KritiK #2: Nereden Gelip Nereye Gidiyoruz?

Günlerden bir gün uyandığımızda, kendimizi Melih Bulu’suz bir dünyada bulduk! Altı ayı geçen direnişimiz, dayanışmamız, emeklerimiz ve acılarımız meyvesini verdi ve üniversitemize kayyum olarak atanan Melih Bulu geldiği gibi gitti. O gün hepimizin içinde buruk bir sevinç vardı: Hepimiz saf kötülüğün tezahürü olan Melih Bulu’dan kurtulduk, ya şimdi? Rektör vekilimiz Melih Bulu’nun fizik şubesi Naci İnci, akademisyenlere rektörlüğe aday olduğuna dair bir mail yollamış, hem de rektörlük hesabını kullanarak. 2 Ağustos tarihinde bitecek rektörlük başvuruları, aslında en başından beri protesto ettiğimiz antidemokratik sistemin bir parçası. Peki Boğaziçi Üniversitesi Rektörü nasıl seçilmeli?

Öncelikle rektörün neden önemli bir pozisyon olduğunu belirtip, rektör seçiminin tartışmaya değer olduğunu kanıtlamaya çalışmak istiyorum. En temelinde rektör, bir üniversiteye polis girip giremeyeceğini tek başına belirleyebilir. Nitekim Gülay Barbarosoğlu döneminde okula giremeyen polis (hatta çevik kuvvet), 2018 yılında “lokum olayları” sonrasında Kuzey Kampüs’e girip arkadaşlarımızı yaka paça gözaltına aldı. Benzer şekilde Melih Bulu döneminde polis, Melih Bulu’nun kampüse giriş izni vermesiyle Güney Meydan’da çevik kuvvetin arkadaşlarımızı tartakladı. LGBTI+ Çalışmaları Kulübü ve CİTÖK’ün kapatılmasına bizatihi Melih Bulu sebep olmuştur. Okulumuz tuvaletlerinde tuvalet kağıdı yokken okulumuzun her tarafına güvenlik kameraları yerleştirilmesi ve kapılarımızdaki güvenlik önlemlerinin arttırılması hep Melih Bulu’nun kararlarıdır. Öyle görünüyor ki akademik sorumluluklar bir yana, rektör bir üniversitenin polisi gibidir ve bu rolü ile özgür düşünceyi parmaklıklar ardına koyabilir.

Peki her rektör ataması kötü müdür? Seçimle gelecek kişi atamayla gelse itiraz edecek miyiz? Evet, her rektör ataması kötüdür ve seçimle gelmeyen her rektöre itiraz edilmelidir. Her ne kadar demokratik seçimler, seçmenler tarafında bir olgunluk gerektirse de ve her üniversite bu olgunluğa erişmemiş olabilse de, her üniversite özerk olmalıdır ve kendi yönetimini kendisi seçmelidir. Bu şekilde her üniversite, kendi tercihleri ve önceliklerine bağlı olarak, kendisini en iyi şekilde temsil eden yöneticiyi seçebilir.

Kurduğum bu son cümlede değinmediğim çok fazla nokta var: Üniversiteden kast edilen insanlar kimlerdir? Herkesin oy hakkı eşit olmalı mıdır? Temsil nedir? Bu sorulara cevap vermeden önce, hayalimdeki rektörlük sistemini tek bir cümlede sunup, sonra bu sunumu tartışmak istiyorum: Rektörlük seçimleri, bir üniversitenin tüm bileşenleri (öğrenciler, araştırmacılar ve tüm personel) tarafından, oyların ağırlıkları farklılaştırılmış bir şekilde yapılmalıdır. Bu cümledeki unsurları teker teker inceleyelim. İlk unsur, üniversitenin tüm bileşenlerinin oy hakkı olmasıdır. Burada yola çıktığım prensip, bir kararın verilmesinde o karardan etkilenecek herkesin söz sahibi olması gereğidir. Öğrencinin ders alacağı hocaları belirleyen, çalışanların maaşlarını kesen bir personel, tüm bu bileşenlerin kontrolünde olmalıdır. Nasıl ki bir ülkede hükümeti tüm vatandaşlar seçer, bir üniversite de tüm bireyler yönetimde söz sahibi olmalıdır.

Bu fikri tartıştığım ilk ortam, İktisat bölümünün hocalar ve öğrencilerle birlikte gerçekleştirdiği toplantıydı. Burada Zoom’un chat kısmı üzerinden arkadaşlarımla yaptığım tartışmada, bir arkadaşım özel güvenlik görevlilerinin de mi oy hakları olması gerektiğini sordu. Bu sorunun haklılığını asla sorgulamıyorum: Kayyumluğun ideolojik polisi haline gelmiş özel güvenlik görevlileri değil oy vermek, okulun kapısından bile alınmamalı! Öğrencilere sopayla, yumrukla, tekmeyle saldıran ve bizim vergilerimizle evine ekmek götüren bu insanlar, hak ettikleri cezanın bir gram eksiğini almamalılar. Demokrasiye hizmet etmeyen hatta demokrasiye karşı çıkan kimse, demokratik süreçlere dahil olmamalı. Bu uygulamalı itiraza rağmen, teorik olarak güvenlik görevlilerinin oy vermesinin faydalı olduğunu düşünüyorum. Öncelikle eğer özel güvenlik görevlilerinin bize saldırma sebepleri bizimle aynı gemide hissetmiyor olmaları ise, ortak bir siyasi sürece dahil olmak üniversitenin tüm bileşenlerini yakınlaştırabilir.

Benzer bir itiraz, öğrencilerin oy vermesine dairdi. Liseden yeni mezun olmuş öğrencilere, milyon liralarla uğraşan rektörlüğün “kontrolünü vermek” ne kadar iyi sonuçlara yol açabilir? Öğrenciler popülist söylemlere yenilmez mi? Öncelikle teorik olarak bakıldığında, rektörlüğün kararlarından son zamanlarda en çok etkilenenlerin öğrenciler olduğu düşünüldüğünde, bir öğrencinin rektör olması bile düşünülebilir 😁. Şaka bir yana, demokrasi ilkesine (kararların muhattaplarının karar sürecine dahil olması) göre öğrencilerin ayrılmaz bir oy hakkı bulunmaktadır. Bu hakkın verilmesi değil, başından beri verilmemiş olması asıl sıkıntıdır.

Bu noktaya ek olarak, üniversitenin sadece akademik eğitim değil siyasi eğitim de vermesi gerektiğini düşünüyorum. Eğer toplumumuzun siyasi olgunluk/bilinç/yetkinlik seviyesinden mutlu değilsek, bu olgunluğu/bilinci/yetkinliği üniversitemizde geliştirebiliriz. Böylece öğrenciler üniversite eğitimleri boyunca, vatandaşlıkları süresince hakları olan oy vermenin bir temelini atmış olurlar. Bu eğitimi vermediğimiz sürece, ülkemizdeki siyasi olgunluğun gelişmesinin engellenmesini desteklemiş oluruz.

Şimdi de oyların ağırlıklarının farklılaştırılmasını konuşalım, yani “Çoban ile benim oyum bir mi?” sorunsalını. Hissel olarak baktığım zaman, üniversitede on yıllarını geçirmiş bir profesör ile bir hazırlık öğrencisinin oyunun aynı olması bana doğru gelmiyor. Siyasi seçimler ile paralellik kurduğumuz zaman, her vatandaşın oyunun eşit olması da aynı sebepten dolayı sorgulanabilir. Fakat şunu göz önünde bulundurmak gerekir ki vatandaşlık siz ondan vazgeçene kadar sizin olsa da, öğrenciler lisans seviyesinde dört beş yıl, yüksek lisans seviyesinde iki üç yıl, doktorada da dört beş yıl okulun bir mensubu olurlar. Buna rağmen bir akademisyen on yıllarca okulun bir parçası olabilir. Okulun tarihine ve ihtiyaçlarına daha hakim olduğu söylenebilecek akademisyenlerin oylarının daha çok ağırlık taşıması gerektiği bu bağlamda tartışılabilir. Kolay bir metodoloji, her mensubun o okulda geçirdiği yıl sayısı kadar ağırlıkla oy hakkı olmasıdır. Bu mantıkla tüm kariyerini Boğaziçi’nde geçirmiş bir doçent, geçen yıl dışarıdan okulumuza gelmiş bir profesörden daha ağırlıklı bir oya sahip olabilir.

Bu mantıkla, öğrencilerin oy ağırlıklarının ortalamada bir ila beş arasında değiştiğini ve bir akademisyenin Boğaziçi’nde emekli olana kadar kalabileceği gözlemlersek, ortalamada bir akademisyenin bir öğrenciden daha çok oya sahip olduğunu görürüz. Bu da aslında asimetrik seçimli devlet kurumlarının çalışma prensibi ile bağlantılıdır: Daha uzun süreli yapıların, yeniden seçilme gibi siyasi çıkarlarının daha az olduğu, bu yüzden popülist veya bireysel çıkarları daha az gözetecekleri tartışılabilir. Bu durumun da siyasi kültürle bağlantılı olduğunu bildiğimden, bu sistemin uygulanması ve siyasi olgunluk seviyesi arasında çift taraflı bir nedensellik olabileceğini düşünüyorum. Bu düşüncem de bu sistemin uygulanabilir ve faydalı bir sistem olduğuna dair düşüncemi güçlendiriyor.

Bu noktada ise akademisyen/öğrenci ve personel arasındaki oy ayrımı da meydana geliyor. Genel sekreterinden bina sorumlusuna kadar herkes üniversite için kendi yetenekleri ve sorumlulukları dahilinde emek veriyor ve ekmeğini buradan kazanıyor. Önceki mantığı devam ettirirsem, personelin de okulda geçirdiği yıl sayısıyla orantılı olarak oya sahip olması gerektiğini söylemeliyim.

“Demokrasi, diğer yönetim şekilleri dışında en kötü sistemidir” diyor Churchill. Her ne kadar yozlaşmaya açık ve popülizme teşne bir sistem olsa da, demokrasinin (hatta doğrudan demokrasinin) azınlık hakları ve ifade özgürlüğü açısından en sağlıklı sistem olduğunu düşünüyorum. Boğaziçi Üniversitesi, rektörlüğünden kulüplerine kadar demokrasiyi işlemiş ve işletmeye çalışan bir kurumdur. Kendine özgü sosyal ortamını, ifade özgürlüğünü ve bilimsel kalitesini korumak için demokrasiye ihtiyacı vardır. Tüm paydaşların kıdemlerince oy hakkına sahip olduğu bir seçim sistemi, Boğaziçi Üniversitesi’nin en acil ihtiyacıdır. Bu ihtiyacın en kısa sürede karşılanması dileğiyle…

Görsel: Paris Komünü önündeki barikat (Vikipedi: Paris Komünü)

Özgür Günce: 6 Şubat 2021

Elif Çanga

Gece yarısında bir anda okulumuza iki tane yeni fakülte (hukuk ve iletişim) kurulması haberini Resmi Gazete’den aldık. Bize zor yeten okulumuzun 2 fakülteyi daha nasıl kaldıracağını düşünürken Polonezköy’e ve Hadımköy’e yeni kampüs inşa etme söylentileri dolaştı. Kayyuma direndiğimiz şu günler okulumuzdan olacağımız düşüncesi ile gece uyuyamadık. Çaresizlikten kurtulmak ve kendimizi cesurca ifade edebilmek için Boğaziçi Dayanışması Cumhurbaşkanlığı’na açık bir mektup yayınladı. Açık, net ve cesur içeriğiyle 2 sayfalık bu mektup tüm sosyal medyada dolaştı.  Yasaklardan dolayı Türkiye’de fiziksel olarak evlere kapansak da yurtdışından gelen çok büyük bir destek vardı. Berlin’deki protesto kampüstekileri aratmayacak kadar büyüktü. Şarkıcı Ezhel de bize destek mesajları vererek bu protestoya katıldı. Brüksel ve Paris sokakları da Aşağıya Bakmayacağız sloganları ile inledi.

Ezhel de Berlin sokaklarında bizlerleydi. Kaynak: @thatissokovl, Twitter

4 Şubat’ta Kadıköy’de gözaltına alınan 61 kişinin emniyette ifadelerine başlandı. Duruşma sırasında salonda silahlı polisler yer aldı. Hakim savunma avukatlarını itiraz ettikleri için tehdit etti. Havin ve arkadaşları, avukatları yanlarında olmadığı için susma haklarını kullandılar. Twitter’dan Baran Kaya (@iikiros)’a göre:

Son sorgudan hemen sonra daha meslektaşlarımız içerideyken hakim “çağırın herkesi” demiş sonra ne yaptığının farkına varacak ki “hıı ara verelim” demiş. Anlaşıldığı şekliyle sorgulardan önce hazırlarnmış şablon bir kararla karşı karşıyayız.

Sabah baskını ile alınan 6 kişiden dördü tutuklandı ve birine ev hapsi ve yurt dışı yasağı verildi. Kararın açıklanmasından sonra, adliye koridorlarına polis yığıldı.

Tutuklama kararlarının açıklanmasından sonra koridorlara yığılan polisler. Kaynak: Avukat Dayanışması, Twitter

İzmir’de gözaltına alınan 20 kişi koşulsuz, 6 kişi adli kontrolle serbest bırakıldı. Rektör danışmanı olarak atanan şahıs Gürkan Kumbaroğlu görevini resmen kabul etti.

Arkadaşlarımız serbest! Kaynak: İzmir Üniversite Dayanışması, Twitter

Bilanço: 1-5 Şubat tarihleri arasında Boğaziçi Üniversitesi kayyum rektör protestosu ve dayanışma eylemlerinde 555 kişi gözaltına alındı, bunlardan 8’i tutuklandı 22’si hakkında konutu terk etmeme adli kontrol kararı verildi. (Adalet İçin Hukukçular, Twitter)

Özgür Günce: 5 Şubat 2021

Bengisu Baş

  • Direnişimizin 33. gününe dün gece Kartal Adliyesinde davası görülen Anıl ve Şilan arkadaşlarımızın tutukluluk kararını alarak başladık.
Anıl ve Şilan. Kaynak: Ezgi Ertürk, Twitter
  • Anıl ve Şilan’ın tutuklanmasının yanı sıra bugün İzmir, Samsun, Ankara, Bursa gibi büyük illerde Boğaziçi Dayanışmasına destek veren arkadaşlarımızın barışçıl eylemleri sırasında polis şiddetine maruz kalmaları ve haksız şekilde gözaltına alınmaları direnişimizi açık bir gözdağıdır.
Adana’daki protestolarda protestocular gözaltına alındı. Kaynak: Anonim
  • Bugünün bir önemli gelişmesi de sayın cumhurbaşkanının Boğaziçi öğrencilerini hedef alan açıklamasıdır. Sayın cumhurbaşkanı cuma namazı çıkışında verdiği demeçte “Televizyonlarda ‘Melih Bulu istifa etsin’ diyorlar, yürekleri yetse ‘Cumhurbaşkanı da istifa etsin’ diyecekler” ifadelerini kullanmış ve biz öğrencilerinin gündemini nafile değiştirmeye çalışmıştır. Biz, Boğaziçi ailesi, bugün de Güney Meydan’da protestolarımızı gerçekleştirmiş, kararlılığımızın altını bir kez daha çizmiş bulunmaktayız.
“50 Riot Police, 5 women” Kaynak: Mark Bentley, Twitter

Özgür Günce: 4 Şubat 2021

Elif Çanga

Gece boyunca avukat Ali Gül’ün tweetlerinden ve kesik canlı yayınlardan takip ettiğimiz duruşmalardan gözümüze bir damla uyku girmedi. Sabah 3 sularında arkadaşlarımız serbest bırakıldı. 

51 arkadaşımız sabah erken saatlerde serbest bırakıldı. Kaynak: Boğaziçi Memories, Twitter

Şeyma’nın tuvalete özgürce koşuşunu ve 30 arkadaşımızın birbirlerine sarıldığı resimler eminim ki hafızamızdan kolay silinmeyecektir. Doğu ve Selo’nun da iyi haberlerini ise hala bekliyoruz. 

Bu güzel haberlere rağmen, sabah polis Kadıköy’deki eyleme gitmiş bazı arkadaşlarımızın evini basarak onları gözaltına aldı. 

12’de birlik olmak için Güney Kampüs’e gelen öğrenciler, kepleriyle gelen mezunlar, BÜMED başkanı Önder Şahin ve cübbeleriyle alkışlayan hocalarımızla güney meydanda buluştu. Kampüsten alınan 51 kişinin serbest bırakılması kutlandı.

Arkadaşlarımızı yalnız bırakmayan hocamız Feyzi Erçin. Kaynak: Boğaziçi Direnişi (Ozan Acıdere), Twitter

Judith Butler, Noam Chomsky, David harvey gibi dünyaca ünlü üç bin akademisyen, Boğaziçi öğrencileri ile dayanışma metni yayınladı. (https://bit.ly/3tqixIH)

Muharrem İnce Güney Kampüs’e gelerek öğrencilerle konuştu.

Kabul etmediğimiz rektöre karşı rektörlük binasının önünde vazgeçmediğimiz sloganlarımızla protestomuza devam ettik ve güney kapıdaki oturma eylemiyle günü kapattık. 

İzmir, Bursa, Samsun, Kadıköy gibi çeşitli lokasyonlarda Boğaziçi Direnişine destek vermek isteyenler gözaltına alındı ve destekçilere şiddetli şekilde müdahale edildi.

Ama mücadeleye devam. 

Kabul etmeyeceğiz, Vazgeçmeyeceğiz.

Piyasalarda Aşırı Güven Faktörü ve Türk Yatırımcının Genel Profili

Bengisu Baş

Geleneksel finans teorileri piyasa oyuncularının tamamen rasyonel olduğu varsayımı üzerine kurulur; bu anlayışa göre kişi faydayı en üst noktada tutacak şekilde karar verir. Davranışsal finansçılarsa bu varsayımı ve üzerine şekillenen “etkin piyasalar hipotezini” eleştirir ve karar alma aşamasında piyasa oyuncularının rasyonellikten saptığını ortaya koyar. Bununla beraber davranışsal iktisatçılar rasyonellikten sapmanın temelindeki psikolojik ve sosyolojik etmenleri araştırır; bu dinamiklerin toplumdan topluma, kişiden kişiye ne derece etkili olduğuna yer verir.

Davranışsal iktisadın duayen isimlerinden Kahneman’ın genel okuyucu kitlesine de hitap eden “Thinking Fast and Slow” kitabını tekrar taradığım bugünlerde rasyonaliteden sapmaya neden olan etkenlerden birine, piyasalarda “aşırı güvene” ayrılmış üçüncü bölümünün altın-döviz-borsa kutsal üçlüsü içinde savrulan aklı karışmış yerli yatırımcıya ders niteliği olduğu kanaatindeyim.

Daniel Kahneman – Thinking Fast and Slow

Finansal okuryazarlığın kıt, risk alma eğilimininse oldukça yüksek olduğu toplumumuzda suyun iyice bulandığı bugünlerde yatırımcının aldığı duyumlara, bilgisine ve tecrübesine duyduğu güveni ve bu güvenin derecesini bir kez daha masaya yatırması belki de umduğu bütün getiriler içinde en kıymetlisidir. Bundan hareketle yazımın ilerleyen bölümlerinde finansal anlamda aşırı güvenin ne olduğuna, farklı formlarına kısaca değineceğim. Daha sonra aşırı güven sorunun piyasa oyuncularının demografik etkenlerle ilişkisini ve Türk yatırımcısın bu çerçevede nasıl bir profil çizdiğini kısıtlı yerimin imkan verdiği ölçüde aktaracağım.

Davranışsal Finans Bağlamında Aşırı Güven

Ana hatlarıyla kendi yargılarına ve yeteneklerine yersiz güvenme aşırı güven olarak tanımlanır. Bu tanım finans literatüründe farklı akademisyenlerce genişletilip modifiye edilebilir veya akademik metinlerde içeriğe uygun yeni ölçütler belirlenerek farklı tanımlamalar yapılabilir ancak temelde aşırı güven farklı formlar olarak kendini gösterse de ortak nokta yatırımcıyı kendi bilgisine, aldığı duyuma daha yüksek bir netlik yüzdesi atfetmeye ve daha yüksek yatırım getirisi beklemeye itmesidir. Temelinde gerçekçi olmayan optimistik düşünce, yanlış kalibrasyon ve aldatıcı üstünlük hissi gibi bilişsel önyargılar yatabilir.  90lı yıllarda Amerika’da bir hayli popüler olan, davranışsal iktisatçıların da yararlandığı anketler aslında bu önyargıların ekonomik ajanlar arasında ne kadar yaygın olduğunu gösteriyor.  Örneğin girişimciler arasında yapılan anketlerden birinde katılımcıların kendileri ayarında bir işin başarılı olma ihtimaline ortalama %60 verdikleri görülüyor. Aynı yıllarda yeni bir işin tutunma olasılığı istatiksel olarak %30 dolaylarında. Anlaşılan katılımcılar gerçeklikten uzak bir optimizm sergiliyor. İronik olan başka bir şeyse katılımcıların 81% inin kendi işlerine 10 üzerinden ortalama 7 ve daha yüksek başarı ihtimali vermesi; dahası 33% lük katılımcının kendi girişimlerinin batma ihtimalini sıfır olarak görmesi.  Buna göre katılımcıların çok büyük yüzdesi yalnız yersiz bir pozitif düşünme eğilimde değil aynı zamanda gerçekte batan 70 % içinde olmayacağı inancında; aldatıcı bir “ortalamanın üzerindeyim” hissinde. Bu ankete benzer sonuçlar ortaya koyan, aşırı güvenin farklı formlarını somutlaştırmayı amaçlayan sayısız türlü anket, deney ve araştırma mevcut ancak işlenen verinin ortaya koyduğu daha homojen.   Davranışsal finansçılar araştırmaları neticesinde aşırı güvenli yatırımcıların agresif bir yatırım stiline sahip oldukları, daha riskli portföyleri tercih ettikleri, portföy çeşitlendirmeye daha az meyilli oldukları, alım satım işlemlerinde yüksek komisyonlar ödedikleri, ve yüksek hacimde işlem yaptıkları konusunda hemfikir.

Demografik Faktörler ve Aşırı Güven

Piyasa oyuncularının güven derecesi yaş, tecrübe, cinsiyet, servet, meslek ve içinde yaşadığı toplum gibi dinamiklerden ayrı düşünülemez. Erkek egemen finans dünyasında ilk akla gelen cinsiyetin aşırı güvenle ilişkisi olabilir. Odean ve Barber’ın çalışmaları erkek yatırımcıların kadın muadillerine göre daha özgüvenli olduklarını ortaya koyuyor (2001). Bu çıkarım sonraki yıllarda araştırma yapan akademisyenler tarafından da doğrulanıyor. Erkek yatırımcılar, beklendiği üzere, daha çok işlem yapıyor ve sonuç olarak net getirilerini düşürüyorlar. Bununla birlikte portföylerinde daha riskli seçimler, daha az çeşitlilik söz konusu. Yaş ve tecrübenin aşırı güvenle ilişkisi ise kullanılan veri setine ve araştırmaya göre değişkenlik gösteriyor. Bazı akademisyenler pozitif bazıları negatif bir kesim de lineer olmayan bir ilişki olduğu kanaatinde dolayısıyla uzlaşma söz konusu değil. Ayrıca tecrübenin nasıl tanımlanacağı, tecrübeli görülen örnek grupların kendi içinde ne kadar tutarlı olduğu da tartışma konusu. Örneğin Menkoff, Schmeling ve Scmidt ortak çalışmalarında profesyonelleri homojen bir grup olarak görmez sıradan bireysel yatırımcıyı profesyonelle kıyaslarken kurumsal yatırımcılar ve bireysel yatırım danışmanları olarak alt gruplar oluşturur. Bunun yanı sıra tecrübeyle yaş arasındaki pozitif korelasyonu kabul etmekle beraber aynı kefeye koymaz. Sonuç olarak daha güncel yaklaşımlar yaş-tecrübe-güven ilişkisini daha belirsiz bir zemine koyar. Servet-aşırı kendine güven ilişkisi de yaş ve tecrübe gibi tartışmalıdır. Odean, Graham gibi bazı akademisyenler zengin yatırımcıların daha özgüvenli olduğunu tespit eder. Ekholm ve Paternack ise küçük yatırımcıların büyük portföy sahiplerine göre daha güvenli hareket ettiğini gösterir.

Acker ve Duck de çalışmalarında kültür-aşırı güven ilişkisini inceler ve finansal karar vermede Asyalıların İngilizlere göre daha güvenli hareket ettikleri sonucuna varırlar. Geri kalan literatür de ağırlıklı olarak bu çıkarımı destekler niteliktedir.

Türk Yatırımcının Genel Profili

Davranışsal finans araştırmaları Amerika, Batı Avrupa ve İngiltere gibi gelişmiş marketleri odak aldığından Türk yatırımcıları hakkında daha kısıtlı analiz söz konusu ama karşılaştırmak gerekirse Türk piyasa oyuncuları genel olarak gelişmiş piyasalardaki mevkidaşlarından daha kollektif bir yapıda.  Hofstede ,2001) Bunun yanı sıra Türk yatırımcılar belirsizliğe tahammülsüzlükte daha yüksek duyarlılık gösteriyor.

Yukarıdaki haritada da görüldüğü gibi Portekiz, Yunanistan, Guatemela gibi ülkelerde belirsizliğe tahammül endeksi yüksek çıkarken Danimarka, İsveç ve Singapur gibi ülkelerde oldukça düşüktür. Anlaşılacağı üzere belirsizliği tolere edememesi ve kollektif yapısı yerli yatırımcıyı karşılaştırıldığı “tipik batılı” yabancı yatırımcıdan ayrıştırıyor.

Piyasalarda aşırı kendine güveni ölçmede en büyük kıstaslardan biri olan devir hızına bakıldığında da Türk yatırımcının yabancı mevkidaşlarından daha çok aşırı güven gösterdiği ortaya çıkıyor.

Yukarıdaki haritada da koyu renkle işaretlendiği üzere 2019 yılında Türkiye ülkeler arası borsalarda devir hızı sıralamasında Çin’den sonra ikinci ülke olarak yer alıyor.

Bu durum yalnız geçtiğimiz yıla özgü değil. Türkiye piyasaları kronik olarak çok yüksek hızla işlem yapıyor; hatırlatmak gerekirse akademik kesim devir hızının kendine aşırı güven faktörüyle pozitif korelasyon gösterdiği konusunda hemfikir.

Demografik faktörler incelendiğinde ise yerli erkek yatırımcıların yerli kadın mevkidaşlarından daha çok aşırı güven gösterdiği saptanıyor; dünya genelinde olduğu gibi.  Dolayısıyla tipik erkek yerli yatımcının yıllık devir hızı, işlem hacmi ve portföyünün risk derecesi tipik yerli kadın yatırımcıdan daha yüksek. Örneğin diğer endekslerdeki hisselerden daha az riskli kabul edilen BİST30 ‘un hisseleri erkek yatırımcıların portföylerinde oransal olarak daha az yer buluyor. Vahim olansa erkek-kadın ayrımına gidilmeden bakıldığında sadece BİST30’dan hisse bulunduran yatırımcıların oranının 6% dolaylarında seyretmesi ki bu durum yerli yatırımcının piyasa değeri küçük ve riski yüksek şirketlerin hisselerine ne kadar meyilli olduğunu gösteriyor.

Yaş, tecrübe ve zenginlik demografik faktörler incelendiğinde de sonuçlar ilgi çekici. Türkiye bazında zenginlik, yaş ve tecrübe aşırı güven faktörüyle negatif korelasyon gösteriyor ancak orta alt sınıf yatırımcının tecrübe kazandıkça aşırı güvenle hareket etmeye başladığı görülüyor. (Tekçe,2016). Yaşlı, zengin ve tecrübeli Türk yatırımcısı ise finansal okur-yazarlığının daha yüksek; borsada kazanması muhtemel bir profil çiziyor.

Bölgeler bazında incelendiğindeyse hem zenginlik hem de eğitim açısından birinci Marmara Bölgesinde BİST30 hisselerine yatırım oranları, portföy çeşitlendirmesi en fazlayken Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde en düşük olduğu görülüyor. *

Sonuç

Literatürdeki aşırı güven ölçütleri esas alındığında Türk yatırımcısının, özellikle de doğulu yerli yatırımcının, karşılaştırıldığı Batı Avrupalı ve Amerikalı yatırımcıdan çok daha yüksek özgüvene sahip olduğu açık. Bununla birlikte risk almanın ve kendine fazla güvenmenin girişimci ruhu artırdığını; neticesinde de daha yüksek yatırım getirisi sağladığını iddia eden küçük bir akademik azınlık dışında akademisyenler aşırı güvenin net yatırım getirilerini düşürdüğü; dahası sıklıkla negatif getiriyle sonuçlandığı konusunda hemfikir.

Bu anlamda bulanık günlerde borsaya, hakim olmadığı bir dünyaya, “The Great Gatsby” olma umuduyla paldır küldür dalan kitlenin yukarıda özetlediğim aşırı güvenli yatırımcı profiliyle özdeşleşip özdeşleşmediğini kendisine sormasını temenni ediyorum. Pek tabii ki “yaşlı, zengin, tecrübeli, finansal okur-yazarlığı yüksek” küçük yüzde içinde hissetmek herkes için komfor alanı ama günün sonunda bu illüzyona masaya cebindeki her şeyi bırakacak kadar kapılmamak kaydıyla.

*Türk yatırımcısının genel profili hakkında daha detaylı analiz için linkte verilen araştırmanın tablo ve grafikleri incelenebilir.

http://www.unicreditfoundation.org/content/dam/ucfoundation/documents/2010/2013/42%20%20B%C3%BClent%20Tek%C3%A7e%20.pdf

Bengisu, Tablet Düşünce’de konuk yazardır. bengisu.bas@boun.edu.tr adresinden ulaşılabilir.

Kaynakça

Barber, B. M., and Odean, T. (2001). Boys Will be Boys: Gender, Overconfidence, and Common Stock Investment, Quarterly Journal of Economics, 116 (1), 261-292

Barber, B. M., and Odean, T. (1999). The Courage of Misguided Convictions, Financial Analyst’s Journal, 55(6), 41-55.

Ekholm, A. and Pasternack, D. (2007). Overconfidence and Investor Size, European Financial Management, 14(1), 82-98. 25

Acker, D., and Duck, N. G. (2008). Cross-cultural Overconfidence and Biased Self Attribution, Journal of Socio Economics, 37, 1815-1824.

Hofstede, G. (2001). Culture’s Consequences: Comparing Values, Behaviors, Institutions and Organizations across Nations, 2nd Edition, Sage Publications.

Odean, T. (1999). Do Investors Trade Too Much?, American Economic Review, 89(5), 1279-1298.

Tekçe, Bülent, Neslihan Yılmaz, and Recep Bildik. “What factors affect behavioral biases? Evidence from Turkish individual stock investors.” Research in International Business and Finance 37 (2016): 515-526.

Tekçe, Bülent, and Neslihan Yılmaz. “Are individual stock investors overconfident? Evidence from an emerging market.” Journal of Behavioral and Experimental Finance 5 (2015): 35-45.

Kahneman, D. (2011). Thinking, fast and slow. Macmillan.

Menkhoff, L., Schmeling, M., & Schmidt, U. (2013). Overconfidence, experience, and professionalism: An experimental study. Journal of Economic Behavior & Organization86, 92-101.

https://data.worldbank.org/indicator/CM.MKT.TRNR?view=map

İş-Yaşam Dengesinin Davranış Bilimleri Açısından Değerlendirilmesi ve Organizasyonel Başarı Bağlamında Etkileri

GİRİŞ

İş-yaşam dengesi gelişen ve değişen teknolojik, demografik ve ekonomik yapıların sonucu olarak günümüz dünyasında her geçen gün daha da önemli bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumun sonucu olarak Dünya’nın pek çok bölgesinde akademisyenler ve profesyoneller tarafından yoğun mesailer harcanan bir olgu durumuna gelen iş-yaşam dengesinin çözümü adına pek çok farklı metot uygulamaya konulmuş, pek çok farklı kuram geliştirilmiştir. Bu akademik çalışmalardan beslenen yazımda genel anlamda iş-yaşam dengesine ait bilgilere yer vermeye çalıştım ve bunların örgütsel davranış ve örgütsel başarılara etkisine değindim.

İŞ-YAŞAM DENGESİ

İş-yaşam dengesini açıklamak için kavram ilk ortaya çıktığı günden bu yana pek çok tanım ortaya çıkmış ve kavrama farklı anlamlar bahşedilmiştir. Lockwood’a göre iş-yaşam dengesi, bireyin iş ve aile yaşantısındaki taleplerini dengede tutmasıdır ( Nancy Lockwood, 2003, s.6). Barnett iş-yaşam dengesinin, kişilerin iş yaşamında inisiyatif sahibi olmalarından dolayı iş ve aile yaşantısına ilişkin esneklik, sosyallik ve bireyselliği kapsadığını ifade etmektedir (Rosalind C. Barnett, 1999). Smith ve Gardner iş-yaşam dengesinin, kişinin iş ve iş dışı sorumlulukları dengede tutması olduğunu ileri sürmekteyken (J.Smith ve D.Gardner,2007, s. 1), Clark ise iş-yaşam dengesini, kişinin iş ve aile yaşantısında asgari düzeyde rol çatışması ve iş ve aile yaşamında aktif ve memnun olması şeklinde tanımlamaktadır (Sue Campbell Clark,2001,s. 11).

Daha sonra yazımızda tekrar yerini alacak olan Clark ve onun gibi pek çok akademisyen iş-yaşam dengesini, daha çok iş-aile yaşamı dengesi olgusu üzerinde değerlendirmiştir. Bunun en temel nedeni demografik ve ekonomik yapının 90’lı ve 2000’li yıllarda kadınların akademik ve profesyonel yaşama daha çok dahil olması sonucu geçirdiği değişimdir. Bu döneme kadar erkek ve kadınların sosyal yaşamda üstlendiği görevler daha net şekilde ayrılabilirken, 90’larda başlayan bu süreç sonrası kadınlar da iş dünyasına katılmış ve bu dönem öncesinde kadınlar aile işlerinde görece daha çok yükümlülüğe sahip olduğu için, ailede kadın bireyin yükünü azaltmak adına görev bölümü ihtiyacı doğmuştur. Bunun sonucunda ise çift kariyerli eşler adında bir kavram ortaya çıkmıştır.

“Çift kariyerli eşler”

Günümüzde ise iş-aile yaşamı dengesi kavramı bireylerin aileden bağımsız bir şekilde de sosyal ihtiyaçlarını giderme arzularından dolayı , iş-yaşam dengesi kavramına dönüşmüştür. Dolayısıyla iş-yaşam dengesinin tanımında da değişikliğe gidilme gereksinimi duyulmuştur. Artık eskisine göre aileden daha bağımsız hale gelen iş-yaşam dengesinin bana göre en doğru tanımını Tammy Allen yapmıştır. Allen’a göre iş-yaşam dengesi, kişinin nerede, ne zaman ve ne şekilde çalıştığıyla ilgili kontrol sahibi olması olduğunu belirtmektedir (Tammy D. Allen, 2001 :415). Allen bu tanımlamayla diğerlerinin aksine iş-yaşam dengesini sorumluluklardan bağımsız bir kavram olarak nitelemiş, kişinin kendisine ayırdığı vakti belirleme yani aslında esnek çalışmaya gönderme yapmıştır. Yazının ilerleyen kısımlarında esnek çalışma yöntemlerinin iş-yaşam dengesinin sağlanmasında ne derecede önemli olduğunu da ayrıca inceleyeceğiz.

İş-yaşam dengesi ayrıca insan kaynakları yönetiminde de önemlidir. İş-yaşam dengesine ilişkin yapılan çalışmaların, örgütlerin çalışanlarının taleplerinde ortaya çıkan değişimleri fark etmelerine ve esnek çalışma stratejileri oluşturmalarına olanak sağladığı bir gerçektir (Küçükusta, 2007). İş-yaşam dengesi sağlandığında, kişiler işlerinden memnun ve işlerinde başarılı; aynı zamanda da özel yaşamlarında mutlu olmaktadırlar. Bu bağlamda, bu dengenin sağlanabilmesinde çalışma saatlerinin önemi ortaya çıkmaktadır (Khairunneezam Mohd Noor, 2011, s.11).

İŞ-YAŞAM DENGESİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ

İş yaşam dengesi küresel rekabetin ve işgücünün zaman içerisinde gelişimi sonucu ortaya çıkmış yeni bir kavramdır. İş yaşam dengesi için yapılan programların başlangıcı 1930’lara dayanmakla beraber ilk kez 1986 yılında ortaya çıkmış yeni bir kavramdır. 2. Dünya Savaşı’ndan önce, W.K.Kellog adında bir şirket ilk kez, üç adet sekiz saatlik vardiya sistemi yerine dört adet altı saatlik vardiya sistemini geliştirerek çalışanın moralinin ve etkinliğinin artmasını sağlamıştır. Önceki yıllarda iş aile dengesi olarak kullanılan bu kavram günümüzde iş yaşam dengesi olarak kullanılmaya başlamıştır (Lockwood, 2003: 2).

Tabloda yer alan iş yaşam dengesine ait değişimler iş yaşam dengesi kavramının sanayi devrimi ile başladığına dikkat çekmektedir. Sanayi devriminden önce üretim aileler tarafından kendi tüketimleri için yapılırken sanayi devrimiyle başlayan süreçte, işyerleri, ev ve aileden uzaklaşmış ve üretim bunların dışındaki örgütlerde gerçekleştirilmeye başlamıştır. Önceleri bireylerin iş ve aile konumlarında farklılık yokken, iş ve aile aktiviteleri endüstri devriminden sonra farklı yerlerde, farklı zamanlarda, farklı insan gruplarıyla ve farklı davranış kurallarıyla gerçekleştirilir olmuştur. İş ve aile, endüstrileşmeyle birlikte zaman ve mekan olarak birbirinden farklılaşmış olsa da, aralarında sıkı yapısal ilişkiler ve güçlü bir etkileşim olan iki önemli sosyal alt sistem olarak varlıklarını devam ettirdikleri görülmüştür. Son yıllarda sanayi sonrasına geçiş sürecinde ekonomik, sosyal ve kültürel alanda yaşanan koklu değişimler çalışma yaşamı acısından da, yeni oluşumları ve yaklaşımları beraberinde getirmiştir (Kapız, 2002: 139). Bu yeni oluşumlardan birisi de kadınların iş yaşamına girmesidir. İş yaşamına giren kadınların evdeki rollerinden dolayı erkeklere göre iş yaşam dengesini kurmakta daha fazla zorlandıkları görülmektedir (Clutterbuck, 2003). Bu nedenle, iş ve aile yaşam alanları etkileşiminin boyutlarının değiştiği ve iş ile aile yaşamı dengesini sağlayabilmenin öneminin giderek arttığı görülmektedir (Kapız, 2002: 139).

İş aile dengesini sağlayabilmenin öneminin giderek artması nedeniyle örgütler iş yaşam denge programlarını uygulamaya koymuş ve iş yaşam denge programlarını uygulayan örgütlerin insan kaynağı pazarını ellerinde tuttukları ve insan kaynağı acısından rekabet avantajı kazandıkları tespit edilmiştir (Clutterbuck, 2003). 1950’lerle bu yüzyılın başları arasında gerek işveren, gerekse çalışan acısından getirdiği faydalar nedeniyle iş yaşam dengesi araştırmalarında büyük artışlar yaşanmış ve iş yaşam denge programları örgütsel seviyede uygulanmaya başlanmıştır. İş yaşam dengesinin getirdiği faydalar sadece sosyal ve psikolojik boyutla sınırlı kalmamış, aynı zamanda ekonomik anlamda da yarar sağlamıştır. İş yaşam dengesi, örgütün imajını artırmakta ve çalışanların kalitesini geliştirmektedir. Ayrıca iş yaşam dengesini etkin bir şekilde uygulayan örgütlerin daha yüksek pazar payına sahip oldukları ve daha iyi finansal performans gösterdikleri de tespit edilmiştir (Naithani, 2010: 151).

ÖRGÜTSEL BAĞLILIK

İş-yaşam dengesi kavramını ve etkilerini açıklarken, örgütsel bağlılık kavramını iyi bilmemizde fayda olacaktır. Örgütsel Bağlılık pek çok farklı tanıma sahip olsa da, genel anlamıyla örgütsel bağlılık kavramıyla; bireyin örgütüyle, örgütün amaçlarıyla özdeşleşmesi ve örgütteki üyeliğini devam ettirme arzusu ifade edilmektedir. (Candan, İnce,2016:231)

Örgütsel bağlılık kavramının hangi boyutlardan oluştuğu konusunda değişik görüşler öne sürülmüştür (Güleryüz, Aydın, age,2). Örneğin Hoş ve Oksay (Hoş, Oksay, age, 3), kavramı “işe ve çalışma alanına ilişkin olumlu tutumlara da sahip olmak” olarak tanımlayarak örgütsel bağlılığın üç kategoride gerçekleştiğini savunmuşlardır. Buna göre (1) çalışanların örgütün kuruluş amacına ve var olan değerlerine bağlılık; (2) çalışanların örgütleri için istekli ve anlamı çaba sarf etmeleri ve; (3) örgütten ayrılma isteği duymamaları, örgütsel bağlılık için gerekli olgulardır. Bu noktadan hareketle “güven, adalet, iş doyumu, etkililik, motivasyon, örgütsel özdeşleşme, yönetime katılım, psikolojik sözleşme, iletişime açıklık, lider davranışı, örgütsel destek algısı, yönetici saygısı, sosyalleşme” çalışanlarda oluşan örgütsel bağlılık duygusunu en çok etkileyen faktörler olarak nitelendirilmiştir. (Demirtaş, Şama, 2016:290)

İŞ YAŞAM DENGESİ, ÖRGÜTSEL BAĞLILIK VE ÇALIŞAN MEMNUNİYETİ

Bu bölümde iş yaşam dengesi, örgütsel bağlılık ve çalışan memnuniyeti kavramlarının birbirlerine ne derecede bağlı olduğunu, ne tür yollardan birbirleriyle etkileşim halinde olduklarını inceleyeceğiz.

Neyse ki, bu etkileşimi açıklamak için 2014 yılında, Oya Korkmaz ve Evrim Erdoğan tarafından, Türkiye Taş Kömürü Kurumunda yapılan araştırma bizim için oldukça aydınlatıcı olacaktır. Kendilerinin, iş yaşam dengesinin, çalışanın performansını ne derecede etkilediğini ölçümlediği bu çalışmada, oldukça kurumsal bir örgüt oluşu, bölgede önemli miktarda işgücünü çalıştırması ve üretimden hizmete kadar birçok alanda faaliyet göstermesi TTK’nin seçilmesine neden olmuştur.

Bu çalışmanın amacı doğrultusunda, daha önce yapılan çalışmaların sonuçlarına dayandırılarak çalışanların iş-yaşam dengesinin, örgütsel bağlılık ve çalışan memnuniyeti üzerindeki etkileriyle ilgili hipotezler geliştirilmiştir. Geliştirilen hipotezleri üç grupta toplamak mümkündür:

H1: İş-yaşam dengesinin örgütsel bağlılık üzerinde pozitif ve anlamlı bir etkisi vardır.

H2: Örgütsel bağlılığın çalışan memnuniyeti üzerinde pozitif ve anlamlı bir etkisi vardır.

H3: İş-yaşam dengesinin çalışan memnuniyeti üzerinde pozitif ve anlamlı bir etkisi vardır.

Araştırma bulguları ise şu şekildedir. Yapılan korelasyon analizi sonuçlarına göre; örgütsel bağlılık, çalışan memnuniyeti, iş yaşam dengesi ve iş dengesi arasındaki ilişkilerin anlamlı ancak düşük düzeyde, aile dengesi ile çalışan memnuniyeti arasındaki ilişkinin ise çok düşük düzeyde ve anlamsız olduğu belirlenmiştir. Araştırma modeline göre iş yaşam dengesinin örgütsel bağlılığı, örgütsel bağlılığın ise çalışanların memnuniyetini anlamlı olarak etkilediği ancak iş yaşam dengesinin çalışan memnuniyetine anlamlı bir etkisinin olmadığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak; iş yaşam dengesinin örgütsel bağlılık üzerinde anlamlı ve pozitif etkisinin olduğunu ifade eden H1 hipotezi ile örgütsel bağlılığın çalışan memnuniyeti üzerinde pozitif ve anlamlı etkisinin olduğunu ifade eden H2 hipotezi kabul edilmiştir. Buna karşın iş yaşam dengesinin çalışan memnuniyeti üzerinde pozitif ve anlamlı etkisi olduğunu ifade eden H3 hipotezi ise reddedilmiştir. Elde edilen bu bulgular benzer çalışmalarla desteklenmiştir. (Korkmaz, Erdoğan, 2014, s. 553)

AVRUPA’DA İŞ YAŞAM DENGESİ

Rosemary Crompton ve Clare Lyonette’in 2006 yılında, Avrupa çapında yaptıkları karşılaştırmalı iş yaşam dengesi çalışması bizim için bu başlık adına aydınlatıcı olacaktır. Pek çok faktörü gözeterek yaptıkları çalışmalar sonucu Finlandiya ve Norveç’in diğer Avrupa ülkelerinden büyük oranda ayrıldıkları ortaya çıkmıştır. Gerek hükumet politikalarıyla gerek özel sektör uygulamalarıyla iş yaşam dengesini toplumsal bir olgu olarak görmüşler ve diğer tüm ülkelerin aksine sadece çift kariyerli eşleri desteklemekle kalmayıp, aynı zamanda erkekleri aile hayatında daha çok sorumluluk almaları adına cesaretlendirici politikalar izlemişlerdir.

Fransa’da yapılan araştırmalar sonucu ise, Fransa her ne kadar liberal cinsiyet rolleri hoş görülen bir ülke olsa da, esasında geleneksel bir aile içi yapısı olduğu ve bunun özellikle kadınların hayatında iş yaşam dengesi çatışmalarına yol açtığı görülmüştür. Genel olarak Fransa’da hükumetlerin anne destek politikaları oldukça gelişmiş olsa da insanların yeterli çalışma memnuniyeti elde etmesi için yeterli olamamıştır.

Yapılan çalışmaya göre bu ülkeler arasında kadına en çok aile içi sorumluluk yüklenen Portekiz olmuştur. Öte yandan şaşırtıcı bir şekilde Fransa’nın aksine bu herhangi bir denge çatışmasına neden olmamıştır. Bunun sebebi olarak Portekiz’de aile kavramına verilen değerin diğer tüm ülkelerden fazla oluşu ve zaten onlar için en önemli şeyin aile alanı oluşu gösterilmiştir. (Crompton, Lyonette, 2006, City University)

İŞ YAŞAM DENGESİNİN ORGANİZASYONEL BAŞARIYA ETKİLERİ VE SONUÇ

Günümüzde iletişim araçlarının bu denli hayatımızın içine girmiş oluşu, insanların aldıkları hizmet veya ürün hakkında, fikir paylaşmasını ve toplumda belirli bir algı oluşturmasını çok daha kolay hale getirmiştir. Bu kolaylık firmaları müşteri görüşlerini çok daha fazla önemsemeye yönlendirmiş, firmaları geri dönüşlere çok daha açık hale getirmiştir.

Öte yandan firmalar dış müşterileri tatmin etmek ve onların memnuniyetini sağlamak için, öncelikle iç müşterilerin mutluluğunu sağlamaları gerektiğini de bilmelidirler. İş dünyası adına bu durumun değerini anlatmak için aşağıdaki gibi oldukça basit bir tablo çizmek mümkündür;

Şekilde de görüldüğü gibi çalışan mutluluğunun sonucu olarak pek çok fayda elde edilmekte ve bunların sayesinde firmalar çok daha büyük kazançlara sahip olmaktadır. Çalışan memnuniyetinin sağlanması için gereken en temel koşulun da iş yaşam dengesi olduğunu yazının başında belirtmiştik. İş yaşam dengesini sağlamanın en kolay yolunun çalışana esnek çalışma fırsatları sunmak olduğu bariz bir gerçek. Ancak burada sağlanan esnek çalışma fırsatının da çalışanların bir araya gelmesini engelleyecek şekilde olmaması çok önemlidir. Çünkü nasıl iş yaşam dengesi çalışanın örgüte bağlılığını olumlu yönde etkiliyorsa, aynı şekilde bireyin yaptığı başarılı grup çalışmaları da örgüte bağlılığı artıracaktır.

Öte yandan çalışanlarının aile yaşamı da firmaların gözünden kaçmamalıdır. Her ne kadar ilk söylendiğinde kulağa profesyonellik dışı bir davranışmış gibi gelse de, burada söylenmek istenen sadece çalışanı iş hayatında değil, aile hayatında da desteklemenin çok önemli oluşudur. Özellikle Türkiye’de kadın çalışanların çalıştıkları şirket tarafından gördükleri destek hem çalışan memnuniyeti hem de organizasyonel başarı adına çok önemli bir noktadadır.

Son olarak özetleyecek olursak; Bireyler için yaşam; kişisel, çalışma ve aile yaşantısı anlamında bir bütünlüğü ifade etmektedir. Bu nedenle bir denge kurulması bireyin nitelikli bir yaşam sürmesini, ailesi ve sosyal çevresiyle olumlu bir etkileşimde bulunmasını, işverenin beklentilerinin karşılanmasını sağlayacaktır. Şüphesiz bu etkiler toplumsal düzeyde de olumlu bir takım gelişmeleri tetikleyeceği gibi ülke olarak uluslararası arenada rekabetçiliğin inşasına da zemin hazırlayabilecektir. Bu nedenle iş yaşam dengesinin sağlanmasında tüm taraflara bir takım görevler düşmektedir.

KAYNAKÇA

Allen, N.J. ve Meyer, J.P. (1990) “The Measurement and Antecedents of Affective,

Continuance and Normative Commitment to The Organization” Journal of Occupationa Psychology, 63: 1–18.

Meyer, J. P. ve Allen, N. J. (1991) “A Three-Component Conceptualization of Organizational Commitment” Human Resource Management Review, 1: 61–89.

Danny Miller, Jangwoo Lee, “The people make the process: commitment to employees, decisionmaking and performance”, Journal of Management, c. 27, s. 2 (2001): 165.

Güleryüz, Evrim, Aydın, Orhan. “Örgütsel Özdeşim ve Örgütsel Bağlılık Birbirinden Farklı Yapılar Mıdır? Bir Faktör Analizi Çalışması”. Türk Psikoloji Yazıları. c. 18. s. 36 (2015): 1–12.

Hoş, Canan, Oksay, Aygen. “Hemşirelerde Örgütsel Bağlılık İle İş Tatmini İlişkisi”.

Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi. c. 20. s. 4 (2015): 1–24.

Erkan Demirtaş, Erdoğan Şama, “Okullarda Dönüşümcü Liderlik ve Örgütsel Bağlılık İlişkisi”, Iğdır Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, s. 10 (2016): 290.

Kapız, Serap Özen. “İş-Aile Yaşamı Dengesi ve Dengeye Yönelik Yeni Bir Yaklaşım: Sınır Teorisi”, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. c. 4. s. 3 (2002): 139–153.

Sue Campbell Clark, “Work cultures and work-family balance”, Journal of Vocational Behavior, c. 58 (2001): 349.

S., Moiser, K.L., “Work in the family and employing organization”. American Psychologist. Vol. 45 (1990): 240–251.

İ. Efe Efeoğlu, Hüseyin Özgen, “İş-Aile Yaşam Çatışmasının İş Stresi, İş Doyumu Ve Örgütsel Bağlılık Üzerindeki Etkileri: İlaç Sektöründe Bir Araştırma”, Ç.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, c. 16, s. 2 (2007): 239

S.E. Hobfoll, The ecology of stress (New York: Hemisphere, 1988), 12.

Hakan Candan, Mehmet İnce, “Siber Kaytarma ve Örgütsel Bağlilik Arasindaki İlişkinin İncelenmesine Yönelik Emniyet Çalişanlari Üzerine Bir Araştirma”, Niğde Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, c. 9, s. 1 (2016): 231

Morf, M. The Work/Life Dichotomy: Prospects for Reintegrating People and Jobs. Westport: Quorum books, 1989

Kahn, Robert L. ve diğ., Organizational Stress: Studies in Role Conflict and Role Ambiguity, (New York: Wiley, 1964), 46.

M.R. Frone, M. Russell, M.L. Cooper, “Relation of Work-Life Conflict to Health Outcomes: A Four-Year Longitudinal Study Of Employed Parents”, Journal of Occupational and Organizational Psychology, c. 70 (1997): 326.

Naithani, P. (2010) “Overview of Work-Life Balance Discourse and Its Relevance in Current Economic Scenario” Asian Social Science, 6(6):148–155.

Clutterbuck, D. (2003) Managing Work-Life Balance A Guide for HR in Achieving Organisational and Individual Change, London, CIPD Publishing.

Kapız, S.Ö. (2002) “İş-Aile Yaşamı Dengesi ve Dengeye Yönelik Yeni Bir Yaklaşım: Sınır Teorisi” Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 4(3):139–153.

Lockwood, R.N. (2003) Work/Life Balance Challenges and Solutions, USA, Society For Human Resource Management.

Barnett, Rosalind C. “A New Work-Life Model for the Twenty First Century”. Academy of Political and Social Science. Vol. 562 (1999): 143–158.

Smith, Jennifer, Gardner, Dianne. “Factors Affecting Employee Use of Work-LifeBalance Initiatives”. New Zeland Journal of Psychology. Vol. 36. №1 (2007): 3–12.

Tammy D. Allen, “Family-Supportive Work Environments: The Role of Organizational Perceptions”, Journal of Vocational Behavior, c. 58 (2001): 415.

Küçükusta, Deniz. “Konaklama İşletmelerinde İş-Yaşam Dengesinin Çalışma Yaşamı Kalitesi Üzerindeki Etkisi” (Doktora Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi, İzmir, 2007), 12

Khairunneezam Mohd Noor, “Work-Life Balance and Intention to Leave Among Academics in Malaysian Public Higher Education Institutions”, International Journal of Business and Social Science, c. 2, s. 11 (2011): 242

FAYDALANILAN MAKALELER

Oya Korkmaz, Evrim Erdoğan, “İş Yaşam Dengesinin Örgütsel Bağlılık ve Çalışan Memnuniyetine Etkisi”, Ege Akademik Bakış, c. 14, s. 4, 2014: 541–557.

Burcu Şefika Doğrul, Seda Tekeli, “İş-Yaşam Dengesinin Sağlanmasında Esnek Çalışma”, Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi, c. 2, s. 2, 2010.

Rosemary Crompton, Clare Lyonette, “Wok-Life ‘Balance’ in Europe”, Acta Sociologica, Sage Publications, c. 49, s.4, 2006.

Kapız, Serap Özen. “İş-Aile Yaşamı Dengesi ve Dengeye Yönelik Yeni Bir Yaklaşım: Sınır Teorisi”, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. c. 4. s. 3 (2002): 139–153.

T. Alexandra Beauregard, Lesley C. Henry, “Making The Link Between Work-Life Balance Practices and Organizational Performance, The London School of Economics and Political Sciences.

FAYDALANILAN TEZLER

Sinem Ünal Çınar, “İş-Yaşam Dengesinin Örgütsel Bağlılık Üzerindeki Etkisi: Konaklama İşletmelerinde Bir Araştırma, Yıldız Teknik Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İşletme Ana Bilim Dalı, 2019.

Mert Özen, Tablet Düşünce’de konuk yazardır. burakmertozen@gmail.com adresinden ulaşılabilir.

Zweig ve Ruhun Ölümü

Yunus Can Doğru

Zweig’ın neredeyse tüm eserlerinde ölüm ve sürgün olgusunu görmekteyiz. Özellikle Hitler Almanyası ve kitaplarının yakılmasından sonra. Ölüm hayatın en değişmez bileşenidir. Birçok durumda kendini size bir kurtarıcı olarak gösterebilir. Öyleyse Zweig da bunu kendine has uslübu ve yorumuyla anlatacaktır. Sabırsız Yürek, Bir Çöküşün Öyküsü ve bir çok eserindeki intihar düz bir ölümle de değildir, her biri kendi dünyasında görkemli birer intihardır. Hepsinin nedenleri farklıdır. Madam Prie artık gücü tekrar elde edemeyeceğini anlayınca son bir zafer kazanmak ve ölümsüz olmak için kendini öldürmüştür, Edith ise kırılmış ve sadece artık bitsin istemiştir. Yine aynı eserde Edith’in babası da yalnızlıktan ve kaybetmekten bıkmıştır. Acı dayanılmazdır.

Zweig günümüzde bile acizlik olarak görülen bir konuya açıklık getirmiştir. Kişinin en doğal hakkı, kendi hayatını sonlandırma hakkıdır. Tercih edilmiş bir ölüm, aniden gelen ölümden nasıl daha aşağı bir şey olabilir ki? Artık hayatına devam etmek istemeyen kişinin kendi iradesi ile hayatını sonlandırmasından daha doğal ne vardır? Cinayetin bile böylesine kabul gördüğü insanoğlunun tabiatı, bunu neden anlamaz veya anlamamakta ısrarcıdır. İnsan kendi kararlarını veren bir canlı olarak artık karar vermeme kararını da verebilme özgürlüğüne sahip değil midir? Zamanı geldiğinde, istediğinde ölümü eski bir dost gibi selamlayıp bu dünyadan kendi şartlarında ayrılmanın neresi yanlıştır?

Zweig’ın eserlerine bakmak gerekirse, karakterlerin eserde ele alınan olay esnasında genelde evlerinden, memleketlerinden uzak oldukları görünmektedir. Eserlerinde de usta yazarın sürgün devam etmektedir. Satranç’ta bir gemide, Bir çöküşün öyküsü’nde resmen sürgünde, Sabırsız yürek’te bilmediği bir yerde görevde karakterler görmekteyiz. Zweig ölüm karşısında aciz değildir. Eserlerindeki karakterlerde bu durumda olacaktır. Eserlerinde genelde intihar eden karakterler, son bir umut olarak bir şey denemektedirler. Madam Prie, köylü gencin o gece yanında kalmasını ister ancak bu isteği sonuç bulmaz. Karakterler her zaman ölümü son çare olarak görmektedir. Hiç biri ondan korkmaz veya buna karşı çekince göstermez. Zweig eserlerinde ölümü hayatın bir parçası olarak bizlere yansıtır. Eser de hayatı yansıttığından ölüm ile sonuçlanmakta, bitmektedir. Bu intiharlar psikolojik birer cinayet olarak da görülebilir. İntiharın hazırlanma süreci dikkatle hazırlanmış ve kişinin intiharına her zaman elinde olmayan dış etkenler neden olmuştur. Hayatının kendi kararları, istek ve arzuları dışında geliştiğini gören kişi son çare olarak bu, kendi arzusu dışında yaşanan hayata son verme kararı verir. Bu kesinlikle zayıflıktan değildir. Zweig’ın eserlerinde ölüm genelde bir tutum, bir protesto olarak gelişmektedir.

Bir kesimin iddia ettiğinin aksine Zweig’ın umutsuzluk ve karamsarlık içerisinde olduğunu düşünmemekteyim. Büyük umutların kırıkları da büyük olur fakat Zweig ve eserlerindeki birçok karakter karamsarlık ve umutsuzluk yüzünden değil, artık umut etmemek istedikleri için hayatlarını sonlandırmaktadır. Umut etmek beklenti yaratır ve beklentinin karşılanması için yaşama devam etmek gerekir. Zweig asla umut etmeyi bırakamayacağını bildiği için beklemekten vazgeçmeyi seçer, intihar mektubunda karamsarlıktan fazlaca eser yoktur. Durumun vahametini aktarıp, dostlarına iyi dileklerini iletir. Onun ve intihar eden karakterleri için yorgun tanımını kullanmak daha doğru olacaktır. Yorgun düşmelerinin nedeni ise, umut ettikleri şeyler karşısında devamlı kaybetmeleri, yenilmeleridir.

“Bütün dostlarımı selamlarım! Umarım, uzun gecenin ardından gelecek olan sabahın ışığını görebilirler! Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum.”

Diyen bir adam karamsarlığa yenik düşmüş olabilir mi?

Stefan Zweig ve eşi Charlotte E. Altmann
22 Şubat 1942’de birlikte zehir içerek yaşamlarına son verdiler.

SONUÇ

Bir yazarın hayatında diktanın, baskının etkisi nedir? Savaşın etkisi nedir? Zulmün, sansürün etkisi nedir? Nadiren ruha üflenen, anlanılanı anlatma özelliğine sahip yazarlar, böylesine kan ve vahşet dolu dünyada nasıl yaşayabilirler? Zweig yaşamamayı seçenlerdendir.

Zweig’ın öyküsü bizlere şunu gösteriyor ki. Edebiyat sanat dalları içerinde en etkileyici çiçeklerden biridir. Ve bu çiçek bataklıklarda daha canlı açar. Edebiyatın dayanağı her zaman insan olmuştur. Edebiyat kuramlarını incelediğimizde görüyoruz ki uzun bir süre edebiyat kişinin ve toplumun aynası görevi görmektedir. Bu görevi halen değişmemiştir. Yüz yıl önce yazılan eserin halen geçerliliğini koruyor olmasının nedeni de tam olarak bu misyonun ürünüdür çünkü duygular değişmemiştir. Aşk acısı her zaman ve her millette, her kültürde aşk acısı, ölüm her dilde ölümdür. Hitler Almanyasının ve zulmünün gölgesinde, onların kanla suladığı topraklarda yeşeren bu edebiyat ise dünyaya bambaşka bir bakış açısı getirmiştir. Dönemin birçok sanatçısının zülüm karşısında ortak tavır alması ve dimdik durmaları belki de çöküşlerinin böylesine kesin olmasına ve bir daha yükselmelerine asla müsaade edilmemelerini sağlamıştır.

Zweig’ın intihar ettiği dönemde Hitlerin kazandığını da göz önünde bulundurursak, bu intihar bizlere sadece yorulmuş bir adamın naif vedası olarak gelmekte.

Zweig kendi bildiği dilde faşizme karşı mücadele yürütmüştür. Yazarın besininin toplumsal olaylar olduğunu daha önce belirtmiştik. Peki Hitler olmasaydı, Zweig olur muydu? Bu soruya net bir biçimde hayır demek yazarın yeteneklerine hakaret olur ama kesinlikle evet demek de yazarların varoluşsal sorumluluğunu red etmek olacaktır. Elbette Zweig’ı okuyacaktık ama en değerli eserlerini Sürgün döneminde veren Zweig’ı böylesine bilmeyecek ve onu bu kadar sahiplenmeyecektik. Hikâyesinde bize dokunan bir yön belki olmayacaktı. Ölümünün ardından Brezilya hükümeti, ona yaraşır bir devlet töreniyle cenaze merasimi düzenlediler. Başta devlet adamları ve generaller olmak üzere, ülkedeki büyük yazarlar ve sanatçılar ve elbette Brezilya halkı bu devasa törene katıldılar. Resmi bir tebliğ olmamasına rağmen kentteki tüm dükkânlar, sahipleri tarafından kapatıldı. İnsanlığın yetiştirdiği en hümanist ve en büyük yazarlardan Stefan Zweig, görkemli bir törenle Brezilya imparatorunun yanına defnedildi.

Zweig, otobiyografisi olan Dünün Dünyası adlı yapıtını,

“Her gölge, sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır,”

diyerek bitirir. O, hayatı tüm karşıtlıklarıyla gerçekten yaşamış ama ölümü seçmiş biriydi. Böylece ölümsüzlüğe ulaştı. Geride sayfalarından hayat fışkıran yapıtlar bıraktı. Kurduğu umutların intiharını hazırladığı bu adam insanlığın ebedi umut kaynaklarından biri oldu.

Stefan Zweig’ın intihar mektubu. (Almanca)

VEDA

Özgür iradem ve açık bir bilinçle bu yaşamdan ayrılırken, son bir sorumluluk yerine getirilmeyi bekliyor: Bana ve işimi yapmama huzurlu bir ortam sunan harika ülke Brezilya’ya içten teşekkürlerimi sunmak. Her yeni günle bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim, ruhsal anavatanım Avrupa kendi kendini yok ettikten ve ana dilimin dünyası yok olduktan sonra, dünyanın hiçbir yerinde hayatımı bu kadar severek yeniden kuramazdım. Ama altmışıncı yaştan sonra tam anlamıyla yeniden başlamak çok özel bir güç gerektiriyor. Ve benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. Bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmamın iyi olacağına inanıyorum. Ki hayatım boyunca tinsel uğraşım en büyük haz kaynağım ve kişisel özgürlüğüm en yüce değerim oldu. Bütün dostlarımı selamlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızılllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum.”

STEFAN  ZWEİG

Yunus Can Doğru

İletişim için

Twitter: @yunusvonsivas

Mail: yunuscandogru@gmail.com

Yunus, Tablet Düşünce’de konuk yazardır. yunuscandogru@gmail.com adresinden ulaşılabilir.

Sosyal Medya Düzenlemesi Neden Hepimizi İlgilendiriyor?

Sosyal medya —özellikle Twitter—, hayatlarımıza ilk girdiği günden farklı bi işleve sahip. Özellikle Türkiye’de, son zamanlarda oluşan toplumsal tepkiyi bizi yönetenlere iletebildiğimiz tek araç haline geldi. Yetkililer tüm fiziksel yürüyüşleri engellemek için türlü müdahaleleri kullandığı için artık adalet talebimizi belirtmemizin, haksızlığa karşı çıkmamızın ve isteklerimizi iletmemizin en önemli yolu sosyal medya.

Mesela Tunceli’de dağ keçilerinin avlanması için açılan ihale, sosyal medya olmasaydı yöre halkı dışında kimsenin duyacağı bir olay olmazdı. Gazetelerde ufak bir haber olarak verilip geçiştirilecek, bir sürü hayvanın can kaybına yol açacaktı. Ama dijital ortamda çevreci ve hayvan haklarını savunan insanlar tarafından tepkiler büyüdü, kamuoyunun da desteğiyle ihale iptal edildi. Yine Volkan Uzun’un 12 farklı sabıka kaydı olmasına ve bir köpeğe tecavüz etmiş olmasına rağmen serbest bırakılmasını(!) ve sonrasında gelen tepkiler sayesinde tekrar tutuklanmasını da örnek verebiliriz. Ya da hala genel kurula getirilmeyi bekleyen Hayvan Hakları Yasası için yapılan baskıyı da. Eğer sosyal medya olmazsa, yıllardır baskı yapılmasına rağmen çıkmayan Hayvan Hakları Yasası vekillerin aklına gelir mi sizce?

Bir azınlık olan LGBTİ+ bireyler de sosyal medyanın etkisini sık sık kullanıyor. Neredeyse her üç günde bir kez birinin uğradığı nefret suçuna bağlı fiziksel şiddeti paylaşmak zorunda kalıyoruz ne yazık ki, adaleti buradan sağlamayı bekliyoruz. Son 5 senedir Onur Yürüyüşü’nün yapılmasına izin verilmeyen bir ülkede —pandemi nedeniyle— Dijital Onur Yürüyüşü düzenleniyor ve böyle kutlanıyor. Eğer sosyal medya yasası gelirse, son 5 sene her yürüyüşte polisin müdahale ettiği Onur Yürüyüşü’yle alakalı paylaşımlara sizce izin verilecek mi, yoksa “toplum ahlakını bozduğu gerekçesiyle” sansürlenecek mi? Bu yasa gelince eşcinsel karakter içeren dizi ve filmlere sansür getirileceğine kesin gözüyle bakabiliriz, daha yasa gelmeden Netflix’te bunun bir örneklerini gördük, bu hazırlanan yasa gelirse olacakları siz düşünün.

Medyanın bu derece özgür olmadığı bir ortamda belki de tek haber alma alanımız da sosyal medya. Eğer iktidar sosyal medyayı kontrolü altına alırsa haber alma özgürlüğümüz kalmayacak. Mesela bu son dönemde sosyal medya olmasaydı Şaban Vatan, kızı Rabia Naz için adalet arayışını, Muhammed Kadirova, kız kardeşi Nadira Kadirova için adalet arayışını duyuramazdı. Bu davalar kapanmış ve başarısız gözükse de hala kamuoyu baskısı sosyal medyadan yürütülüyor, Şirin Ünal’ın son paylaşımında toplumun ne kadar tepki verdiğini hepimiz gördük. Ve bunun başarılı olduğuna dair yakın tarihten bir örnek olarak Şule Çet’i hatırlatmak istiyorum. Şule Çet cinayeti eğer sosyal medya baskısı olmasaydı muhtemelen toplum vicdanını rahatlatacak bir şekilde sonuçlanmayacaktı.

Hatta daha da kötüsü, yasadaki “Unutulma Hakkı” sayesinde; bir kişi, kendi hakkındaki tüm haberlere erişim engeli getirebilir ve sildirebilir. Buna örnekler düşünmek zor değil. Mesela Şirin Ünal, Nadira Kadirova’nın ölümüyle ilgili internette çıkan tüm haberlere, tweetlere ve hatta Google aramasında çıkan bütün sonuçlara, eğer kendi adı geçiyorsa, sildirme talebinde bulunabilir ve engelletebilir. Eğer yasa gelirse ve bundan sonra böyle başka bir olay —umarım yaşanmaz ama— yaşanırsa da, bu yasa yüzünden biz daha duyamadan çoktan yok edilmiş olacak. Şüphelinin kim olduğunu bile öğrenemeyeceğiz.

Bu ülkede —ne yazık ki— her gün bir kadın, sosyal medyada yaşadığı tacizi, tecavüzü veya aile içi istismarı anlatıp destek arıyor. Her gün bir LGBTİ+ bireyi yaşadığı —nefrete bağlı— şiddeti paylaşıp destek istiyor. Her gün biri, bir hayvana uygulanan istismarı paylaşıp kamuoyunda tepki oluşturarak adalet arıyor. Bazı kadınlar başka türlü istismarcısı öğrenebileceği için tek kalan yoldan, anonim olarak sosyal medyada mesaj paylaşıyor. İnsanlar aradığı yardımı bulabiliyor da halen.

Bütün bunların hepsi için önemli sosyal medya. Söylemlerimizi, taleplerimizi ve tepkilerimizi duyurabilmemiz için önemli. İstismar edilen hayvanlar için, nefrete ve şiddete maruz kalan LGBTİ+ bireyler için, tacize ve tecavüze uğrayan; hatta öldürülen kadınlar için sosyal medya düzenlemesine hep birlikte karşı çıkmalıyız. Adaletsizliğe, hukuksuzluğa, eşitsizliğe ve yıkıma karşı koyabilmek için #SosyalMedyamaDokunma

by @rutherford1