Nasıl Bir Hükümet Sistemi?

Emre Can Özkara

Türkiye’de Meşrutiyet döneminden bu tarafa bitmeyen bir tartışmamız vardır: Hükümet Sistemi. Ülke her krize girdiğinde veya zor olaylar yaşandığında akla hemen anayasayı değiştirmek gelir. Anayasa değişikliğiyle bütün sorunların sihirli değnekle dokunmuş misali düzeleceği zannedilir. Bunun son örneğini de 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle gördük. İnsanımız devlet, hükümet ve parti başkanlığını cumhurbaşkanlığında birleştirerek sorunlarını çözeceğini zannetti ve tarihinin gelmiş geçmiş gördüğü en yanlış kararlardan birine imza attı. 2 senelik tecrübede sorunların hiçbir şekilde çözülmediği ve daha da kötüye gittiği ortada. Ülkenin omurgası kırılmış bir şekilde kararnamelerle el yordamıyla idare edildiği, daralan yasama yetkisinin de büyük ölçüde cumhurbaşkanından gelen talimatlar üzerine kullanıldığı, deneme-yanılma-kandırılma üçgeninde ülkenin her alanda çürümeye başladığını aklıselim her insan görüyor. Kişiye bağlı kabul edilmiş olan bu sistemin, Erdoğan bir gün iktidardan gittiğinde yaşamayacağı da ortada.

Peki Türkiye için ideal hükümet sistemi ne olmalı? İstikrar temelinde güçlü yürütme organını esas alan bir başkanlık sistemi mi? Yoksa siyasi çoğulculuk temelinde güçlü yasama organını esas alan bir parlamenter sistem mi? Aslında Türkiye’nin her ikisine de ihtiyacı var. Şöyle ki, siyasetin tamamen çoğunluk oyu esasına indirgendiği başkanlık sistemi de, ne kadar parti meclise girip temsil edilirse o kadar iyi, aman hükümet güçlü olmasın kaygısındaki parlamenter sistem de ihtiyacımızı karşılamıyor. Bizim hem yönetimde istikrarı hem de siyasi çoğulculuğu birlikte sağlayacak bir anayasal düzene ihtiyacımız var. Bunun da yolu başkanlık ve parlamenter sistemi uyumlulaştırılması olarak ifade edebileceğimiz yarı başkanlık sisteminden geçiyor.

Halk tarafından seçilen güçlü cumhurbaşkanının, meclis çoğunluğunun güvenine dayanan bakanlar kuruluyla birlikte çalışması esasına dayanan bu sistem, aslında parlamenter sistemi güçlendirmek amacıyla Fransa’da 1958’de yeni anayasa hazırlanırken General De Gaulle tarafından icat edilmiş bir modeldir. Bugün kimi partilerin de “güçlendirilmiş parlamenter sistem” diye ifade ettikleri yapıdan da kastettikleri büyük ihtimalle budur. Bu sistemde parlamenter sistemde özellikle koalisyon iktidarları durumunda ortaya çıkabilen hükümet istikrarsızlığını, halk tarafından seçilen güçlü hakem pozisyonundaki cumhurbaşkanı tarafından çözülmesi söz konusudur. Halk tarafından seçilen başkan aynı zamanda bakanlar kuruluna başkanlık eder ve partilerin arasındaki uyuşmazlıkları partisiz bir lider olarak çözmeye çalışır. Hükümetin devamı söz konusu olmazsa meclisi fesih yetkisini kullanarak partileri halka hesap vermek zorunda bırakır veya çoğu zaman bunun tehdidi bile partilerin beraber çalışmaya devam etmek zorunda bırakır böylelikle istikrar sağlanır. Başbakan bu sistemde cumhurbaşkanının bir nevi yardımcısı durumundadır ve bakanlar kurulu ile meclis arasındaki ilişkilerin kurulması ve devamından sorumludur.

Bazı ülkelerde başbakan, cumhurbaşkanından aldığı yetkiyle onun adına bakanlar kuruluna başkanlık edebilmekte ve atamalar yapabilmektedir. Ancak yarı başkanlık sisteminin en büyük handikapı da işte burada ortaya çıkmaktadır. Halk tarafından seçilen başkanla, yine dolaylı da olsa halk tarafından seçilen başbakan farklı siyasi görüşlerde olup anlaşamazlarsa sistem tıkanmaktadır. Çünkü cumhurbaşkanının işlemleri tıpkı parlamenter sistemdeki gibi karşı imza kuralına tabiidir. Yanı başbakan imzalamadığı sürece cumhurbaşkanının işlemleri geçerlilik kazanmaz. Cumhurbaşkanı bakanlar kuruluna başkanlık ettiği için onun imzası olmadan da Başbakanın ve Bakanların çalışması mümkün değildir. Dolayısıyla burada bu handikapı çözebilmek için bazı ülkelerde, örneğin Rusya ve Portekiz’de, Cumhurbaşkanına Başbakanı azil yetkisi verilmiştir. Ancak burada da Cumhurbaşkanının siyasi sorumluluğunu Başbakan’a yıkarak onu azledip sorumluluktan kaçma sorunu ortaya çıkmaktadır. Fransa ‘da bu sorun Cumhurbaşkanı ve Meclis’in görev süresini de beş yıl yaparak kısmen aşılmıştır. Aynı yıl içinde yapılan seçimlerle Cumhurbaşkanına uyumlu bir meclis çoğunluğu başa gelmekte ve dolayısıyla Başbakan da “başkanın adamı” olmaktadır. Ancak burada da Cumhurbaşkanı arkasına hem Hükümet desteği hem Meclis desteğini alarak bir nevi “süper başkan” pozisyonunda olmaktadır.

Kanaatimce Cumhurbaşkanının yetkilerinin olduğu gibi dış politika ve savunma konularıyla sınırlanıp kalan alanın başbakana bırakılması bu sorunu büyük ölçüde ortadan kaldırır. Tabi sadece Cumhurbaşkanı ve Hükümetin yetkilerini belirlemekle iş bitmez. Meclisin de milleti en hakiki biçimde temsil edecek biçimde yapılandırılması tabir-i caizse milletin bir aynası pozisyonunda olması icap eder. Bu da ancak barajsız nispi temsil sistemiyle mümkündür. İstikrar sağlama bahanesiyle halen daha devam ettirilen %10 barajı, temsilde adaletsizlikten başka bir şey getirmemiştir dolayısıyla kaldırılmalıdır. Nispi temsil sisteminde de milletvekillerinin bugün olduğu gibi “genel başkan vekili” değil “milletin vekili” olabilmesi için milletvekili adaylarının ön seçimle belirlenmesinin zorunlu olması gerekir. Ayrıca tercihli oy imkânı da getirilerek seçim bölgesi içinde listedeki adayların sıralamasında da değişiklik yapabilmesi parti içi rekabeti körükleyerek partilerin halktan kopmasını ve yozlaşmasını bir nevi şirketleşmesini önleyecektir. Ayrıca ülkemizde kadın hakları konusu çok büyük bir sorundur. Bunun da temelinde kadınların siyasette yeterince yer almaması yatmaktadır. Bunu aşmak için bir pozitif ayrımcılık örneği olarak partilerin milletvekili adaylarının yarısını kadınlar arasından gösterme kuralı getirilmelidir.

Tabi ki bütün bunları hayata geçirsek bile demokrasinin iyi işleyebilmesi için zaruri olan bir başka husus da hoşgörü ve uzlaşma kültürünün geliştirilmesidir. Türkiye’de siyasetin “sensin, bensin, körsün” kavgası temelindeki siyasi kültürü de değişmelidir. Bunun da yegane yolu eğitimdir. Eğitim müfredatını farklılıkları zenginlik olarak gören, insan haklarına ve çevreye duyarlı nesiller yetiştirmeyi amaçlayacak şekilde yeniden yapılandırmalıyız. Bunları yaptığımızda inanıyorum ki yaşadığımız ekonomik ve sosyal sorunları çözmek için uygun siyasi ortam tesis edilecek ve süreç içinde bu sorunları zor da olsa aşabileceğiz. Yeter ki bunu gerçekleştirmeye çalışalım ve inanalım; kendimize güvenelim; “bizim memleketimizden bir şey olmaz” saçmalığına bel bağlayıp, kolaycılığa kaçmayalım ki gelecek nesillere olan sorumluluğumuzu yerine getirmiş olalım ve toplumsal uzlaşıyı sağlayarak ülkemizin istikbalini kurtaralım.

Emre Can ÖZKARA

16.08.2020

Gebze/KOCAELİ

Kapak görseli: İlim ve Medeniyet

Emre, Tablet Düşünce’nin kurucularındandır. emrecan1923@yahoo.com adresinden ulaşılabilir.

Türkiye’de Muhafazakarlığın Geleceği

Emre Can Özkara

Türkiye, 90’lı yılların ortalarından bu tarafa yoğun bir muhafazakar – laik çekişmesine ve hesaplaşmasına şahit oluyor. 18 senedir devam eden AKP iktidarı ve onun muktediri Erdoğan’ını da besleyen ve iktidarda tutmuş olan temel dinamik budur. Peki bunun bir geleceği var mı? Yani Türkiye bir 20-30 yıl daha böyle mi devam edecek? Toplumu sürekli geren ve tahrip eden bu yarış nereye kadar sürecek?

Bu sorunun cevabı için topluma bakmak gerek. Halk artık bu çekişmeden ve kavgadan fazlasıyla bunalmış durumda. Bunda 18 senedir muhafazakarlığın isteyip de yapamadığı bir şeyin neredeyse kalmamasının yanı sıra laiklerin de eski yaptığı hatalardan ders çıkararak daha demokrat ve toplumla beraber hareket eder pozisyona gelmeleri etkendir. Artık bu mesele üzerinden oy devşirilemediği 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde de görülmesine rağmen halen daha mevcut iktidarın bu mesele üzerinden gitmeye çalıştığını görüyoruz. Son bir aydır devam eden Ayasofya meselesi de bunu bir örneği… Önce iki hafta tartıştırmaya çalıştılar. İktidar medyası borazan gibi bağırdı. Art arda tahrik edici açıklamalar yapıldı. Muhalefet bu işin aslının ne olduğunu geçmişten günümüze iyi tecrübe ettiği için sessiz kalarak tuzağa düşmedi. Sonra açtılar, namaz kılınacak dendi. İki hafta da o konuşuldu. Sonra son gayret geçen gün son olarak diyanet işleri başkanına üstü kapalı Atatürk’e lanet okuttular. Namazda provokasyon için özellikle cübbeli ve sarıklı kimseler alana getirildi. Adeta Cuma namazı değil miting yapıldı. Allah’ın makam ve mevki gözetmeyen ibadet çağrısına VİP getirildi. İbadet, televizyonlardan canlı verilerek riyaya kurban edildi. Peki netice ne oldu? Bir hiç… İslamcıların en büyük hayali ve simgesi olan Ayasofya’nın açılması bile istenilen gündemi oluşturamadı, o “etkiyi” ve “konsolidasyonu” sağlayamadı. Bu sabah CNN Türk yayınında konuşan Bilal Erdoğan harf inkılabına çakmaya kalktı. Anlaşılan yeni strateji Atatürk ve cumhuriyet devrimleri üzerinden halkı tahrik edip; böl parçala yönet stratejisini devam ettirmek. Yakında medeni hukuk konusunda da bir kanun teklifi getirirlerse şaşırmamak gerekir.

Peki Erdoğan neden böyle yapıyor? Neden sürekli toplumun hassasiyetlerini öne çıkarıp bu stratejiyi uyguluyor? Buna özellikle son iki yılda çok kafa yordum. Sonunda şu kanaate vardım ki, başka bir şey bilmiyor. Gerek mizaç olarak gerek ideoloji olarak gerek hitap ettiği seçmen kitlesi olarak bunu yapmaya muhtaç durumda. Ama ne yeni gelen kuşak ne de ekonomik durumdan rahatsız olan merkez sağ kesim artık ona güvenmiyor. O da iktidarın lüksü ve gücüyle bastırarak bir şey yaparım zannediyor. Ne yazık? Demek ki hiç geçmişten ders almamış. 28 Şubat zulmünün kendi kesimini nasıl büyüttüğünü ve iktidara getirdiğini de unutmuş. İsmet Paşa döneminde uygulanan otoriter politikaların CHP’nin adını dokuza çıkarttığını da unutmuş. Bastırılan ve köşeye sıkışan kitlelerin daha da bir araya gelip köşeye sıkışmış kedi gibi davranacağının da farkında değil.

Binaenaleyh, böyle davranarak sadece kendi iktidarını değil; aynı zamanda kendi ideolojisinin de sonunu getiriyor. Genç kuşak, ki ben de bunun içinde olup gözlemlediğim için çok iyi biliyorum, artık sıtkı sıyrılmış vaziyette “bir gitsinler de rahatlayalım” diye oy kullanıyor. Son iki yıldır insanlar muhafazakarlık deyince yüzünü buruşturuyor ve yaka silkiyor. İkamet ettiğim dindar Gebze’de bile her Cuma namazında artık daha az insan görüyorum. Merkez sağ, yeniden partiler bazında ortaya çıkıyor. Artık fanatik muhafazakar kesim bile “iyicene bu iş cıvıttı” gibi yorumlar yapıyor. Koyu Reisçi dedem bile sinirlenip kanalı değiştiriyor; artık dinlemek istemiyor. Anneannem, “Allah mı olmak istiyor?” diye sorup, kızıyor.

Dolayısıyla benim etraftan gözlemlediğim şudur ki, muhafazakarlık kendini, yavaş yavaş 90’lı yıllar öncesindeki o dar kalıplara sıkışmaya ve yeni kuşağın önyargısına mahkum ediyor. Erdoğan ve Bahçeli’nin değişeceği yok. Zira onlar zaten bugüne kadar kavga etmekten başka bir dil oluşturamadılar. 70 yaşından sonra da oluşturamazlar. Önümüzdeki 2-3 sene içinde yeni kuşağı tamamen kaybettiklerine ve ekonomiyi çökerttiklerine şahit olacağız. Nihayet gittiklerinde de bir daha uzun yıllar ülkede sağ veya muhafazakar diye ifade edebileceğimiz bir iktidar olmayacak. Bir gün tekrar sağ bir iktidar gelse bile Demirel-Özal tipi merkez sağ muhafazakarlık olacaktır. İslamcılık giderek silinecek ve radikal ve ılımlı unsurlarıyla da birlikte kendini merkez sağa bırakacaktır. İyi Parti, Deva Partisi ve Gelecek Partisi’nin ortaya çıkması ve oylarını arttırıyor olması bunun göstergesidir. Bu partiler özellikle iktidar değişikliğinden sonra süreç içinde AKP ve MHP seçmeninin yeni durağı haline gelecektir. Tabi sayın Babacan ve Davutoğlu’nun biraz daha şeffaf ve özeleştiri yapar bir pozisyona da gelmeleri şart.

Peki bu dönemi nasıl değerlendirmek gerekir? Tarihte bunu nereye koymak gerekir? Şöyle ki, devrimle kurulan her ülkede bu tip hesaplaşma dönemleri olmuştur. Örneğin Fransa’da iki defa monarşi dönemi yaşanmış ve Katolik hukuk tekrar uygulanmıştır. Fransa’nın bayrağı hariç bütün uygulamalarla devrim sulandırılmıştır. Din siyasete tekrar egemen olmuş, yeni filizlenen sendikal hareketler tamamen ezilmiştir. Hatta Louis Napoleon kendini Katolik Kilisesi’nin koruyucusu ilan ederek bir nevi halife gibi hegemonya da kurmaya çalışmıştır. Ta ki ekonomi çöküp, Fransa 1870 Sedan Muharebesi’ni kaybedinceye kadar. Daha sonra o dönem bitince bir şekilde eskinin ve yeninin savunucuları orta bir formülde uzlaşmış; cumhuriyet tekrar ilan edilmiş ve bugünkü modern Fransa ortaya çıkmıştır. 1940’taki Nazi işgali bile bu süreci geri döndürememiştir. Ben bizde de bu 20 yıllık dönemi böyle bir hesaplaşma dönemine benzetiyor ve nihayetinde bunun artık sonuna geldiğimizi görüyorum. Önümüzdeki genel seçimde Türkiye, milletin meşru iradesiyle bu türbülanstan kendini çıkaracak ve demokratik, seküler bir ülke olarak yoluna devam edecektir. Erdoğan sonrası Türkiye ne eski Türkiye ne de yeni Türkiye olacaktır. Yeni kuşak, süregelen muhafazakar – laik kutuplaşması ve Türk – Kürt ayrışmasını sona erdirecek yeterli hoşgörü ve özgürlükçülüğe de sahiptir. Biraz daha sabır…

Unutmayalım ki; her otoriter iktidar kendi tepki dönemini oluşturur. Demokratik, laik Cumhuriyet sonunda kazanacak. Bu ülke de etnik, dini ve mezhepsel konularla birbirine düşürülemeyecek. Türkiye iktidarda kalma hırsına kurban olmayacaktır.

İktidarı ne televizyon dizilerinde “elçiye tokat attırdıkları padişah figürleri” ne temcit pilavı haline gelen başörtüsü tartışması ne de CHP dinsiz demek için koyduğu tuzaklar kurtaracaktır. Tarih ve millet de minberde Atatürk’e okunan laneti de affetmeyecektir.

Emre Can ÖZKARA

27 Temmuz 2020 Pazartesi

Gebze/KOCAELİ

Kapak Görseli: Hürriyet Gazetesi

Emre, Tablet Düşünce’nin kurucularındandır. emrecan1923@yahoo.com adresinden ulaşılabilir.

Venezüela Neden Battı?

Emre Can Özkara

Güney Amerika’nın petrol ve maden zengini Venezüela nasıl oldu da battı? Bu aslında 20 yıllık trajik bir hikaye ve ibretlik bir tarih vesikası… Her şey bundan 22 sene önce General Hugo Chaves’in başarısız darbe teşebbüsüyle başladı. 1998 yılında idareyi bir askeri darbeyle ele almak isteyen Chaves, başkent Caracas’a ulaşamadı ve başarısız darbe girişimi sebebiyle anayasal düzeni ortadan kaldırma suçundan müebbet hapse mahkum edildi. Ama tarihin cilvesine bakın ki 1999 yılında çıkan genel af, Chaves’i parmaklıkların ardından çıkardı ve Venezüela’nın çehresini değiştirecek süreç böylece başlamış oldu.

1999 yılında yapılan başkanlık seçimlerinde aday olan Chaves, merkez sağ ve merkez sol partilerin bölünmesinden de yararlanarak Devlet Başkanı seçildi. Sol popülist söylemlerle Venezüela halkının “yeni söylem” duyma ihtiyacını fazlasıyla karşıladı, petrol fiyatlarının yüksek seyretmesiyle de sosyal programlar yoluyla da halkın sevgisini kısa sürede kazandı.

Bu arada da tabi kendi iktidarını sağlamlaştırmak ve rejim haline getirmek için yeni anayasa projesini açıkladı ve referandumla belirlenen usul doğrultusunda üyelerinin neredeyse tamamı kendisi taraftarlarından oluşan bir kurucu meclis oluşturarak yeni anayasayı hazırlattırdı ve referandumla karizması sayesinde kabul ettirdi. Yeni anayasayla başkanın önündeki en önemli denge unsuru olan ve federal yapı içindeki idari dengeyi sağlayan senato kaldırıldı; devlet başkanının tekrar seçilmesinin önü açıldı ve başkana belirli alanlarda meclisten yetki almadan başkanlık kararnamesi, belirli alanlarda da meclisten yetki alarak kanun hükmünde kararname çıkarabilme ve meclisi fesih yetkisi verildi. Bu anayasada 2009 yılında yapılan bir değişiklikle anayasa mahkemesinin bütün üyelerinin devlet başkanı tarafından seçilmesi kabul edildi ve anayasa mahkemesine “kanun konularını belirleme” yetkisi verildi. Bu yetki, başkanın kontrolündeki mahkemenin giderek meclisin düzenleme alanını daraltarak bir tür “sezar” rejimi yaratılmasında rol oynadı. Artık Venezüela için demokrasi eski bir hatıraydı…

2009 yılında Hugo Chaves kanserden ölünce yerine en yakını Nicolas Maduro geçti. Maduro doğru düzgün ilkokul dahi okumamış, otobüs şoförüyken Chaves ile arkadaş olmuştu. Başkan adayı olarak gösterilmesinin tek nedeni de Chaves’in en yakınlarından birisi olmasıydı. Maduro ilk girdiği seçimde ancak %30’larda bir puan alabildi. Ancak pek muhterem yüksek seçim kurulu, seçimde hile yapıldığı gerekçesiyle seçimleri tekrarlattı ve yüce Tanrı’nın lütfuyla (!) Maduro %60’ı ilk turda alıverdi. Maduro, sol popülist söylemlerin dozunu giderek arttırarak tamamen ABD karşıtı bir politikayla ülkenin bütün dış ilişkilerini bozdu. Komşusu Kolombiya ve Guyana’da toprak iddia etti, ABD elçiliğini kapatıp, diplomatları sürdü. 2013 yılından itibaren ABD, önce Maduro ve bazı bakanlara kişisel olarak sonra da parlamento üyelerine kadar uzanan geniş bir devlet ricaline ambargo koydu. 2015’te bu ambargo genel olarak ülkeye uygulanmaya başladı. 2014’ten itibaren düşen petrol fiyatlarıyla ekonomisi durgunluğa giren Venezüela, giderek artan yalnızlığıyla komşularından dahi borç para bulamayacak duruma geldi. Zira IMF’nin kredi vermesi de söz konusu değildi. Hem zaten “Bolivarcı Devrim’in uluslararası sermayenin köpeği (!) bir kurumla işi de olmazdı. Ülkede enflasyon hızla artmaya başladı. Maduro’nun ekonomi bakanları, enflasyonun yalan bir kavram olduğunu iddia ediyor; bunun dış güçlerin bir kumpası olduğunu söylüyordu. Enflasyonun durdurulması için hiçbir şey yapılmadı ve sermaye kontrolleri başladı. Sermaye kontrolleriyle sabitlenen fiyatlar kara borsa ortaya çıkardı ve halk, marketlerde temel ihtiyaçları bulamaz hale geldi; ucuza alınıyor diye insanlar Kolombiya’ya gidip bir kamyon malla dönmeye başladı. Venezüela bolivarı giderek değer kaybediyor bu arada da artan enflasyon karşısında hiçbir değeri olmayan memur ve işçi zamlarıyla Maduro “halkın adamı” olarak takdim ediliyordu. Maduro iyicene sıkışınca soluğu Çin ve Rusya’nın kucağında aldı. Çin ve Rusya ile kapitülasyon anlaşmaları imzaladı, petrol üretimini adeta Çin’e sattı. Tabi bu yandaş medyası tarafından “Rusya ve Çin’deki yoldaşların Amerikan emperyalizmine karşı Venezüela’nın mücadelesinde bir yardım” olarak yansıtıldı. Maduro bu arada çıkardığı bir kararnameyle varlık fonu kurdu ve ülkedeki sermayesinin yarısından fazlası devlete ait bütün iktisadi teşekkülleri buraya bağladı başına da kendisini atayarak ülke ekonomisinin %60’ını oluşturan bu şirketleri kendisi idare etmeye başladı. Tabi bu arada da bu fonu sayıştay denetimi dışına çıkarmayı da ihmal etmedi. Eeee… El colmandante varken sayıştay da kimmiş!? Bu fonun gelirleri de tamamen kendi destekçilerine sosyal yardım olarak gitti, büyük kısmı da indiragandi edildi. Devlet televizyonu Telesur her akşam yeni bir temel atma töreni yayınlıyordu. Ülke uçuyor görüntüsü veriliyordu. Ama aslında tıpkı Nasrettin Hoca fıkrası gibi, ülke uçuyordu ama uçurumdan aşağı…

Bunun sürdürülemeyeceği meydandaydı ama 2016’da başkanlık seçimi vardı. 2015’teki yerel seçimlerde de valiliklerin çoğunluğu kaybedilmişti. O halde kasada para bırakmayıp; yandaşlara dağıtmak farzdı. Merkez Bankası’nın içi boşaltıldı, kamu bankaları milyarlarca dolar zarar ettirildi ve neticede ülke bırakın ekonomik krizi adeta iktidar hırsıyla açlığa mahkum edildi. Bu arada seçim sath-ı mahaline girildi. Muhalefet tarihi bir hata yaparak seçimlere hile karıştırılacağı iddiasıyla seçimleri boykot kararı aldı. Bu ülkeyi adeta ateşe atmak demekti. Maduro bu yüzden tekrar seçildi.

Artık iş dingilinden çıkmış; çanak pislenmiş; vagon devrilmişti. Maduro her gün saatlerce yandaş televizyonlarında Amerikan emperyalizminin oyunlarını anlatıyor, buna karşı aldığı önlemleri kahramanlık öyküsü gibi pazarlıyor, canlı yayınların günlük 9 saat sürdüğü oluyordu. Sabah, öğle, akşam, ikindi her vakit bir yerde konuşuyor; yerli yersiz her konuda fikir belirtiyordu. Halk artık televizyona çıktığında ekranı kapatıyordu. Bu arada enflasyon yüzde binleri geçti, paranın kağıdı kendisinden değerli hale geldi, bazı yerlerde parayı kiloyla tartıp alışveriş yapılır oldu tabi mal bulunabilirse. Bizde de bu hali utanmadan “Atatürk’ün ekonomi politikası” diye öven bazı dangalaklara şahit olundu.

2019 yılında artık muhalefetin sabrı taştı ve ülkede iç savaş çıkarabilecek bir karara imza atılarak muhalefet lideri ve Ulusal Meclis Başkanı Guaido, devlet başkanı ilan edildi. Maduro ve ekibi kendisini direkt Amerikan ajanı olmakla suçlayarak mahkemeye verdi. Bu arada da bir darbe girişimi oldu.

2020 yılında Venezüela’yı yine gergin bir siyasi atmosfer bekliyor zira bu sene Ulusal Meclis seçimleri var. Yapılan araştırmaların ortalaması alındığında Maduro’yu destekleyen ittifakın oylarının %20’lere düştüğü görülüyor. Büyük ihtimalle Maduro’yu bu sefer yüksek seçim kurulu da kurtaramaycak ve büyük bir hezimetle zaten azınlıkta olduğu mecliste tamamen silinecek ve bir sonraki başkanlık seçiminde de arkasında koca bir enkaz bırakıp gidecek. İşte size batan bir ülkenin ibret dolu hikayesi… Biraz tanıdık yerlerde oldu de mi okurken?

Emre, Tablet Düşünce’nin kurucularındandır. emrecan1923@yahoo.com adresinden ulaşılabilir.