşenlerinin oy hakkı olmasıdır. Burada yola çıktığım prensip, bir kararın verilmesinde o karardan etkilenecek herkesin söz sahibi olması gereğidir. Öğrencinin ders alacağı hocaları belirleyen, çalışanların maaşlarını kesen bir personel, tüm bu bileşenlerin kontrolünde olmalıdır. Nasıl ki bir ülkede hükümeti tüm vatandaşlar seçer, bir üniversite de tüm bireyler yönetimde söz sahibi olmalıdır.

Bu fikri tartıştığım ilk ortam, İktisat bölümünün hocalar ve öğrencilerle birlikte gerçekleştirdiği toplantıydı. Burada Zoom’un chat kısmı üzerinden arkadaşlarımla yaptığım tartışmada, bir arkadaşım özel güvenlik görevlilerinin de mi oy hakları olması gerektiğini sordu. Bu sorunun haklılığını asla sorgulamıyorum: Kayyumluğun ideolojik polisi haline gelmiş özel güvenlik görevlileri değil oy vermek, okulun kapısından bile alınmamalı! Öğrencilere sopayla, yumrukla, tekmeyle saldıran ve bizim vergilerimizle evine ekmek götüren bu insanlar, hak ettikleri cezanın bir gram eksiğini almamalılar. Demokrasiye hizmet etmeyen hatta demokrasiye karşı çıkan kimse, demokratik süreçlere dahil olmamalı. Bu uygulamalı itiraza rağmen, teorik olarak güvenlik görevlilerinin oy vermesinin faydalı olduğunu düşünüyorum. Öncelikle eğer özel güvenlik görevlilerinin bize saldırma sebepleri bizimle aynı gemide hissetmiyor olmaları ise, ortak bir siyasi sürece dahil olmak üniversitenin tüm bileşenlerini yakınlaştırabilir.

Benzer bir itiraz, öğrencilerin oy vermesine dairdi. Liseden yeni mezun olmuş öğrencilere, milyon liralarla uğraşan rektörlüğün “kontrolünü vermek” ne kadar iyi sonuçlara yol açabilir? Öğrenciler popülist söylemlere yenilmez mi? Öncelikle teorik olarak bakıldığında, rektörlüğün kararlarından son zamanlarda en çok etkilenenlerin öğrenciler olduğu düşünüldüğünde, bir öğrencinin rektör olması bile düşünülebilir 😁. Şaka bir yana, demokrasi ilkesine (kararların muhattaplarının karar sürecine dahil olması) göre öğrencilerin ayrılmaz bir oy hakkı bulunmaktadır. Bu hakkın verilmesi değil, başından beri verilmemiş olması asıl sıkıntıdır.

Bu noktaya ek olarak, üniversitenin sadece akademik eğitim değil siyasi eğitim de vermesi gerektiğini düşünüyorum. Eğer toplumumuzun siyasi olgunluk/bilinç/yetkinlik seviyesinden mutlu değilsek, bu olgunluğu/bilinci/yetkinliği üniversitemizde geliştirebiliriz. Böylece öğrenciler üniversite eğitimleri boyunca, vatandaşlıkları süresince hakları olan oy vermenin bir temelini atmış olurlar. Bu eğitimi vermediğimiz sürece, ülkemizdeki siyasi olgunluğun gelişmesinin engellenmesini desteklemiş oluruz.

Şimdi de oyların ağırlıklarının farklılaştırılmasını konuşalım, yani “Çoban ile benim oyum bir mi?” sorunsalını. Hissel olarak baktığım zaman, üniversitede on yıllarını geçirmiş bir profesör ile bir hazırlık öğrencisinin oyunun aynı olması bana doğru gelmiyor. Siyasi seçimler ile paralellik kurduğumuz zaman, her vatandaşın oyunun eşit olması da aynı sebepten dolayı sorgulanabilir. Fakat şunu göz önünde bulundurmak gerekir ki vatandaşlık siz ondan vazgeçene kadar sizin olsa da, öğrenciler lisans seviyesinde dört beş yıl, yüksek lisans seviyesinde iki üç yıl, doktorada da dört beş yıl okulun bir mensubu olurlar. Buna rağmen bir akademisyen on yıllarca okulun bir parçası olabilir. Okulun tarihine ve ihtiyaçlarına daha hakim olduğu söylenebilecek akademisyenlerin oylarının daha çok ağırlık taşıması gerektiği bu bağlamda tartışılabilir. Kolay bir metodoloji, her mensubun o okulda geçirdiği yıl sayısı kadar ağırlıkla oy hakkı olmasıdır. Bu mantıkla tüm kariyerini Boğaziçi’nde geçirmiş bir doçent, geçen yıl dışarıdan okulumuza gelmiş bir profesörden daha ağırlıklı bir oya sahip olabilir.

Bu mantıkla, öğrencilerin oy ağırlıklarının ortalamada bir ila beş arasında değiştiğini ve bir akademisyenin Boğaziçi’nde emekli olana kadar kalabileceği gözlemlersek, ortalamada bir akademisyenin bir öğrenciden daha çok oya sahip olduğunu görürüz. Bu da aslında asimetrik seçimli devlet kurumlarının çalışma prensibi ile bağlantılıdır: Daha uzun süreli yapıların, yeniden seçilme gibi siyasi çıkarlarının daha az olduğu, bu yüzden popülist veya bireysel çıkarları daha az gözetecekleri tartışılabilir. Bu durumun da siyasi kültürle bağlantılı olduğunu bildiğimden, bu sistemin uygulanması ve siyasi olgunluk seviyesi arasında çift taraflı bir nedensellik olabileceğini düşünüyorum. Bu düşüncem de bu sistemin uygulanabilir ve faydalı bir sistem olduğuna dair düşüncemi güçlendiriyor.

Bu noktada ise akademisyen/öğrenci ve personel arasındaki oy ayrımı da meydana geliyor. Genel sekreterinden bina sorumlusuna kadar herkes üniversite için kendi yetenekleri ve sorumlulukları dahilinde emek veriyor ve ekmeğini buradan kazanıyor. Önceki mantığı devam ettirirsem, personelin de okulda geçirdiği yıl sayısıyla orantılı olarak oya sahip olması gerektiğini söylemeliyim.

“Demokrasi, diğer yönetim şekilleri dışında en kötü sistemidir” diyor Churchill. Her ne kadar yozlaşmaya açık ve popülizme teşne bir sistem olsa da, demokrasinin (hatta doğrudan demokrasinin) azınlık hakları ve ifade özgürlüğü açısından en sağlıklı sistem olduğunu düşünüyorum. Boğaziçi Üniversitesi, rektörlüğünden kulüplerine kadar demokrasiyi işlemiş ve işletmeye çalışan bir kurumdur. Kendine özgü sosyal ortamını, ifade özgürlüğünü ve bilimsel kalitesini korumak için demokrasiye ihtiyacı vardır. Tüm paydaşların kıdemlerince oy hakkına sahip olduğu bir seçim sistemi, Boğaziçi Üniversitesi’nin en acil ihtiyacıdır. Bu ihtiyacın en kısa sürede karşılanması dileğiyle…

Görsel: Paris Komünü önündeki barikat (Vikipedi: Paris Komünü)

KritiK #1: Sivil İtaatsizlik Teorisi Üzerinden Boğaziçi’ni Anlamak

“…eski Marksist formül ‘Filozoflar hep dünyayı anlamlandırmaya çalıştılar, zaman onu değiştirme zamanıdır’ ise, [yeni formül] dünyayı tekrar anlamlandırma olmalıdır”

Slavoj Zizek, 2013

Melih Bulu’nun atanmasından itibaren aralıksız direniyoruz. Bu direniş kimi zaman fiziksel halde Güney Kampüs’te, Kuzey Kampüs’te, Bebek’te, Kadıköy’de veya Çağlayan’da gerçekleşiyor, kimi zaman da sanal ortamda inisiyatiflerin etkinlikleri üzerinden, haber kanallarının yaptıkları haberler ve röportajlarla gerçekleşiyor. Ocak’tan beri dayak yedik, biber gazı yedik, plastik mermi yedik, kafamızda telsiz kırıldı, boğazımız sıkıldı, kulübümüz kapatıldı, okulumuza kilit vuruldu (iki kez), çadırlarımız toplandı, çantalarımız arandı, hocalarımızın ders vermesi engellendi… Her ne kadar toplumun yüzde 69’u Melih Bulu’nun kayyum atamasına karşı olsa da (Cumhuriyet, 2021) Melih Bulu ve ekibi Boğaziçi yönetimini işgal etmeye, kulüplerini ve kurumlarını baskılamaya, öğrencilerini yıpratmaya ve akademik hayatı dondurmaya devam ediyor.

Melih Bulu’ya ve saz arkadaşlarına karşı verdiğimiz mücadeleyi kaybediyoruz. Her gün bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insana yeni görevler ekleniyor, Kuzey ve Güney kapılara utanç kaynağı kapılar ve kameralar ekleniyor (ki bunlar Bulu döneminden sonra sergilenmeli), hocalarımıza performans kriterleri geliyor… Bana öyle geliyor ki direniş tarzımızı derinleştirmeliyiz. Bu değişiklik isteği bir süredir aklımda dolanıyor. Bu isteği ilk defa paylaşmam ise katıldığım bir Boğaziçi TV yayınına nasip oldu (Boğaziçi TV, 2021). Bu yayında Boğaziçi’nden çıkan girişimlerin kendi alanlarında bir baskı unsuruna dönüşmesi gerektiğinden bahsetmiştim. Bu düşüncemin temelinde, protestoların arkasında bir düşünsel eksiklik olduğuna dair inancım vardı. Protestolar süresince sosyal medyada kendi içimizdeki baskıları ve saldırıları gördükçe bu inancım arttı. Bu baskıların ve saldırıların haklılığını/haksızlığını bir kenara bırakarak, Boğaziçi öğrencileri arasında yeterli seviyede iletişim olduğunu düşünmüyorum. Daha kendi içimizde anlaşamazken, beraber bir mücadele sürdürebilmemizin zor olduğunu düşünüyorum.

Bu düşünsel eksiklikler hakkında bu şekilde atıp tutmak yerine, (nadiren bulunduğum) meydanlardan ve (sıklıkla bulunduğum) inisiyatif sahnesinden bir adım geriye atıp, sosyal hareketler ve sivil itaatsizlik hakkında araştırma yapmaya karar verdim. Biz dünya tarihindeki ne ilk protestocularız ne de son protestocular olacağız. Bu yüzden her bilinçli insan gibi tarihimizden, yani protestolar tarihinden bir şey öğrenmek bizim için faydalı olabilir diye düşünüyorum. Bu konuda Özgür İktisat olarak farklı faaliyetler yürütme isteğindeyiz. Bu faaliyetlerden en canlı olanı, şahsen yürüttüğüm bu teorik araştırma. Bu teorik araştırmanın ilk adımı olarak Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Kamu Vicdanına Çağrı: Sivil İtaatsizlik” (Coşar, 2018) isimli kitabı inceledim. Bu kitaptan aldığım notlardan birkaç cümleyi baz alıp, bu cümleleri incelemek istiyorum.

“Sivil itaatsizlik, aşağı yukarı demokratik olan sistemlerdeki müstakil haksızlıklara karşı, kamu vicdanına hitap eden, barışçıl ve yasadışı eylemlere verilen isimdir. Bir sivil itaatsizlik eylemi, farklı görüşleri aynı amaç etrafında birleştirebildiği sürece başarılı olur.”

İlk cümle Boğaziçi protestoları bağlamında o kadar çok şey söylüyor ki… Sistemimizin ne kadar demokratik olduğu, kamu vicdanına ne kadar hitap edebildiğimiz, protestolarımızın barışçıllığı ve yasallığı… Bunları sırayla incelemek istiyorum. Öncelikle Türkiye’deki sistemin demokratikliğini inceleyeceğim. Açıktır ki Türkiye’deki sistem demokratik değildir. Bu bağlamda sivil itaatsizlik eylemlerinin Türkiye bağlamında doğru bir direniş şekli olduğu iddia edilebilir mi? Boğaziçi protestoları her ne kadar Melih Bulu özelinde başlamış olsa da, Türkiye’deki birçok haksızlığın protesto edildiği bir protestoya dönüşmüştür. Bu haliyle adil bir sistemdeki münferit bir haksızlığı kamu vicdanına yansıtmaktan daha geniş bir amaç dünyası vardır.

Demokratik olmayan ülkelerde hukuk sistemleri taraflı olabilir. Türkiye’de Ergenekon, Balyoz, FETÖ gibi soruşturmalarda birçok insanın başı haksız yere yanmıştır. Bu şekildeki haksızlıkların herkes tarafından bilindiği bir toplumda, insanlar kendi gelecekleri hakkında endişe duymadan nasıl sivil itaatsizlikte bulunabilirler? Truman Capote’nin “Hukukun dışında yaşamanın problemi onun koruması altında olmamaktır.” sözü (Goodreads) böyle toplumlarda farklı bir anlam kazanmaktadır. 2018’de lokum olayları sırasında gözaltına alınan arkadaşlarımızın terörle yargılandığını bildiğimiz halde, geleceğimizi düşünmeden kayyum rektör protestolarına nasıl katılabiliriz? Aklımızda tüm bu sorular varken, demokratik olmayan bir ülkede sivil itaatsizlik ne kadar uygulanabilir? Burada filozof Hans Saner’in kitapta yer verilen sözlerini sizlere aktarmak istiyorum:

Ölüm pahasına değişime değil, hayatta kalma şansına oynama yolunu seçmiş kişiye, ahlaki olarak, aktif direnme beklemeden, içsel direnişle var olma hakkı tanınmalıdır. Kahramanlık yapmak gibi genel bir sorumluluk yoktur. Herkesin siyasi direnişe katılma sorumluluğu, ödenecek bedelin azalması ve hedefleri gerçekleştirme şansının yükselmesiyle artar. Bu da ancak insanın her şeye rağmen iyi kötü hayatta kalabileceği sistemlerde geçerlidir: Genel politik direniş ödevinin olduğu yer demokrasidir.

Hans Saner, “Demokrasilerde Direnme Sorumluluğu Üzerine”, Sivil İtaatsizlik isimli kitaptan, s. 181

Boğaziçi protestoları 4 Ocak’tan beri fiziksel olarak sürüyor. Bu süre zarfında özellikle İstanbul’da yaşayan öğrencilerin protestolara katılma oranı değişkenlik gösterdi: Bazı öğrenciler her gün alanda iken, bazı öğrenciler protestolara hiç katılmadı, çoğu öğrenci ise bu iki ucun arasında katılım gösterdi. Katılımdaki bu değişkenlik, bazı öğrencilerin katılım göstermeyen öğrencilere sert söylemlerle sitem etmesine sebep oldu. Konuştuğum birden fazla insan, içimizdeki bu baskı ortamından rahatsız olduğunu söyledi. Yukarıdaki tanımda belirttiğimiz gibi, bu şekilde farklı görüşleri birleştiremeyen bir sivil itaatsizlik girişimi, nasıl başarılı olabilir ki? Biz kendi saflarımızı sıkılaştırmazsak kamu vicdanına nasıl başvurabiliriz? KYK ile geçinmek durumunda olan, ailesi devlet memuru olan, yurt dışına yüksek lisansa gidecek olan bir sürü insan var. Herhangi bir suçluluk ve/ya yurt dışı yasağı durumunda bu insanların hayatına gelecek geri dönülemez hasar nasıl meşrulaştırılabilir?

Tabii ki bu satırları yazarken Doğu, Selo, Anıl, Şilan gibi hapishanede, nezarethanede zaman geçirmiş arkadaşlarımın acılarını küçümsemiyorum. Tam tersine onlara büyük bir saygım var. Ben onların kendilerini adadıkları kadar kendimi bu demokrasi amacına adayamadım. Onlar kadar diğerkam bir şekilde hareket edemedim. Özellikle ekonomi bölümünden bir arkadaşım bir geceyi nezarethanede geçirdiği zaman çektiğim vicdan azabı, onun yerinde keşke ben olsaydım duygusu hala tam olarak geçmiş değil. Bir yandan da biliyorum ki bu insanların bu acıları çekmeden protestolara devam etmeleri belki hepimiz için daha iyi olabilirdi. Değişim acı çekmeden olmuyor fakat değişim için gereken belirli bir acı kotası da yok. Bu yüzden kendini değişime adamış insanları fazlasıyla takdir ediyorum, fakat herkesin “kahraman olma” sorumluluğu olduğuna inanmadığımdan, farklı sebeplerden dolayı kendini protestolara farklı düzeylerde adayan insanlara da karışma hakkını kendimde görmüyorum. Yine Saner’in dediği gibi, çöküşteki demokrasilerde yayıncılık, eleştiri, grev gibi politik hakların kullanımı da bir tür direniş teşkil eder. İnisiyatiflerin oluşumunda bu duygunun önemli bir rol oynadığını düşünüyorum ve kişisel olarak Özgür İktisat ile olan ilişkim de bu şekilde başladı.

Demokrasi ve katılım konusundaki (gergin) tartışmayı bir kenara bırakıp, kamu vicdanına hitap hakkındaki tartışmaya geçmek istiyorum. “Yazık oluyor bu öğrencilere” yorumunun gelmesi için “yüksek” bir vicdana ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum, fakat insanların vicdanına ulaşabildiğimizi de düşünmüyorum. Thoreau da benimle benzer düşünüyor olacak ki toplumların vicdanı olmadığını, fakat vicdanlı insanların bir topluluk oluşturabileceğini söylüyor (Coşar, sf. 31). Yukarıda da belirttiğim gibi, halkın yüzde 69’u kayyum atamasını haksız bulurken, neden Melih Bulu ve yönetimi hala başımızda? Yüzde 69 iktidardaki ittifakın son seçimde aldığı oy oranından fazla. Bu orandan daha güçlü bir meşruiyetisizlik ifadesi olabilir mi? Burada da savunmak istediğim pozisyon, vicdanlara niceliksel olarak ulaşabilmiş olsak da niteliksel olarak ulaşamadığımız. POLS101 dersinden öğrendiğim belki de tek şey, üç tür politik kültür olduğu: Dar (insanların devletle herhangi bir işlerinin olmadığı), tebaa (insanların devletten haberdar olduğu fakat kararlara itiraz etme olasılığının olmadığı) ve katılımcı (insanların devleti etkiledikleri ve devletten etkilendikleri) (Wikipedia, 2021). Bence Türkiye’deki baskın politik kültür tebaa kültürü: İnsanların vicdanına dokunabilseniz bile insanları sokağa dökecek kadar etkileyemiyorsunuz. Anaakım medya araçlarına ulaşmanın imkansız olduğu, hatta anaakım medya araçları tarafından saldırıya uğradığımız bu durumda vicdanlara bu şekilde sirayet etmek gerçekten zor. Fakat belki de vicdanları etkilemeye çalışmaya devam etmeliyiz: Tecrübeden biliyoruz ki direniş ile alakalı Tweetlerimizin en fazla etkileşim aldığı zamanlar şiddete maruz kaldığımız zamanlar. Belki de fiziksel/entelektüel mağduriyetlerimizi insanlara daha çok göstermeliyiz.

Şu ana kadar yaptığım yorumlar, yaptığımız şeyler üzerineydi: Birbirimizi bu kadar sert şekilde eleştirmeyelim ve sosyal medya paylaşımlarımızda mağduriyetimizi öne çıkarmaya çalışalım. Yazımı bitirirken, protestolarımızı bir sonraki seviyeye taşıyacağını düşündüğüm bir isteği sizlerle paylaşmak istiyorum: Dokunulamaz alanlar yaratmak. Thoreau, hükümetinin kendi üzerinde mutlak bir hakimiyet değil, kendisinin izin verdiği kadar hakimiyet kurabilmesi gerektiğini savunuyor (Coşar, s. 54). Yine Thoreau’ya göre insan bir şekilde haksızlığın aracı haline gelirse, yaşamını “makineyi durdurmak” için kullanmalı (Coşar, s. 39). Peki biz Boğaziçi’de makineyi nasıl durdurabiliriz? Bence bunu yapmanın yolu, Boğaziçi yönetiminin karışamayacağı alanlar oluşturmak ve zamanla bu alanları genişletmek. Yönetime “Gitmiyor musunuz? O zaman yönetemezsiniz!” demek ve bu şekilde yönetimin gücünü azaltmak. Bunun tam olarak nasıl yapılabileceğini bilmiyorum fakat bunun ders boykotu ile yapılabileceğini düşünmüyorum. Öğrencilerin dersi boykot etmesi hocalara yönelik bir hareket olur ve hocalar zaten bizim yanımızda. Hatta böyle bir durumda Feyzi Hocamızın başına gelenler birçok hocamızın başına gelebilir, ki bu da amacımıza zıt bir sonuç olur. Hocaların dersi boykot etmesi gibi bir seçenek ise yasadışıdır, nitekim devlet çalışanlarının grev yapması yasaktır. Ben daha bizim sivil itaatsizlik eylemlerimizi uygunluk bağlamında sorgularken hocalarımdan bunu yapmalarını bekleyemem. Veli Saçılık’ın Boğaziçi’nde konuşması (yanlış hatırlamıyorsam) rektörlük tarafından engellendiği zaman, Saçılık’ın okula kaçak sokulması bahsettiğim şekilde bir eylemdi. Bu eylem ile öğrenciler “Bu okul sizin değil, bizim!” diyerek yönetimin güç alanını kısıtlamışlardı. Arkadaşlarımızın Güney Kampüs’te çadır kurmaya çalışmaları bence bu kısıtlamanın başka bir örneğiydi (ne kadar acı bir şekilde bitmiş olsa da). Occupy Wall Street ve Gezi Parkı gibi protestolarda da bu yöntem izlenmişti. Sizlerden tek ricam, bu şekilde “kurtarılmış alanları” protestolarımıza nasıl katabileceğimizi düşünmenizdir.

Kaynaklar:

Boğaziçi TV, “Others – Uzaktakiler (Yunanistan – Danimarka – Mersin – İstanbul)” , http://www.youtube.com/watch?v=I5cR44RyNGA

Coşar, Yakup, “Kamu Vicdanına Çağrı: Sivil İtaatsizlik”, Ayrıntı Yayınları (2018).

Cumhuriyet, “‘Rektör ataması’ anketinde dikkat çeken sonuç: AKP ve MHP’liler de istemiyor!”, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/rektor-atamasi-anketinde-dikkat-ceken-sonuc-akp-ve-mhpliler-de-istemiyor-1811080

Goodreads, “The problem with living outside the law is that you no longer have its protection.”, https://www.goodreads.com/quotes/129955-the-problem-with-living-outside-the-law-is-that-you

Wikipedia, “Political culture”, https://en.wikipedia.org/wiki/Political_culture

Zizek, Slavoj, “Slavoj Zizek: Don’t act. Just think.| Big think”, http://www.youtube.com/watch?v=IgR6uaVqWsQ

Manifesto: İnsanlar… Sizi Çağırıyorum…

Boğaziçi öğrencileri, mezunları, hocaları ve genel olarak ülkemizin geleceği hakkında endişe duyan binlerce insan, Melih Bulu’nun kayyum olarak Boğaziçi Üniversitesi’ne atanmasından sonra hayatlarında belki de hiç yaşamadıkları şeyler yaşadılar. Okula bu yıl girmiş öğrenciler Gezi Parkı eylemleri sırasında ortaokuldalardı, bunu biliyorum çünkü ben de 2013 yılında liseye hazırlanıyordum. Çoğumuz ilk defa fiziksel olarak otoriteyle yüzleştik, çoğumuz ilk defa biber gazı, plastik mermi, tazyikli su, polis işkencesi ve avukatlar ile tanıştık. Bir kişinin ne kadar büyük tahribata yol açabileceğini tekrar gördük. Bu satırları yazdığım anda arkadaşlarımız hala yargılanıyorlar, emekli hocalarımızın ders açılması engelleniyor, okula yeni kameralar ve daha yüksek çitler yerleştiriliyor, öğrenciler fişleniyor…

Boğaziçi Buddy’de (Boğaziçi öğrencileri Facebook grubu) olan arkadaşlarım belki görmüşlerdir, fiziksel protestoların birinci gününün sonunda, Boğaziçi öğrencilerinin Buddy’de yaptıkları yorumları derleyip, protesto hakkındaki kamuoyunun ne olduğuna dair ufak bir araştırma yapmıştım. Protestoların gidiş yönüne yönelik çeşitli görüşler vardı: Terörist etiketi yememizi sağlayacak eylemlerden/sloganlardan vazgeçmek, protestoları güney kampüse taşımak… “Örgütlenme nedir?” sorusu ile çoğumuz ilk defa tanıştık ve birden kendimizi canlı bir sivil itaatsizlik dersinin içinde bulduk.

Bu süreçte tamamen organik olarak öğrenci inisiyatifleri doğdu. Gerek fiziksel olarak protestolara katılamayan / katılmak istemeyen insanların vicdan azabından, gerek anaakım medyanın hakkımızda haber yapmamasından veya haberlerin yanlı olmasından, gerekse başka sebeplerle bölümler bazında öğrenci girişimleri ortaya çıktı. Özgür İktisat, bu girişimler arasında kurulmasında ve büyümesinde bizzat emeğim olan yegane girişim. Özgür İktisat kurulduğunda amacı, alternatif bir medya üretim kaynağı olarak Boğaziçi protestolarını “doğru” bir şekilde toplu tüketime hazır hale getirmekti. Bu amaçla görseller hazırladık ve binlerce kez izlenen videolar derledik. Bu beş ay içerisinde Twitter ana sayfanızı doldurmuş olma ihtimalimiz gerçekten çok yüksek.

Sonra medyadaki haberlerin azalması ve doğal olarak dezenformasyonun azalması ile, Özgür İktisat rotasını açık derslere doğru çevirdi. Bu organik dönüşüm, diğer girişimler tarafından da gerçekleştirildi ve Boğaziçi öğrencileri, onlarca girişim ile iktisattan felsefeye, politikadan tarihe, matematikten edebiyata her konuda gerek temel bilgileri gerek güncel tartışmaları evlerimize ücretsiz ve engelsiz bir şekilde sokmayı başardılar. Bu süre zarfında pandeminin de etkisi ile fiziksel protestolar durma noktasına geldi. Yarın bayram tatilinin ve yasakların bitmesi ile hocaların protestoları devam edecek diye tahmin ediyorum.

Peki protestoların sonraki ayağı ne olacak? Bu soruyu Özgür İktisat olarak kendimize bir süredir soruyoruz. Bu sorunun cevabını Özgür İktisat adına değil de kendi adıma yayınlamamın sebebi ise, bu çağrımın sadece Özgür İktisat’a yönelik değil, tüm öğrenci girişimlerine yönelik olması. Bu konudaki düşüncelerimi 14 Mayıs tarihli Boğaziçi TV yayını Others’ta paylaşma şansı bulmuştum, fakat bu düşüncelerimi yazıya dökerek kalıcılığını ve yayılımını arttırmak istiyorum.

Aaron Sorkin’in efsane dizisi The West Wing’de şöyle efsane bir söz geçer: “Decisions are made by those who show up”, yani “Kararlar orada olanlar ile alınır”. Bu düsturdan hareketle Boğaziçi bileşenleri olarak kendimizi içinde bulunduğumuz faaliyet alanından sonraki adıma taşımalı ve çalıştğımız alanlarda bir think tank haline gelmeliyiz. Kendi alanımızda gerek teorik olarak gerek uygulamalı olarak güncel tartışmaları hem bilmeli hem insanlara aktarmalıyız. İnsanlara seçim sandığında kullanacakları bilgileri ulaşlabilir şekilde sunmalıyız, aksi takdirde ülkemizin durumu hakkında şikayet etme hakkımız olmayacak.

Özgür İktisat açık derslerinde enflasyondan, COVID aşılarının dağıtımından, planlamadan, sanayileşmeden, Osmanlıcılıktan, Sünnilikten ve birçok konudan bahsetti. Özgür İktisat bu ruhun üzerine insanlara sosyal politikalar, emek politikaları, para politikası ve mali politika gibi uygulamalı alanlarda yorumlar yapmalı, ayrıca Modern Para Teorisi ve Temel Vatandaşlık Geliri gibi güncel teorik meseleleri insanların bilgisine sunmalıdır. Mecliste konuşulan ekonomik yasalar ve kararnameler hakkında yorumlar sunmalı ve insanların bu konuda doğru fikirlere sahip olmasını sağlamalıdır.

Bu tür hizmetlerin yokluğunda nasıl facaialar yaşanabileceğini hepimiz biliyoruz: Brexit sürecinde insanlar anayasa ve uluslararası ilişkiler konusunda yeterli bilgiye sahip olmadan, kendilerini AB’den çıkaracak anlaşmayı %51,89 – %48,11 gibi çok ufak bir oy farkı ile onayladılar. Oylama sonrasındaki süreçte İngiltere vatandaşları Brexit oylamasına yetersiz bilgiyle girdikleri ve kararlarından pişman olduklarını belirttiler (John Oliver, Brexit). Benzer şekilde Türkiye’de AKP dönemindeki referandumlarda da vatandaşlar anayasa hukuku hakkında yeterli bilgiye sahip olmadan, Türkiye siyasetini kalıcı bir şekilde yaralayacak kararlar verdiler.

Biz bu konuları inceleyebilecek ve yorumlayabilecek insanlar olarak, insanlara ihtiyaçları olan bilgileri, insanlar okur mu okumaz mı diye umursamadan üretmeliyiz. Üretimimiz insanlara ulaşmaz ise, nasıl ulaştırırız sorusunu sormaya başlarız. Fakat bu soruyu sormaya başlamadan önce, üretime başlamamız şart. Boğaziçi’nin tüm bileşenleri, derinleşin! Demokrasi denen köstekli saat, birçok çarkın uyumlu çalışması ile olur. Sizler de kendinizi demokrasi sistemine ufak çarklar olarak eklemleyin, siyasilere baskı kurun, insanları eğitmeye çalışın, güncel tartışmalara hakim olun ve bu tartışmaları insanlara anlatın.

“İnsanlar sizi çağırıyorum:
kitaplar, ağaçlar ve balıklar için,
buğday tanesi, pirinç tanesi ve güneşli sokaklar için,
üzüm karası, saman sarısı saçlar ve çocuklar için.”

Ekonomik İmkansızlıklar ve Rövanşist Kalkınma

Sevdiğim senaristlerden Aaron Sorkin, eğitimden bahsederken eğitimi gümüş bir kurşuna benzetiyor. Türkiye’de eğitim seviyesi arttıkça gelir de artıyor[1].  Gelir seviyesinin artması da tüketimden özel sağlık ve eğitim hizmetlerine ulaşımı ciddi bir şekilde arttırıyor. Aaron Sorkin’in dediği gibi, eğitim gerçekten de bir “gümüş kurşun”. Buna rağmen, gerek Türkiye’de eğitim sisteminde, gerekse eğitime bakışta ciddi sorunlar var.

2019 yılına gelindiğinde, 15 yılda eğitim bakan altı kez değişmiş, lise sınavı altı, üniversite sınavı ise üç defa değişmişti[2]. Eğitimin her aşamasında sorunlar hâkimdi. Çağdaş bir yaşamın olmazsa olmazlarından yabancı dil, Türk eğitim sistemine tabii öğrenciler için büyük bir sıkıntı haline gelmişti. Matematik ve fen alanları öğrencilere zor geldiğinden, öğrenciler nispeten daha kolay bir alan olan Türkçe – Matematik’e geçiyorlardı, bu da TM ile alan bölümlere aşırı bir ilgi anlamına geliyordu. 2018’de yirmi bin öğrenci mezun oldu[3] 2019 yılında üniversitede okumakta olan hukuk öğrencisi sayısı yaklaşık 95 bindi, buna rağmen 116 bin avukat, 14 bin hâkim, 6 bin savcı vardı[4]

Bu “mezun enflasyonu”, üniversite mezunu olmanın değerini de azaltıyor. İkinci nesil üniversite mezunu olmanın faydası, birinci nesil mezun olmanın faydasından çok daha az. Başka bir deyişle ailelerinin ilk nesil üniversite mezunu olan annem ve babam ev ve araba almayı başarabilmişken, ben (ve evlenirsem eşimin) İstanbul’da bir ev ve araba alması çok zor, hatta neredeyse imkânsız görünüyor.

Bu durum hep böyle değildi. 2015 yılında, OECD ülkelerine kıyasla, Türkiye’de üniversiteden mezun olmanın maddi kazancı yüksekti. OECD raporlarına göre Türkiye’de üniversite mezunları, OECD ortalamasına göre hem daha çok kazanıyorlardı hem de yaşları ilerledikçe nispi kazançları daha yüksekti[5]. 2015 – 2020 arasındaki ekonomik gelişmeler, üniversiteden mezun olmanın değerini düşürüyor olabilir mi?

Türkiye, uzun süredir genç işsizliği sorunu ile uğraşmaktadır. 2007’den itibaren, erkek genç işsizlik oranı, OECD oranının altına sadece üç yıl boyunca inebilmiştir. 2019 yılında Türkiye, hem kadın hem erkek genç işsizliğinde OECD ülkeleri arasında dördüncü sıradadır[6]. Benzer bir durum işgücüne katılım oranı için de geçerlidir. 1993’ten itibaren işgücüne katılım oranı OECD ortalamasından düşüktür[7]. Türkiye’nin bu kötü karnesi, ne işte ne eğitimde olan genç nüfusun oranında da sürmektedir. Verinin olduğu en erken yıl olan 2006’dan itibaren, Türkiye hem OECD hem AB oranlarından, en az yüzde on en fazla yirmi puan fazla işte ve eğitimde olmayan nüfusa sahiptir[8]. Açıktır ki Türkiye evlatlarını eğitime de işe de sokamamaktadır.

Bu gelişmelerin, Türkiye’de üniversite eğitimine bakışı da değiştirdiği iddia edilebilir. Boğaziçi Protestoları bağlamında “gazeteler ve haber kanalları” tarafından ateşe atılan akademisyenlere bakıldığında, hepsinin Türkiye eğitim sisteminin yetiştirdiği önemli isimler olduğu gözlenir. Fikret Adaman, Ayşe Buğra, Can Candan, Esra Mungan gibi akademisyenlerin özgeçmişleri etkileyicidir. Sevgili Fikret hoca UNESCO, UN, WWF gibi uluslararası kuruluşlarda çalışmış, Avrupa Konseyi’ne sosyal politika uzmanlığı yapmıştır. Pat Devine, Şevket Pamuk, Murat Sertel gibi duayen iktisatçılarla makaleleri bulunmaktadır. Ayşe Buğra, 2015 yılında Dünya Bilimler Akademisi tarafından, gelişmekte olan ekonomilerde ve küresel düzeyde yaptığı sosyal politika araştırmaları nedeniyle Sosyal Bilimler Ödülü’ne layık görülmüştür. Yedi kitabı, iki çevirisi, 5 derlemesi bulunmaktadır[9].

Şimdinin üniversite mezunlarının üzerindeki (yazının başında bahsettiğimiz) cam tavan ile şimdinin akademisyenlerin başarıları arasındaki bu uçurum, yukarıda bahsettiğimiz akademisyenlere, hatta daha genelde ODTÜ ve Boğaziçi gibi üniversitelere karşı duyulan antipatinin sebebi olabilir. Fakat bu durumun politika önerisi yukarıdakileri aşağıya çekmek değil, aşağıdakileri yukarıya çekmek olmalıdır. Özgür İktisat Açık Ders serimizin[10] ilk konuğu sevgili Emrah Safa Gürkan’ın aktardığı gibi: İngiltere’de üniversite öğrencilerine verilen iki burstan düşüğünü alan öğrenciler, kendi burslarının yükselmesi yerine diğer bursun düşürülmesini istemişlerdir. Önceki yazılarımda[11] kalkınmanın tümel bir fenomen olduğundan bahsetmiştim. Nüfusun sadece bir kısmının değil, tamamının kalkınması amaçlanmalıdır. Şu an ise eşitsiz kalkınmadan kaynaklanan sorunları çözmek için, kalkınmadan tarihsel olarak nasibini alamamış kesimler, rövanşist bir şekilde kalkınmış kesimi aşağıya çekmeye, bu süreçte de kendilerine fayda sağlamaya çalışmaktadır. İroniktir ki uzay çalışmaları yapmak isteyen Türkiye’nin en iyi fizik üniversitesi Boğaziçi ve ODTÜ’dür[12][13][14].

Yazımı bitirirken, 2021 İktisat ve Toplum Dergisi Asaf Savaş Akat İktisat Ödülü’nü “Wage-led versus profit-led demand: A comprehensive empirical analysis” isimli makaleleriyle (Ücret-taraflı ve kar-taraflı talep: Kapsamlı bir deneysel analiz) kazanan Cem Oyvat, Oğuz Öztunalı ve Ceyhun Elgin hocalarımı tebrik etmek istiyorum.


[1] https://link.springer.com/article/10.1007/s00181-020-01848-w

[2] http://www.pervinkaplan.com/detay/egitim-yorgun-6-bakan-6-kez-lise-3-kez-de-universite-sinavi-degisti/7218

[3] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/hukukta-hedef-simdiden-sasti-1519479

[4] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-49822620

[5] https://read.oecd-ilibrary.org/education/education-at-a-glance-2020_69096873-en

[6] https://data.worldbank.org/indicator/SL.UEM.1524.ZS

[7] https://data.worldbank.org/indicator/SL.TLF.ACTI.ZS         

[8] https://data.worldbank.org/indicator/SL.UEM.NEET.ZS

[9] https://tr.wikipedia.org/wiki/Ayşe_Buğra

[10] Sonraki açık dersimizin (Sinem Adar) kayıt linki: https://us02web.zoom.us/meeting/register/tZAkd–oqD0tGt20Ga9W0ph67nUk0RoWorDr

[11] Gelir Eşitsizliğinin Yükselişi, En kötü durum senaryosu başlıklı kısım. https://tabletdusunce.com/2020/07/16/gelir-esitsizliginin-yukselisi/

[12] https://www.usnews.com/education/best-global-universities/turkey/physics

[13] https://www.topuniversities.com/university-rankings/university-subject-rankings/2020/physics-astronomy

[14] https://haberler.boun.edu.tr/en/news/bogazici-university-among-top-200-universities-world

Postmodern İktisat

Barış Kaan Basdil

Siyaset Bilimine Giriş dersi alırken üç tip siyaset kültürü olduğunu öğrenmiştim: dar (parochial), tebaa (subject) ve katılımcı (participant). Dar siyasi kültürde insanlar, merkezi yönetimin sadece varlığından haberdardırlar. Tebaa kültürde bu haberdarlığa ek olarak, insanlar bu devlete tabii olduklarını düşünürler. Katılımcı kültürde ise kişiler devlete hem tabii olduklarını düşünürler hem de onu etkileyebileceklerinin bilincindedirler (Britannica).

            İktisatta da buna benzer kültürlerin olduklarını düşünüyorum. Bu kültürlerden ilkine, insanların vergi, ticaret, sosyal sigorta gibi ilişkilerle birbirleriyle bağlı olduklarını hissettikleri dar kültür diyelim. Bir vatandaşın bilinç düzeyini nitelemek “Yıllar önce çok az para alıyorduk ama şimdi aldığımız paradan daha çok yetiyordu.” Dediği röportaj buna örnek gösterilebilir (Videoyu aşağıda bulabilirsiniz). Bu vatandaşın enflasyonun bilincinde olmadığını fakat uygulamada enflasyonun ne olduğunun farkında olduğunu görürüz.

         İkinci gruba yine tebaa adını verelim. Bu grubu biraz geniş tutarak, iktisatta her şeyin her zaman her yerde geçerli olacağını düşünen insanların hepsine tebaa iktisadi kültürlü insanlar diyelim. Bu insanlar bence ülkemizde çoğunluktadır. Twitter’a girdiğiniz zaman, iktisat eğitimi olmayan insanların, ücret artışlarına, zamlara, dolar kuruna verdikleri tepkiler, yaptıkları yorumlar ve tahminler, bu insanların bilinç düzeyini nitelemek için kullanılabilir. Örneğin Kadıköy Belediyesi’nde Toplu İş Sözleşmesi kapsamında 5000 Lira üstünde bir ücrette anlaşılmasını bütçe açısından eleştirenler vardı. Bu insanlar yorumlarında, TİŞ kapsamındaki işçi sayısının en fazla 2300 olduğunu ve ilk önerilen net ücretle anlaşılan ücret arasındaki 4.77 milyon liralık net farkın (kişi başı 5275 – 3200 =   2075), belediye bütçesinin yüzde yarımına denk geldiğini göz önünde bulundurmadılar. Asgari ücretin 2009’dan beri reel değerinin sabit kaldığını da göz önünde bulundurmadılar (Dünya, 2020).

Reel asgari ücretin evrimi. Kaynak: Dünya Gazetesi

            Teorik bir soru soralım: Bir ülkeye, özellikle de o ülkenin iki iline, yüz binden fazla niteliksiz göçmenin geldiğini düşünün. Bu durumda o illerde niteliksiz göçmenlerin ücretlerinde nasıl bir değişim olur?  Eğer başka hiçbir değişken yoksa (ceterus paribus -diğer her şey sabit), ücretlerin düşmesini bekleriz. Fakat gerçek hayatta gözleme dayalı analiz yaptığımız zaman “ceterus paribus” varsayımının tutmadığını görüyoruz. Çoğu zaman gerçek hayat, teoriden çok daha karmaşık ve yola dayalıdır (path-dependent). Bunu teorik bir örnekle inceleyelim.

            Antik Yunan’da Sofistler, tartışma kazanmak adına gerçeği eğip bükmeleriyle bilinirlerdi. Yüz binden fazla göçmenin bir ülkeye göç etmesi durumunda, maaşların nasıl değişeceğine dair her türlü olası senaryo üretilebilir. Çalışmak isteyen kişilerin sayısı arttığı için, piyasa mekanizmasının sonucunda ücretler düşebilir yorumunu yapabiliriz. Gelen işçilerin niteliksiz olması, onları kayıt dışı sektöre iter, bu yüzden kayıtlı sektörde ücretler değişmez, hatta kayıt dışı istihdam kayıtlı istihdamın yerini aldığı için, kayıtlı sektördeki istihdamın azalması ücretleri yükseltir de diyebiliriz. Belki de göç alan yerler halihazırda bir iktisadi büyüme yaşıyorlardır ve istihdam iştahları fazladır. Gelen göçü alırlar ve yeni üretim yapmaya başlarlar. İşsizlik azalır, üretim ve tüketim artar, bu da ücretleri arttırır.

            Teoride aynı olaya birden fazla açıklama getirmeyi başardık. Bu açıklamalardan verili bir durumda yalnızca biri geçerli olabileceği için, inceleme yaptığımız yerin şartlarının, bu açıklamalardan hangisinin doğru olduğunu belirleyeceğini söyleyebiliriz. “Mariel Boatlift” (Mariel Göçü) olayında da, paylaştığımız anketteki gibi yüz binden fazla göçmen, Küba’dan Amerika’ya geldi. Bu göçmenlerin çoğu niteliksizdi, çoğu Miami’ye yerleşti. Yerleştikleri yerin iş pazarı ile kurdukları ilişki sonucunda, ne ücretlerde ne de işsizlikte bir düşüş gözlemlendi (Card, 1990). Miami, yirmi yıl önce yaşadığı benzer bir göç olayı sonucunda, başka bir göç dalgasına hazırlıklıydı. Göçmenler, Miami’de halihazırda büyük ve büyümekte olan tekstil ve giyim endüstrisinin niteliksiz istihdam iştahını doyurdular.

            Burada, Türkiye’deki iktisat tartışmalarında son zamanlarda kulağıma gelen bir kavram devreye giriyor: “kompleksite” (karmaşıklık, complexity. Bu konuda güncel bir çalışma için okuma listesi en aşağıdadır). Biz iktisada giriş derslerinde ve günlük hayatta o kadar soyut iktisadi yorumlar yapıyoruz ki, iktisadi ilişkilerin ne kadar karmaşık ve yerel olduğunu kaçırıyoruz. Bir yerde doğru olan bir iktisadi fenomen (vergi politikası, sanayileşme politikası), başka bir yerde doğru olmak zorunda değil. Almanya’nın 20. yüzyılın ortalarındaki göç deneyimi, tüm ülkelerin göçten aynı şekilde etkileneceği sonucunu doğurmaz. Aynı şekilde neoliberal politikaların bazı gelişmiş ülkelerde uygulanıyor olması, gelişmekte olan veya gelişmemiş ülkelerin neoliberal politikalar ile kalkınacağının göstergesi değildir. Biz günümüzün Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerine bakarken, bu ülkelerin kapitalist ekonomilerini görüp, sömürge geçmişlerini unutuyoruz örneğin. İktisadi fenomenler, teorik yorumlardan çok daha karmaşıktır, yerel faktörlere bağlıdır: bir yerde doğru olan başka bir yerde doğru olmayabilir.

            Üçüncü iktisadi kültürün de bu bağlamda, iktisadın karmaşık bir bilim ve yapı olduğunun farkında olan insanların kültürü diyebiliriz. İktisat, mutlak doğruların bilimi değildir. Tam tersine, beşeri bir bilim olduğu için, insan ve insanın yerelliklerine bağlıdır. Özellikle 19. yüzyıl sonrasının hegemonik kapitalist görüşü ve son 40 yılın hegemonik neoliberal görüşüne göre, değişmez iktisadi doğrular vardır ve bağlamdan bağımsız uygulanabilir. Bizim katılımcı iktisadi kültüre sahip insanlar olarak, bu modern görüşü söküp atarak, tabiri caizse “postmodern iktisat” ile uğraşmamız gerektiğini düşünüyorum. İktisadın mutlaka ulusal, cinsiyete dayalı, tarihsel, yerel dayanakları vardır. Bu dayanakları görmezden gelerek iktisat yapmaya çalışmak, görüşüme göre iktisat biliminin bu sorunlara etkili çözüm önerileri sunamamasının sebebidir.

            Bu yazıyı yazmayı düşünürken, “postmodern iktisat” kavramını benim bulduğumu düşünmemiştim. Hızlı bir Google aramasından sonra haklı olduğumu fark ettim. Gerçekten de birçok iktisatçı, iktisadın “modernist” bağlarından kurtulmasına yönelik incelemelerde bulunmuştur. Örneğin, Ruccio bir makalesinde postmodern iktisadın tarihinden ve güncel sorularından bahseder. Amariglio bir makalesinde sınırlı akılcılık, oyun teorisi, kaos teorisi gibi kavramların, iktisadı nasıl daha postmodern bir hale getirdiğinde değinir. Screpanti de bir sistemin modernist olarak nitelendirilmesinin şartlarını belirterek, neoliberalizm ve Marksizm üzerinden iktisadi postmodernliği incelemiş. Tüm bu okumalara, metnin sonundaki “Tavsiye Okumalar” kısmından ulaşabilirsiniz.

            Yazımı bitirirken, vermek istediğim mesajların üstünden son kez geçmek istiyorum. İktisat, basit teorik incelemelerden çok daha derin bir bilimdir. Çoğu zaman karmaşık sistemleri, içindeki kimlikse ve tarihsel yapıları göz önünde bulundurarak inceler. Bu yüzden örneğin “asgari ücret kötüdür” gibi söylemler küresel çapta karşılık bulmaz. Halihazırda Türkiye özelinde bakıldığı zaman, asgari ücretin işsizliği arttırmadığına dair çalışmalar da bulunmaktadır (mesela  Dağlıoğlu ve Bakır, 2015). Katılımcı iktisat kültürüne sahip insanlar olarak, basit teorik argümanların üretiminden ve yayılmasından kaçınmalı, zihin tembelliğine düşmemeliyiz.

Kaynaklar:

Britannica, Parochial political culture, Political science. https://www.britannica.com/topic/parochial-political-culture Ulaşma tarihi 22.02.2021

Card, David. The Impact of the Mariel Boatlift on the Miami Labor Market, Industrial, and Labor Relations Review, Vol. 43, No. 2. (Jan. 1990), pp. 245-257.

Dağlıoğlu, Selim ve Bakır, Mehmet Akif, Türkiye’de Asgari Ücretin İstihdam Üzerindeki Etkisinin Sektörel Panel Regresyon Modelleri İle İncelenmesi, Sosyal Güvence Dergisi / Sayı 8, 2015

https://www.dunya.com/kose-yazisi/asgari-ucrete-bir-de-bu-pencereden-bakalim/605281

Röportaj: https://twitter.com/beterbela/status/1210549782869151745

Tavsiye Okumalar:

Amariglio J. (1990) Economics as a Postmodern Discourse. In: Samuels W.J. (eds) Economics As Discourse. Recent Economic Thought Series, vol 21. Springer, Dordrecht. https://doi.org/10.1007/978-94-017-1377-1_2

https://link.springer.com/chapter/10.1007/978-94-017-1377-1_2

Ruccio, David F. “Postmodernism and Economics.” Journal of Post Keynesian Economics, vol. 13, no. 4, 1991, pp. 495–510. JSTOR, http://www.jstor.org/stable/4538260. Accessed 22 Feb. 2021.

Screpanti, Ernesto (2000) The postmodern crisis in economics and the revolution against modernism, Rethinking Marxism, 12:1, 87-111, DOI: 10.1080/08935690009358993
Kompleksite iktisadı okuma listesi: https://avesis.yildiz.edu.tr/resume/downloadfile/eren?key=7b289975-09ae-4d33-aac2-7597ee57cf16

Özgür Günce: 6 Şubat 2021

Elif Çanga

Gece yarısında bir anda okulumuza iki tane yeni fakülte (hukuk ve iletişim) kurulması haberini Resmi Gazete’den aldık. Bize zor yeten okulumuzun 2 fakülteyi daha nasıl kaldıracağını düşünürken Polonezköy’e ve Hadımköy’e yeni kampüs inşa etme söylentileri dolaştı. Kayyuma direndiğimiz şu günler okulumuzdan olacağımız düşüncesi ile gece uyuyamadık. Çaresizlikten kurtulmak ve kendimizi cesurca ifade edebilmek için Boğaziçi Dayanışması Cumhurbaşkanlığı’na açık bir mektup yayınladı. Açık, net ve cesur içeriğiyle 2 sayfalık bu mektup tüm sosyal medyada dolaştı.  Yasaklardan dolayı Türkiye’de fiziksel olarak evlere kapansak da yurtdışından gelen çok büyük bir destek vardı. Berlin’deki protesto kampüstekileri aratmayacak kadar büyüktü. Şarkıcı Ezhel de bize destek mesajları vererek bu protestoya katıldı. Brüksel ve Paris sokakları da Aşağıya Bakmayacağız sloganları ile inledi.

Ezhel de Berlin sokaklarında bizlerleydi. Kaynak: @thatissokovl, Twitter

4 Şubat’ta Kadıköy’de gözaltına alınan 61 kişinin emniyette ifadelerine başlandı. Duruşma sırasında salonda silahlı polisler yer aldı. Hakim savunma avukatlarını itiraz ettikleri için tehdit etti. Havin ve arkadaşları, avukatları yanlarında olmadığı için susma haklarını kullandılar. Twitter’dan Baran Kaya (@iikiros)’a göre:

Son sorgudan hemen sonra daha meslektaşlarımız içerideyken hakim “çağırın herkesi” demiş sonra ne yaptığının farkına varacak ki “hıı ara verelim” demiş. Anlaşıldığı şekliyle sorgulardan önce hazırlarnmış şablon bir kararla karşı karşıyayız.

Sabah baskını ile alınan 6 kişiden dördü tutuklandı ve birine ev hapsi ve yurt dışı yasağı verildi. Kararın açıklanmasından sonra, adliye koridorlarına polis yığıldı.

Tutuklama kararlarının açıklanmasından sonra koridorlara yığılan polisler. Kaynak: Avukat Dayanışması, Twitter

İzmir’de gözaltına alınan 20 kişi koşulsuz, 6 kişi adli kontrolle serbest bırakıldı. Rektör danışmanı olarak atanan şahıs Gürkan Kumbaroğlu görevini resmen kabul etti.

Arkadaşlarımız serbest! Kaynak: İzmir Üniversite Dayanışması, Twitter

Bilanço: 1-5 Şubat tarihleri arasında Boğaziçi Üniversitesi kayyum rektör protestosu ve dayanışma eylemlerinde 555 kişi gözaltına alındı, bunlardan 8’i tutuklandı 22’si hakkında konutu terk etmeme adli kontrol kararı verildi. (Adalet İçin Hukukçular, Twitter)

Özgür Günce: 5 Şubat 2021

Bengisu Baş

  • Direnişimizin 33. gününe dün gece Kartal Adliyesinde davası görülen Anıl ve Şilan arkadaşlarımızın tutukluluk kararını alarak başladık.
Anıl ve Şilan. Kaynak: Ezgi Ertürk, Twitter
  • Anıl ve Şilan’ın tutuklanmasının yanı sıra bugün İzmir, Samsun, Ankara, Bursa gibi büyük illerde Boğaziçi Dayanışmasına destek veren arkadaşlarımızın barışçıl eylemleri sırasında polis şiddetine maruz kalmaları ve haksız şekilde gözaltına alınmaları direnişimizi açık bir gözdağıdır.
Adana’daki protestolarda protestocular gözaltına alındı. Kaynak: Anonim
  • Bugünün bir önemli gelişmesi de sayın cumhurbaşkanının Boğaziçi öğrencilerini hedef alan açıklamasıdır. Sayın cumhurbaşkanı cuma namazı çıkışında verdiği demeçte “Televizyonlarda ‘Melih Bulu istifa etsin’ diyorlar, yürekleri yetse ‘Cumhurbaşkanı da istifa etsin’ diyecekler” ifadelerini kullanmış ve biz öğrencilerinin gündemini nafile değiştirmeye çalışmıştır. Biz, Boğaziçi ailesi, bugün de Güney Meydan’da protestolarımızı gerçekleştirmiş, kararlılığımızın altını bir kez daha çizmiş bulunmaktayız.
“50 Riot Police, 5 women” Kaynak: Mark Bentley, Twitter

Özgür Günce: 4 Şubat 2021

Elif Çanga

Gece boyunca avukat Ali Gül’ün tweetlerinden ve kesik canlı yayınlardan takip ettiğimiz duruşmalardan gözümüze bir damla uyku girmedi. Sabah 3 sularında arkadaşlarımız serbest bırakıldı. 

51 arkadaşımız sabah erken saatlerde serbest bırakıldı. Kaynak: Boğaziçi Memories, Twitter

Şeyma’nın tuvalete özgürce koşuşunu ve 30 arkadaşımızın birbirlerine sarıldığı resimler eminim ki hafızamızdan kolay silinmeyecektir. Doğu ve Selo’nun da iyi haberlerini ise hala bekliyoruz. 

Bu güzel haberlere rağmen, sabah polis Kadıköy’deki eyleme gitmiş bazı arkadaşlarımızın evini basarak onları gözaltına aldı. 

12’de birlik olmak için Güney Kampüs’e gelen öğrenciler, kepleriyle gelen mezunlar, BÜMED başkanı Önder Şahin ve cübbeleriyle alkışlayan hocalarımızla güney meydanda buluştu. Kampüsten alınan 51 kişinin serbest bırakılması kutlandı.

Arkadaşlarımızı yalnız bırakmayan hocamız Feyzi Erçin. Kaynak: Boğaziçi Direnişi (Ozan Acıdere), Twitter

Judith Butler, Noam Chomsky, David harvey gibi dünyaca ünlü üç bin akademisyen, Boğaziçi öğrencileri ile dayanışma metni yayınladı. (https://bit.ly/3tqixIH)

Muharrem İnce Güney Kampüs’e gelerek öğrencilerle konuştu.

Kabul etmediğimiz rektöre karşı rektörlük binasının önünde vazgeçmediğimiz sloganlarımızla protestomuza devam ettik ve güney kapıdaki oturma eylemiyle günü kapattık. 

İzmir, Bursa, Samsun, Kadıköy gibi çeşitli lokasyonlarda Boğaziçi Direnişine destek vermek isteyenler gözaltına alındı ve destekçilere şiddetli şekilde müdahale edildi.

Ama mücadeleye devam. 

Kabul etmeyeceğiz, Vazgeçmeyeceğiz.

#BogaziciBesieged

I decided to put this piece together for those who could not follow what is going on in Turkey at the moment. On January 1st 2021, Melih Bulu was appointed as rector for Bogazici University. In 2016, a Bogazici professor was appointed rector by the president without an election for the first time, and in 2021, the appointed rector is not a Bogazici professor at all. Melih Bulu has plagiarized his master’s and PhD theses, and is an inept academic with reference to all Turkish academics, or Turkish rectors for that matter. The first day of protests (January 4th) saw Turkish riot police intervene the protest with tear gas, plastic bullets and pressurized water from anti-riot armored vehicles (TOMA). Since then, academics have been protesting the trustee rector daily by turning their backs to the Rectorate. Vice-rector and rector consultant positions were vacated, incapacitating the operative power of the trustee rector.

Gates of Bogazici University’s South Campus cuffed. Courtesy of Birgün Gazetesi

Bogazici University, and Hisarustu, the quarter in which the university is situated, has been besieged by riot police, TOMAs, and various police vehicles since January 4th, with a significant increase in the number of undercover police. The protests on January 6th saw protestors walk from Bogazici University to Besiktas (a five-kilometer walk, 3.1 miles) and gather with other protestors in Kadikoy. Since then, students have been detained, their hands cuffed behind their backs, and been subject to torture. Protests have continued ever since in many cities and countries.

After the open-air exhibition at South Campus in Bogazici University, a religious piece of art has spiked outrage in the religious population of Turkey, resulting in two students being sent to the penitentiary, and two students in house arrest.

Arrested students on the cover of Leman. Courtesy of Tuncay Akgün, Twitter

On February 1st, students were prevented from exiting the South Campus to meet with protestors outside the school, and students outside the school were put into custody. Students who were not let out of the school returned to the rectorate building to protest. One private security officer assaulted students with a wooden bat. Around 7 PM, the president of the alumni association warned protestors that after 9 PM, the covid-curfew would be in place and the police chief warned him that students would be dispensed. Around 9.40 PM, riot police by the hundreds entered the campus, detaining some students at the campus (Birgün Gazetesi, 2021) , and detaining some outside the campus. 159 students were detained on February 1st (Cumhuriyet Gazetesi, 2021), bringing the total sum to 200+ since January 1st. 

Gözaltına alınan bir öğrenci. Kaynak: Sezgin Tanrıkulu, Twitter

Detained students were subject to verbal and physical abuse. Students in penitentiary were told to “f*ck each other”, and some detained students were told to “f*ck their mothers”. Many students were beaten up (BirGün Gazetesi, 2021), with broken jaws, bloody eyebrows (Jurnal Gazetesi-a, 2021), and one student had a police radio broken on his head (Jurnal Gazetesi-a, 2021). The candidate status of the LGBTI+ Studies Club was revoked (a claim later disputed),  and the locks of the LGBTI+ Studies and the Female Studies Club were changed (T24 Gazetesi, 2021). Students walking to the school were told to “look down” and were harrassed and detained upon non-compliance. Students were also sexually assaulted during detainment. One student was groped by riot police (Jurnal Gazetesi-b, 2021). Students were deprived of water under custody (YolTV, by BirGün; 2021). One student had her headscarf forcibly removed and was dragged on the floor. 

Kafasında telsiz kırılan öğrenci. Kaynak: Berke Avcı, Twitter

We condemn this violent and hateful appointment against the freedom of expression and education, equality of opportunity, laicism and democracy! We stand by each student ever laid hand on by the police. We will keep resisting until the appointment is revoked. Long live Bogazici University! Long live the freedom of expression!

Kaynakça

Birgün Gazetesi, 1 Şubat 2021, “Boğaziçi Üniversitesi önündeki protestoya polis müdahalesi: Gözaltılar var”

https://www.birgun.net/haber/bogazici-universitesi-onundeki-protestoya-polis-mudahalesi-gozaltilar-var-332639

Cumhuriyet Gazetesi, 1 Şubat 2021, “Boğaziçi Üniversitesi’ne polis girdi: 159 gözaltı”

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/bogazici-universitesine-polis-girdi-mudahale-basladi-1810598

Jurnal Gazetesi-a, 1 Şubat 2021, “Boğaziçili öğrenciler gözaltına alındığı sırada eylem yapan Anadolu Gençlik Derneği’ne müdahale edilmedi”

Jurnal Gazetesi-b, 2 Şubat 2021, “Kırmızı daire: Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi K.Ç. gözaltı sırasında yaşadığı cinsel tacizi anlattı: ‘Kalçam 2 kere avuçlanarak sıkıldı, arkamı döndüğümde 4 çevik kuvvet polisi olduğunu gördüm’ ”

T24 Gazetesi, 2 Şubat 2021, “Boğaziçi’nde kadın araştırmaları ve LGBTİ+ kulüplerinin kapı kilidi Melih Bulu’nun talimatıyla değiştirilmiş!” 

https://t24.com.tr/haber/bogazici-nde-kadin-arastirmalari-ve-lgbti-kuluplerinin-kapi-kilidi-melih-bulu-nun-talimatiyla-degistirilmis,930533

YolTV, 1 Şubat 2021, “Gözaltına alınan öğrencilerin avukatları: Sağlık kontrolü yapılan öğrencilere su vermemiz polisler tarafından engellendi (Kaynak: Birgün)”

#BoğaziçiAblukada

Boğaziçi Üniversitesi’nde son bir aydır yaşanan olayları takip etmeyen/edemeyenler için bu yazıyı yazmaya karar verdim. 1 Ocak 2021 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi’ne Melih Bulu atandı. 1980 darbesinden sonra ilk defa, kurum dışından biri, bir üniversiteye rektör olarak atandı. Melih Bulu yüksek lisans ve doktora tezlerinde, akademide işleyebileceğiniz belki de tek suç olan intihal (akademik hırsızlık) yapmış, gerek akademisyenler arasında gerek rektörler arasında vasat bir akademisyendir. Atanmasının protesto edildiği ilk gün (4 Ocak) öğrencilere biber gazı, plastik mermi ve tazyikli su ile müdahale edilmiş, onlarca kişi gözaltına alınmıştır. 5 Ocak’tan itibaren her gün saat 12’de Boğaziçili akademisyenler güney kampüste rektörlüğe arkalarını dönerek protestolarını sürdürmektedir. 5 Ocak’tan beri açık dersler düzenlenmiş, rektör yardımcılığı ve danışmanlığı boş bırakılarak rektörlüğün çalışmaları engellenmiştir. 

Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüs kapısına vurulan kelepçe. Kaynak: Birgün Gazetesi

Boğaziçi Üniversitesi ve içinde bulunduğu Hisarüstü Mahallesi, 4 Ocak’tan beri tomalar, çevik kuvvet ekipleri, akrepler vb. ile abluka altındadır. Okul içerisindeki sivil polis sayısında ise ciddi bir artış söz konusudur. 6 Ocak’ta Güney Kampüs’te rektörlüğün önünde başlayan protesto, öğrencilerin Bebek’ten Beşiktaş’a yürümesi, oradan Kadıköy’de diğer üniversitelerden, direnişlerden gelen öğrenciler ile buluşarak Rıhtım’da bir protesto yapılması ile devam etmiştir. 6 Ocak’tan sonra Ankara başta olmak üzere çeşitli illerde protestolar düzenlenmiş, polis ters kelepçe ve darp ile öğrencileri gözaltına almıştır. Öğrenci protestoları her gün çeşitli illerde ve Güney Kampüs’te devam etmektedir.

Güney Kampüs’teki açık hava sergisinde kayyum atanması ile ilgili çeşitli sanat eserleri sergilenmiştir. Bu eserlerden bir tanesi, kabe üzerine şahmeran figürü ve etrafında çeşitli Queer bayraklar, muhafazakar kamuoyunda büyük tepki uyandırmış, beş öğrencinin gözaltına alınması sonucunda bir öğrenci serbest bırakılmış, iki öğrenci ev hapsine mahkum edilmiş, iki öğrenci ise cezaevine gönderilmiştir.

Tutuklanan öğrenciler Leman’ın kapağında. Kaynak: Tuncay Akgün, Twitter

1 Şubat’ta yapılan tutuklama ve kayyum protestolarında saat beşte Güney Meydan’dan Güney Kapı’ya yürümeye çalışan öğrencilerin, Hisarüstü’nde toplanan öğrenciler ile buluşması engellenmiş, Hisarüstü’nde toplanan bazı öğrenciler gözaltına alınmıştır. Bebek tarafında toplanan diğer üniversitelerden gelen öğrenciler de gözaltına alınmıştır. Polisin öğrencilerin okuldan çıkarmaması üzerine, öğrenciler rektörlük önüne dönerek kayyum rektörü protesto etmeye devam etmiştir. Polis bu süreçte okula yemek sokulmasını engellemiştir. Rektörlüğün önünde toplanan öğrencilere müdahale eden özel güvenliklerden biri, öğrencilere odun sopa ile saldırmıştır. Saat yedi civarı BÜMED Başkanı öğrencilerle görüşerek, saat dokuzdan sonra öğrencilerin dağılmaması durumunda emniyet müdürünün öğrencileri dağıtacağı bilgisini vermiştir. Saat dokuz kırk civarında yüzlerce çevik polis, gözaltı otobüsleri ile güney kampüse girerek, öğrencilere dağılmaları yönünde uyarılarda bulunmuştur. Bu uyarılara uymayan öğrencilerin bazıları polis eşliğinde Kale Kapı’dan okuldan çıkarak kapı önünde gözaltına alınmış, bazıları da güney kampüste (Birgün Gazetesi, 2021) gözaltına alınmıştır. 159 öğrenci 1 Şubat’ta olmak üzere (Cumhuriyet Gazetesi, 2021)  200’den fazla öğrenci 1 Ocak’tan beri gözaltına alınmıştır.

Gözaltına alınan bir öğrenci. Kaynak: Sezgin Tanrıkulu, Twitter

Gözaltına alınan öğrenciler sözlü ve fiziksel şiddete maruz kalmıştır. Cezaevine giren öğrenciler “birbirinizi s*kin” gibi hakaretlere, dün gözaltına alınan öğrenciler de annelerine küfürlere maruz kalmıştır. Birçok öğrenci darp edilmiş (BirGün Gazetesi, 2021), bir öğrencinin çenesi kırılmış, bir öğrencinin kaşı yarılmış (Jurnal Gazetesi-a, 2021) bir öğrencinin kafasında polis telsizi kırılmıştır. Okulun LGBTI+ Çalışmaları Kulübünün adaylık statüsü kaldırılmış (sonradan yalanlandı), Kadın Araştırmaları Kulübü ve LGBTI+ Çalışmaları Kulübünün odalarının kilidi değiştirilmiştir (T24 Gazetesi, 2021). 1 Şubat’ta Etiler’den Hisarüstü’ne yürüyen öğrenciler, yürürken aşağı bakmadıkları için fiziksel müdahaleye maruz kalmış ve gözaltına alınmıştır. Öğrenciler gözaltı sırasında cinsel tacize de uğramıştır. Öğrencilerden birinin kalçası avuçlanmıştır (Jurnal Gazetesi-b, 2021). Gözaltına alınan öğrencilere polis su vermemiştir (YolTV, asıl kaynak BirGün; 2021) Gözaltına alınan öğrencilerden birinin başörtüsü açılmış ve yerde sürüklenmiştir.

Kafasında telsiz kırılan öğrenci. Kaynak: Berke Avcı, Twitter

İfade özgürlüğüne, eğitim özgürlüğüne, fırsat eşitliğine, laikliğe, demokrasiye aykırı bu şiddet ve nefret dolu atamayı kınıyoruz! Polisin elinin değdiği her öğrencinin yanındayız! Bu atama geri çekilene kadar direnmeye devam edeceğiz! Yaşasın Boğaziçi Üniversitesi! Yaşasın ifade özgürlüğü!

Kaynakça

Birgün Gazetesi, 1 Şubat 2021, “Boğaziçi Üniversitesi önündeki protestoya polis müdahalesi: Gözaltılar var”

https://www.birgun.net/haber/bogazici-universitesi-onundeki-protestoya-polis-mudahalesi-gozaltilar-var-332639

Cumhuriyet Gazetesi, 1 Şubat 2021, “Boğaziçi Üniversitesi’ne polis girdi: 159 gözaltı”

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/bogazici-universitesine-polis-girdi-mudahale-basladi-1810598

Jurnal Gazetesi-a, 1 Şubat 2021, “Boğaziçili öğrenciler gözaltına alındığı sırada eylem yapan Anadolu Gençlik Derneği’ne müdahale edilmedi”

Jurnal Gazetesi-b, 2 Şubat 2021, “Kırmızı daire: Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi K.Ç. gözaltı sırasında yaşadığı cinsel tacizi anlattı: ‘Kalçam 2 kere avuçlanarak sıkıldı, arkamı döndüğümde 4 çevik kuvvet polisi olduğunu gördüm’ ”

T24 Gazetesi, 2 Şubat 2021, “Boğaziçi’nde kadın araştırmaları ve LGBTİ+ kulüplerinin kapı kilidi Melih Bulu’nun talimatıyla değiştirilmiş!” 

https://t24.com.tr/haber/bogazici-nde-kadin-arastirmalari-ve-lgbti-kuluplerinin-kapi-kilidi-melih-bulu-nun-talimatiyla-degistirilmis,930533

YolTV, 1 Şubat 2021, “Gözaltına alınan öğrencilerin avukatları: Sağlık kontrolü yapılan öğrencilere su vermemiz polisler tarafından engellendi (Kaynak: Birgün)”