KritiK #1: Sivil İtaatsizlik Teorisi Üzerinden Boğaziçi’ni Anlamak

“…eski Marksist formül ‘Filozoflar hep dünyayı anlamlandırmaya çalıştılar, zaman onu değiştirme zamanıdır’ ise, [yeni formül] dünyayı tekrar anlamlandırma olmalıdır”

Slavoj Zizek, 2013

Melih Bulu’nun atanmasından itibaren aralıksız direniyoruz. Bu direniş kimi zaman fiziksel halde Güney Kampüs’te, Kuzey Kampüs’te, Bebek’te, Kadıköy’de veya Çağlayan’da gerçekleşiyor, kimi zaman da sanal ortamda inisiyatiflerin etkinlikleri üzerinden, haber kanallarının yaptıkları haberler ve röportajlarla gerçekleşiyor. Ocak’tan beri dayak yedik, biber gazı yedik, plastik mermi yedik, kafamızda telsiz kırıldı, boğazımız sıkıldı, kulübümüz kapatıldı, okulumuza kilit vuruldu (iki kez), çadırlarımız toplandı, çantalarımız arandı, hocalarımızın ders vermesi engellendi… Her ne kadar toplumun yüzde 69’u Melih Bulu’nun kayyum atamasına karşı olsa da (Cumhuriyet, 2021) Melih Bulu ve ekibi Boğaziçi yönetimini işgal etmeye, kulüplerini ve kurumlarını baskılamaya, öğrencilerini yıpratmaya ve akademik hayatı dondurmaya devam ediyor.

Melih Bulu’ya ve saz arkadaşlarına karşı verdiğimiz mücadeleyi kaybediyoruz. Her gün bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insana yeni görevler ekleniyor, Kuzey ve Güney kapılara utanç kaynağı kapılar ve kameralar ekleniyor (ki bunlar Bulu döneminden sonra sergilenmeli), hocalarımıza performans kriterleri geliyor… Bana öyle geliyor ki direniş tarzımızı derinleştirmeliyiz. Bu değişiklik isteği bir süredir aklımda dolanıyor. Bu isteği ilk defa paylaşmam ise katıldığım bir Boğaziçi TV yayınına nasip oldu (Boğaziçi TV, 2021). Bu yayında Boğaziçi’nden çıkan girişimlerin kendi alanlarında bir baskı unsuruna dönüşmesi gerektiğinden bahsetmiştim. Bu düşüncemin temelinde, protestoların arkasında bir düşünsel eksiklik olduğuna dair inancım vardı. Protestolar süresince sosyal medyada kendi içimizdeki baskıları ve saldırıları gördükçe bu inancım arttı. Bu baskıların ve saldırıların haklılığını/haksızlığını bir kenara bırakarak, Boğaziçi öğrencileri arasında yeterli seviyede iletişim olduğunu düşünmüyorum. Daha kendi içimizde anlaşamazken, beraber bir mücadele sürdürebilmemizin zor olduğunu düşünüyorum.

Bu düşünsel eksiklikler hakkında bu şekilde atıp tutmak yerine, (nadiren bulunduğum) meydanlardan ve (sıklıkla bulunduğum) inisiyatif sahnesinden bir adım geriye atıp, sosyal hareketler ve sivil itaatsizlik hakkında araştırma yapmaya karar verdim. Biz dünya tarihindeki ne ilk protestocularız ne de son protestocular olacağız. Bu yüzden her bilinçli insan gibi tarihimizden, yani protestolar tarihinden bir şey öğrenmek bizim için faydalı olabilir diye düşünüyorum. Bu konuda Özgür İktisat olarak farklı faaliyetler yürütme isteğindeyiz. Bu faaliyetlerden en canlı olanı, şahsen yürüttüğüm bu teorik araştırma. Bu teorik araştırmanın ilk adımı olarak Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Kamu Vicdanına Çağrı: Sivil İtaatsizlik” (Coşar, 2018) isimli kitabı inceledim. Bu kitaptan aldığım notlardan birkaç cümleyi baz alıp, bu cümleleri incelemek istiyorum.

“Sivil itaatsizlik, aşağı yukarı demokratik olan sistemlerdeki müstakil haksızlıklara karşı, kamu vicdanına hitap eden, barışçıl ve yasadışı eylemlere verilen isimdir. Bir sivil itaatsizlik eylemi, farklı görüşleri aynı amaç etrafında birleştirebildiği sürece başarılı olur.”

İlk cümle Boğaziçi protestoları bağlamında o kadar çok şey söylüyor ki… Sistemimizin ne kadar demokratik olduğu, kamu vicdanına ne kadar hitap edebildiğimiz, protestolarımızın barışçıllığı ve yasallığı… Bunları sırayla incelemek istiyorum. Öncelikle Türkiye’deki sistemin demokratikliğini inceleyeceğim. Açıktır ki Türkiye’deki sistem demokratik değildir. Bu bağlamda sivil itaatsizlik eylemlerinin Türkiye bağlamında doğru bir direniş şekli olduğu iddia edilebilir mi? Boğaziçi protestoları her ne kadar Melih Bulu özelinde başlamış olsa da, Türkiye’deki birçok haksızlığın protesto edildiği bir protestoya dönüşmüştür. Bu haliyle adil bir sistemdeki münferit bir haksızlığı kamu vicdanına yansıtmaktan daha geniş bir amaç dünyası vardır.

Demokratik olmayan ülkelerde hukuk sistemleri taraflı olabilir. Türkiye’de Ergenekon, Balyoz, FETÖ gibi soruşturmalarda birçok insanın başı haksız yere yanmıştır. Bu şekildeki haksızlıkların herkes tarafından bilindiği bir toplumda, insanlar kendi gelecekleri hakkında endişe duymadan nasıl sivil itaatsizlikte bulunabilirler? Truman Capote’nin “Hukukun dışında yaşamanın problemi onun koruması altında olmamaktır.” sözü (Goodreads) böyle toplumlarda farklı bir anlam kazanmaktadır. 2018’de lokum olayları sırasında gözaltına alınan arkadaşlarımızın terörle yargılandığını bildiğimiz halde, geleceğimizi düşünmeden kayyum rektör protestolarına nasıl katılabiliriz? Aklımızda tüm bu sorular varken, demokratik olmayan bir ülkede sivil itaatsizlik ne kadar uygulanabilir? Burada filozof Hans Saner’in kitapta yer verilen sözlerini sizlere aktarmak istiyorum:

Ölüm pahasına değişime değil, hayatta kalma şansına oynama yolunu seçmiş kişiye, ahlaki olarak, aktif direnme beklemeden, içsel direnişle var olma hakkı tanınmalıdır. Kahramanlık yapmak gibi genel bir sorumluluk yoktur. Herkesin siyasi direnişe katılma sorumluluğu, ödenecek bedelin azalması ve hedefleri gerçekleştirme şansının yükselmesiyle artar. Bu da ancak insanın her şeye rağmen iyi kötü hayatta kalabileceği sistemlerde geçerlidir: Genel politik direniş ödevinin olduğu yer demokrasidir.

Hans Saner, “Demokrasilerde Direnme Sorumluluğu Üzerine”, Sivil İtaatsizlik isimli kitaptan, s. 181

Boğaziçi protestoları 4 Ocak’tan beri fiziksel olarak sürüyor. Bu süre zarfında özellikle İstanbul’da yaşayan öğrencilerin protestolara katılma oranı değişkenlik gösterdi: Bazı öğrenciler her gün alanda iken, bazı öğrenciler protestolara hiç katılmadı, çoğu öğrenci ise bu iki ucun arasında katılım gösterdi. Katılımdaki bu değişkenlik, bazı öğrencilerin katılım göstermeyen öğrencilere sert söylemlerle sitem etmesine sebep oldu. Konuştuğum birden fazla insan, içimizdeki bu baskı ortamından rahatsız olduğunu söyledi. Yukarıdaki tanımda belirttiğimiz gibi, bu şekilde farklı görüşleri birleştiremeyen bir sivil itaatsizlik girişimi, nasıl başarılı olabilir ki? Biz kendi saflarımızı sıkılaştırmazsak kamu vicdanına nasıl başvurabiliriz? KYK ile geçinmek durumunda olan, ailesi devlet memuru olan, yurt dışına yüksek lisansa gidecek olan bir sürü insan var. Herhangi bir suçluluk ve/ya yurt dışı yasağı durumunda bu insanların hayatına gelecek geri dönülemez hasar nasıl meşrulaştırılabilir?

Tabii ki bu satırları yazarken Doğu, Selo, Anıl, Şilan gibi hapishanede, nezarethanede zaman geçirmiş arkadaşlarımın acılarını küçümsemiyorum. Tam tersine onlara büyük bir saygım var. Ben onların kendilerini adadıkları kadar kendimi bu demokrasi amacına adayamadım. Onlar kadar diğerkam bir şekilde hareket edemedim. Özellikle ekonomi bölümünden bir arkadaşım bir geceyi nezarethanede geçirdiği zaman çektiğim vicdan azabı, onun yerinde keşke ben olsaydım duygusu hala tam olarak geçmiş değil. Bir yandan da biliyorum ki bu insanların bu acıları çekmeden protestolara devam etmeleri belki hepimiz için daha iyi olabilirdi. Değişim acı çekmeden olmuyor fakat değişim için gereken belirli bir acı kotası da yok. Bu yüzden kendini değişime adamış insanları fazlasıyla takdir ediyorum, fakat herkesin “kahraman olma” sorumluluğu olduğuna inanmadığımdan, farklı sebeplerden dolayı kendini protestolara farklı düzeylerde adayan insanlara da karışma hakkını kendimde görmüyorum. Yine Saner’in dediği gibi, çöküşteki demokrasilerde yayıncılık, eleştiri, grev gibi politik hakların kullanımı da bir tür direniş teşkil eder. İnisiyatiflerin oluşumunda bu duygunun önemli bir rol oynadığını düşünüyorum ve kişisel olarak Özgür İktisat ile olan ilişkim de bu şekilde başladı.

Demokrasi ve katılım konusundaki (gergin) tartışmayı bir kenara bırakıp, kamu vicdanına hitap hakkındaki tartışmaya geçmek istiyorum. “Yazık oluyor bu öğrencilere” yorumunun gelmesi için “yüksek” bir vicdana ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum, fakat insanların vicdanına ulaşabildiğimizi de düşünmüyorum. Thoreau da benimle benzer düşünüyor olacak ki toplumların vicdanı olmadığını, fakat vicdanlı insanların bir topluluk oluşturabileceğini söylüyor (Coşar, sf. 31). Yukarıda da belirttiğim gibi, halkın yüzde 69’u kayyum atamasını haksız bulurken, neden Melih Bulu ve yönetimi hala başımızda? Yüzde 69 iktidardaki ittifakın son seçimde aldığı oy oranından fazla. Bu orandan daha güçlü bir meşruiyetisizlik ifadesi olabilir mi? Burada da savunmak istediğim pozisyon, vicdanlara niceliksel olarak ulaşabilmiş olsak da niteliksel olarak ulaşamadığımız. POLS101 dersinden öğrendiğim belki de tek şey, üç tür politik kültür olduğu: Dar (insanların devletle herhangi bir işlerinin olmadığı), tebaa (insanların devletten haberdar olduğu fakat kararlara itiraz etme olasılığının olmadığı) ve katılımcı (insanların devleti etkiledikleri ve devletten etkilendikleri) (Wikipedia, 2021). Bence Türkiye’deki baskın politik kültür tebaa kültürü: İnsanların vicdanına dokunabilseniz bile insanları sokağa dökecek kadar etkileyemiyorsunuz. Anaakım medya araçlarına ulaşmanın imkansız olduğu, hatta anaakım medya araçları tarafından saldırıya uğradığımız bu durumda vicdanlara bu şekilde sirayet etmek gerçekten zor. Fakat belki de vicdanları etkilemeye çalışmaya devam etmeliyiz: Tecrübeden biliyoruz ki direniş ile alakalı Tweetlerimizin en fazla etkileşim aldığı zamanlar şiddete maruz kaldığımız zamanlar. Belki de fiziksel/entelektüel mağduriyetlerimizi insanlara daha çok göstermeliyiz.

Şu ana kadar yaptığım yorumlar, yaptığımız şeyler üzerineydi: Birbirimizi bu kadar sert şekilde eleştirmeyelim ve sosyal medya paylaşımlarımızda mağduriyetimizi öne çıkarmaya çalışalım. Yazımı bitirirken, protestolarımızı bir sonraki seviyeye taşıyacağını düşündüğüm bir isteği sizlerle paylaşmak istiyorum: Dokunulamaz alanlar yaratmak. Thoreau, hükümetinin kendi üzerinde mutlak bir hakimiyet değil, kendisinin izin verdiği kadar hakimiyet kurabilmesi gerektiğini savunuyor (Coşar, s. 54). Yine Thoreau’ya göre insan bir şekilde haksızlığın aracı haline gelirse, yaşamını “makineyi durdurmak” için kullanmalı (Coşar, s. 39). Peki biz Boğaziçi’de makineyi nasıl durdurabiliriz? Bence bunu yapmanın yolu, Boğaziçi yönetiminin karışamayacağı alanlar oluşturmak ve zamanla bu alanları genişletmek. Yönetime “Gitmiyor musunuz? O zaman yönetemezsiniz!” demek ve bu şekilde yönetimin gücünü azaltmak. Bunun tam olarak nasıl yapılabileceğini bilmiyorum fakat bunun ders boykotu ile yapılabileceğini düşünmüyorum. Öğrencilerin dersi boykot etmesi hocalara yönelik bir hareket olur ve hocalar zaten bizim yanımızda. Hatta böyle bir durumda Feyzi Hocamızın başına gelenler birçok hocamızın başına gelebilir, ki bu da amacımıza zıt bir sonuç olur. Hocaların dersi boykot etmesi gibi bir seçenek ise yasadışıdır, nitekim devlet çalışanlarının grev yapması yasaktır. Ben daha bizim sivil itaatsizlik eylemlerimizi uygunluk bağlamında sorgularken hocalarımdan bunu yapmalarını bekleyemem. Veli Saçılık’ın Boğaziçi’nde konuşması (yanlış hatırlamıyorsam) rektörlük tarafından engellendiği zaman, Saçılık’ın okula kaçak sokulması bahsettiğim şekilde bir eylemdi. Bu eylem ile öğrenciler “Bu okul sizin değil, bizim!” diyerek yönetimin güç alanını kısıtlamışlardı. Arkadaşlarımızın Güney Kampüs’te çadır kurmaya çalışmaları bence bu kısıtlamanın başka bir örneğiydi (ne kadar acı bir şekilde bitmiş olsa da). Occupy Wall Street ve Gezi Parkı gibi protestolarda da bu yöntem izlenmişti. Sizlerden tek ricam, bu şekilde “kurtarılmış alanları” protestolarımıza nasıl katabileceğimizi düşünmenizdir.

Kaynaklar:

Boğaziçi TV, “Others – Uzaktakiler (Yunanistan – Danimarka – Mersin – İstanbul)” , http://www.youtube.com/watch?v=I5cR44RyNGA

Coşar, Yakup, “Kamu Vicdanına Çağrı: Sivil İtaatsizlik”, Ayrıntı Yayınları (2018).

Cumhuriyet, “‘Rektör ataması’ anketinde dikkat çeken sonuç: AKP ve MHP’liler de istemiyor!”, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/rektor-atamasi-anketinde-dikkat-ceken-sonuc-akp-ve-mhpliler-de-istemiyor-1811080

Goodreads, “The problem with living outside the law is that you no longer have its protection.”, https://www.goodreads.com/quotes/129955-the-problem-with-living-outside-the-law-is-that-you

Wikipedia, “Political culture”, https://en.wikipedia.org/wiki/Political_culture

Zizek, Slavoj, “Slavoj Zizek: Don’t act. Just think.| Big think”, http://www.youtube.com/watch?v=IgR6uaVqWsQ

Manifesto: İnsanlar… Sizi Çağırıyorum…

Boğaziçi öğrencileri, mezunları, hocaları ve genel olarak ülkemizin geleceği hakkında endişe duyan binlerce insan, Melih Bulu’nun kayyum olarak Boğaziçi Üniversitesi’ne atanmasından sonra hayatlarında belki de hiç yaşamadıkları şeyler yaşadılar. Okula bu yıl girmiş öğrenciler Gezi Parkı eylemleri sırasında ortaokuldalardı, bunu biliyorum çünkü ben de 2013 yılında liseye hazırlanıyordum. Çoğumuz ilk defa fiziksel olarak otoriteyle yüzleştik, çoğumuz ilk defa biber gazı, plastik mermi, tazyikli su, polis işkencesi ve avukatlar ile tanıştık. Bir kişinin ne kadar büyük tahribata yol açabileceğini tekrar gördük. Bu satırları yazdığım anda arkadaşlarımız hala yargılanıyorlar, emekli hocalarımızın ders açılması engelleniyor, okula yeni kameralar ve daha yüksek çitler yerleştiriliyor, öğrenciler fişleniyor…

Boğaziçi Buddy’de (Boğaziçi öğrencileri Facebook grubu) olan arkadaşlarım belki görmüşlerdir, fiziksel protestoların birinci gününün sonunda, Boğaziçi öğrencilerinin Buddy’de yaptıkları yorumları derleyip, protesto hakkındaki kamuoyunun ne olduğuna dair ufak bir araştırma yapmıştım. Protestoların gidiş yönüne yönelik çeşitli görüşler vardı: Terörist etiketi yememizi sağlayacak eylemlerden/sloganlardan vazgeçmek, protestoları güney kampüse taşımak… “Örgütlenme nedir?” sorusu ile çoğumuz ilk defa tanıştık ve birden kendimizi canlı bir sivil itaatsizlik dersinin içinde bulduk.

Bu süreçte tamamen organik olarak öğrenci inisiyatifleri doğdu. Gerek fiziksel olarak protestolara katılamayan / katılmak istemeyen insanların vicdan azabından, gerek anaakım medyanın hakkımızda haber yapmamasından veya haberlerin yanlı olmasından, gerekse başka sebeplerle bölümler bazında öğrenci girişimleri ortaya çıktı. Özgür İktisat, bu girişimler arasında kurulmasında ve büyümesinde bizzat emeğim olan yegane girişim. Özgür İktisat kurulduğunda amacı, alternatif bir medya üretim kaynağı olarak Boğaziçi protestolarını “doğru” bir şekilde toplu tüketime hazır hale getirmekti. Bu amaçla görseller hazırladık ve binlerce kez izlenen videolar derledik. Bu beş ay içerisinde Twitter ana sayfanızı doldurmuş olma ihtimalimiz gerçekten çok yüksek.

Sonra medyadaki haberlerin azalması ve doğal olarak dezenformasyonun azalması ile, Özgür İktisat rotasını açık derslere doğru çevirdi. Bu organik dönüşüm, diğer girişimler tarafından da gerçekleştirildi ve Boğaziçi öğrencileri, onlarca girişim ile iktisattan felsefeye, politikadan tarihe, matematikten edebiyata her konuda gerek temel bilgileri gerek güncel tartışmaları evlerimize ücretsiz ve engelsiz bir şekilde sokmayı başardılar. Bu süre zarfında pandeminin de etkisi ile fiziksel protestolar durma noktasına geldi. Yarın bayram tatilinin ve yasakların bitmesi ile hocaların protestoları devam edecek diye tahmin ediyorum.

Peki protestoların sonraki ayağı ne olacak? Bu soruyu Özgür İktisat olarak kendimize bir süredir soruyoruz. Bu sorunun cevabını Özgür İktisat adına değil de kendi adıma yayınlamamın sebebi ise, bu çağrımın sadece Özgür İktisat’a yönelik değil, tüm öğrenci girişimlerine yönelik olması. Bu konudaki düşüncelerimi 14 Mayıs tarihli Boğaziçi TV yayını Others’ta paylaşma şansı bulmuştum, fakat bu düşüncelerimi yazıya dökerek kalıcılığını ve yayılımını arttırmak istiyorum.

Aaron Sorkin’in efsane dizisi The West Wing’de şöyle efsane bir söz geçer: “Decisions are made by those who show up”, yani “Kararlar orada olanlar ile alınır”. Bu düsturdan hareketle Boğaziçi bileşenleri olarak kendimizi içinde bulunduğumuz faaliyet alanından sonraki adıma taşımalı ve çalıştğımız alanlarda bir think tank haline gelmeliyiz. Kendi alanımızda gerek teorik olarak gerek uygulamalı olarak güncel tartışmaları hem bilmeli hem insanlara aktarmalıyız. İnsanlara seçim sandığında kullanacakları bilgileri ulaşlabilir şekilde sunmalıyız, aksi takdirde ülkemizin durumu hakkında şikayet etme hakkımız olmayacak.

Özgür İktisat açık derslerinde enflasyondan, COVID aşılarının dağıtımından, planlamadan, sanayileşmeden, Osmanlıcılıktan, Sünnilikten ve birçok konudan bahsetti. Özgür İktisat bu ruhun üzerine insanlara sosyal politikalar, emek politikaları, para politikası ve mali politika gibi uygulamalı alanlarda yorumlar yapmalı, ayrıca Modern Para Teorisi ve Temel Vatandaşlık Geliri gibi güncel teorik meseleleri insanların bilgisine sunmalıdır. Mecliste konuşulan ekonomik yasalar ve kararnameler hakkında yorumlar sunmalı ve insanların bu konuda doğru fikirlere sahip olmasını sağlamalıdır.

Bu tür hizmetlerin yokluğunda nasıl facaialar yaşanabileceğini hepimiz biliyoruz: Brexit sürecinde insanlar anayasa ve uluslararası ilişkiler konusunda yeterli bilgiye sahip olmadan, kendilerini AB’den çıkaracak anlaşmayı %51,89 – %48,11 gibi çok ufak bir oy farkı ile onayladılar. Oylama sonrasındaki süreçte İngiltere vatandaşları Brexit oylamasına yetersiz bilgiyle girdikleri ve kararlarından pişman olduklarını belirttiler (John Oliver, Brexit). Benzer şekilde Türkiye’de AKP dönemindeki referandumlarda da vatandaşlar anayasa hukuku hakkında yeterli bilgiye sahip olmadan, Türkiye siyasetini kalıcı bir şekilde yaralayacak kararlar verdiler.

Biz bu konuları inceleyebilecek ve yorumlayabilecek insanlar olarak, insanlara ihtiyaçları olan bilgileri, insanlar okur mu okumaz mı diye umursamadan üretmeliyiz. Üretimimiz insanlara ulaşmaz ise, nasıl ulaştırırız sorusunu sormaya başlarız. Fakat bu soruyu sormaya başlamadan önce, üretime başlamamız şart. Boğaziçi’nin tüm bileşenleri, derinleşin! Demokrasi denen köstekli saat, birçok çarkın uyumlu çalışması ile olur. Sizler de kendinizi demokrasi sistemine ufak çarklar olarak eklemleyin, siyasilere baskı kurun, insanları eğitmeye çalışın, güncel tartışmalara hakim olun ve bu tartışmaları insanlara anlatın.

“İnsanlar sizi çağırıyorum:
kitaplar, ağaçlar ve balıklar için,
buğday tanesi, pirinç tanesi ve güneşli sokaklar için,
üzüm karası, saman sarısı saçlar ve çocuklar için.”

Ekonomik İmkansızlıklar ve Rövanşist Kalkınma

Sevdiğim senaristlerden Aaron Sorkin, eğitimden bahsederken eğitimi gümüş bir kurşuna benzetiyor. Türkiye’de eğitim seviyesi arttıkça gelir de artıyor[1].  Gelir seviyesinin artması da tüketimden özel sağlık ve eğitim hizmetlerine ulaşımı ciddi bir şekilde arttırıyor. Aaron Sorkin’in dediği gibi, eğitim gerçekten de bir “gümüş kurşun”. Buna rağmen, gerek Türkiye’de eğitim sisteminde, gerekse eğitime bakışta ciddi sorunlar var.

2019 yılına gelindiğinde, 15 yılda eğitim bakan altı kez değişmiş, lise sınavı altı, üniversite sınavı ise üç defa değişmişti[2]. Eğitimin her aşamasında sorunlar hâkimdi. Çağdaş bir yaşamın olmazsa olmazlarından yabancı dil, Türk eğitim sistemine tabii öğrenciler için büyük bir sıkıntı haline gelmişti. Matematik ve fen alanları öğrencilere zor geldiğinden, öğrenciler nispeten daha kolay bir alan olan Türkçe – Matematik’e geçiyorlardı, bu da TM ile alan bölümlere aşırı bir ilgi anlamına geliyordu. 2018’de yirmi bin öğrenci mezun oldu[3] 2019 yılında üniversitede okumakta olan hukuk öğrencisi sayısı yaklaşık 95 bindi, buna rağmen 116 bin avukat, 14 bin hâkim, 6 bin savcı vardı[4]

Bu “mezun enflasyonu”, üniversite mezunu olmanın değerini de azaltıyor. İkinci nesil üniversite mezunu olmanın faydası, birinci nesil mezun olmanın faydasından çok daha az. Başka bir deyişle ailelerinin ilk nesil üniversite mezunu olan annem ve babam ev ve araba almayı başarabilmişken, ben (ve evlenirsem eşimin) İstanbul’da bir ev ve araba alması çok zor, hatta neredeyse imkânsız görünüyor.

Bu durum hep böyle değildi. 2015 yılında, OECD ülkelerine kıyasla, Türkiye’de üniversiteden mezun olmanın maddi kazancı yüksekti. OECD raporlarına göre Türkiye’de üniversite mezunları, OECD ortalamasına göre hem daha çok kazanıyorlardı hem de yaşları ilerledikçe nispi kazançları daha yüksekti[5]. 2015 – 2020 arasındaki ekonomik gelişmeler, üniversiteden mezun olmanın değerini düşürüyor olabilir mi?

Türkiye, uzun süredir genç işsizliği sorunu ile uğraşmaktadır. 2007’den itibaren, erkek genç işsizlik oranı, OECD oranının altına sadece üç yıl boyunca inebilmiştir. 2019 yılında Türkiye, hem kadın hem erkek genç işsizliğinde OECD ülkeleri arasında dördüncü sıradadır[6]. Benzer bir durum işgücüne katılım oranı için de geçerlidir. 1993’ten itibaren işgücüne katılım oranı OECD ortalamasından düşüktür[7]. Türkiye’nin bu kötü karnesi, ne işte ne eğitimde olan genç nüfusun oranında da sürmektedir. Verinin olduğu en erken yıl olan 2006’dan itibaren, Türkiye hem OECD hem AB oranlarından, en az yüzde on en fazla yirmi puan fazla işte ve eğitimde olmayan nüfusa sahiptir[8]. Açıktır ki Türkiye evlatlarını eğitime de işe de sokamamaktadır.

Bu gelişmelerin, Türkiye’de üniversite eğitimine bakışı da değiştirdiği iddia edilebilir. Boğaziçi Protestoları bağlamında “gazeteler ve haber kanalları” tarafından ateşe atılan akademisyenlere bakıldığında, hepsinin Türkiye eğitim sisteminin yetiştirdiği önemli isimler olduğu gözlenir. Fikret Adaman, Ayşe Buğra, Can Candan, Esra Mungan gibi akademisyenlerin özgeçmişleri etkileyicidir. Sevgili Fikret hoca UNESCO, UN, WWF gibi uluslararası kuruluşlarda çalışmış, Avrupa Konseyi’ne sosyal politika uzmanlığı yapmıştır. Pat Devine, Şevket Pamuk, Murat Sertel gibi duayen iktisatçılarla makaleleri bulunmaktadır. Ayşe Buğra, 2015 yılında Dünya Bilimler Akademisi tarafından, gelişmekte olan ekonomilerde ve küresel düzeyde yaptığı sosyal politika araştırmaları nedeniyle Sosyal Bilimler Ödülü’ne layık görülmüştür. Yedi kitabı, iki çevirisi, 5 derlemesi bulunmaktadır[9].

Şimdinin üniversite mezunlarının üzerindeki (yazının başında bahsettiğimiz) cam tavan ile şimdinin akademisyenlerin başarıları arasındaki bu uçurum, yukarıda bahsettiğimiz akademisyenlere, hatta daha genelde ODTÜ ve Boğaziçi gibi üniversitelere karşı duyulan antipatinin sebebi olabilir. Fakat bu durumun politika önerisi yukarıdakileri aşağıya çekmek değil, aşağıdakileri yukarıya çekmek olmalıdır. Özgür İktisat Açık Ders serimizin[10] ilk konuğu sevgili Emrah Safa Gürkan’ın aktardığı gibi: İngiltere’de üniversite öğrencilerine verilen iki burstan düşüğünü alan öğrenciler, kendi burslarının yükselmesi yerine diğer bursun düşürülmesini istemişlerdir. Önceki yazılarımda[11] kalkınmanın tümel bir fenomen olduğundan bahsetmiştim. Nüfusun sadece bir kısmının değil, tamamının kalkınması amaçlanmalıdır. Şu an ise eşitsiz kalkınmadan kaynaklanan sorunları çözmek için, kalkınmadan tarihsel olarak nasibini alamamış kesimler, rövanşist bir şekilde kalkınmış kesimi aşağıya çekmeye, bu süreçte de kendilerine fayda sağlamaya çalışmaktadır. İroniktir ki uzay çalışmaları yapmak isteyen Türkiye’nin en iyi fizik üniversitesi Boğaziçi ve ODTÜ’dür[12][13][14].

Yazımı bitirirken, 2021 İktisat ve Toplum Dergisi Asaf Savaş Akat İktisat Ödülü’nü “Wage-led versus profit-led demand: A comprehensive empirical analysis” isimli makaleleriyle (Ücret-taraflı ve kar-taraflı talep: Kapsamlı bir deneysel analiz) kazanan Cem Oyvat, Oğuz Öztunalı ve Ceyhun Elgin hocalarımı tebrik etmek istiyorum.


[1] https://link.springer.com/article/10.1007/s00181-020-01848-w

[2] http://www.pervinkaplan.com/detay/egitim-yorgun-6-bakan-6-kez-lise-3-kez-de-universite-sinavi-degisti/7218

[3] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/hukukta-hedef-simdiden-sasti-1519479

[4] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-49822620

[5] https://read.oecd-ilibrary.org/education/education-at-a-glance-2020_69096873-en

[6] https://data.worldbank.org/indicator/SL.UEM.1524.ZS

[7] https://data.worldbank.org/indicator/SL.TLF.ACTI.ZS         

[8] https://data.worldbank.org/indicator/SL.UEM.NEET.ZS

[9] https://tr.wikipedia.org/wiki/Ayşe_Buğra

[10] Sonraki açık dersimizin (Sinem Adar) kayıt linki: https://us02web.zoom.us/meeting/register/tZAkd–oqD0tGt20Ga9W0ph67nUk0RoWorDr

[11] Gelir Eşitsizliğinin Yükselişi, En kötü durum senaryosu başlıklı kısım. https://tabletdusunce.com/2020/07/16/gelir-esitsizliginin-yukselisi/

[12] https://www.usnews.com/education/best-global-universities/turkey/physics

[13] https://www.topuniversities.com/university-rankings/university-subject-rankings/2020/physics-astronomy

[14] https://haberler.boun.edu.tr/en/news/bogazici-university-among-top-200-universities-world

Postmodern İktisat

Barış Kaan Basdil

Siyaset Bilimine Giriş dersi alırken üç tip siyaset kültürü olduğunu öğrenmiştim: dar (parochial), tebaa (subject) ve katılımcı (participant). Dar siyasi kültürde insanlar, merkezi yönetimin sadece varlığından haberdardırlar. Tebaa kültürde bu haberdarlığa ek olarak, insanlar bu devlete tabii olduklarını düşünürler. Katılımcı kültürde ise kişiler devlete hem tabii olduklarını düşünürler hem de onu etkileyebileceklerinin bilincindedirler (Britannica).

            İktisatta da buna benzer kültürlerin olduklarını düşünüyorum. Bu kültürlerden ilkine, insanların vergi, ticaret, sosyal sigorta gibi ilişkilerle birbirleriyle bağlı olduklarını hissettikleri dar kültür diyelim. Bir vatandaşın bilinç düzeyini nitelemek “Yıllar önce çok az para alıyorduk ama şimdi aldığımız paradan daha çok yetiyordu.” Dediği röportaj buna örnek gösterilebilir (Videoyu aşağıda bulabilirsiniz). Bu vatandaşın enflasyonun bilincinde olmadığını fakat uygulamada enflasyonun ne olduğunun farkında olduğunu görürüz.

         İkinci gruba yine tebaa adını verelim. Bu grubu biraz geniş tutarak, iktisatta her şeyin her zaman her yerde geçerli olacağını düşünen insanların hepsine tebaa iktisadi kültürlü insanlar diyelim. Bu insanlar bence ülkemizde çoğunluktadır. Twitter’a girdiğiniz zaman, iktisat eğitimi olmayan insanların, ücret artışlarına, zamlara, dolar kuruna verdikleri tepkiler, yaptıkları yorumlar ve tahminler, bu insanların bilinç düzeyini nitelemek için kullanılabilir. Örneğin Kadıköy Belediyesi’nde Toplu İş Sözleşmesi kapsamında 5000 Lira üstünde bir ücrette anlaşılmasını bütçe açısından eleştirenler vardı. Bu insanlar yorumlarında, TİŞ kapsamındaki işçi sayısının en fazla 2300 olduğunu ve ilk önerilen net ücretle anlaşılan ücret arasındaki 4.77 milyon liralık net farkın (kişi başı 5275 – 3200 =   2075), belediye bütçesinin yüzde yarımına denk geldiğini göz önünde bulundurmadılar. Asgari ücretin 2009’dan beri reel değerinin sabit kaldığını da göz önünde bulundurmadılar (Dünya, 2020).

Reel asgari ücretin evrimi. Kaynak: Dünya Gazetesi

            Teorik bir soru soralım: Bir ülkeye, özellikle de o ülkenin iki iline, yüz binden fazla niteliksiz göçmenin geldiğini düşünün. Bu durumda o illerde niteliksiz göçmenlerin ücretlerinde nasıl bir değişim olur?  Eğer başka hiçbir değişken yoksa (ceterus paribus -diğer her şey sabit), ücretlerin düşmesini bekleriz. Fakat gerçek hayatta gözleme dayalı analiz yaptığımız zaman “ceterus paribus” varsayımının tutmadığını görüyoruz. Çoğu zaman gerçek hayat, teoriden çok daha karmaşık ve yola dayalıdır (path-dependent). Bunu teorik bir örnekle inceleyelim.

            Antik Yunan’da Sofistler, tartışma kazanmak adına gerçeği eğip bükmeleriyle bilinirlerdi. Yüz binden fazla göçmenin bir ülkeye göç etmesi durumunda, maaşların nasıl değişeceğine dair her türlü olası senaryo üretilebilir. Çalışmak isteyen kişilerin sayısı arttığı için, piyasa mekanizmasının sonucunda ücretler düşebilir yorumunu yapabiliriz. Gelen işçilerin niteliksiz olması, onları kayıt dışı sektöre iter, bu yüzden kayıtlı sektörde ücretler değişmez, hatta kayıt dışı istihdam kayıtlı istihdamın yerini aldığı için, kayıtlı sektördeki istihdamın azalması ücretleri yükseltir de diyebiliriz. Belki de göç alan yerler halihazırda bir iktisadi büyüme yaşıyorlardır ve istihdam iştahları fazladır. Gelen göçü alırlar ve yeni üretim yapmaya başlarlar. İşsizlik azalır, üretim ve tüketim artar, bu da ücretleri arttırır.

            Teoride aynı olaya birden fazla açıklama getirmeyi başardık. Bu açıklamalardan verili bir durumda yalnızca biri geçerli olabileceği için, inceleme yaptığımız yerin şartlarının, bu açıklamalardan hangisinin doğru olduğunu belirleyeceğini söyleyebiliriz. “Mariel Boatlift” (Mariel Göçü) olayında da, paylaştığımız anketteki gibi yüz binden fazla göçmen, Küba’dan Amerika’ya geldi. Bu göçmenlerin çoğu niteliksizdi, çoğu Miami’ye yerleşti. Yerleştikleri yerin iş pazarı ile kurdukları ilişki sonucunda, ne ücretlerde ne de işsizlikte bir düşüş gözlemlendi (Card, 1990). Miami, yirmi yıl önce yaşadığı benzer bir göç olayı sonucunda, başka bir göç dalgasına hazırlıklıydı. Göçmenler, Miami’de halihazırda büyük ve büyümekte olan tekstil ve giyim endüstrisinin niteliksiz istihdam iştahını doyurdular.

            Burada, Türkiye’deki iktisat tartışmalarında son zamanlarda kulağıma gelen bir kavram devreye giriyor: “kompleksite” (karmaşıklık, complexity. Bu konuda güncel bir çalışma için okuma listesi en aşağıdadır). Biz iktisada giriş derslerinde ve günlük hayatta o kadar soyut iktisadi yorumlar yapıyoruz ki, iktisadi ilişkilerin ne kadar karmaşık ve yerel olduğunu kaçırıyoruz. Bir yerde doğru olan bir iktisadi fenomen (vergi politikası, sanayileşme politikası), başka bir yerde doğru olmak zorunda değil. Almanya’nın 20. yüzyılın ortalarındaki göç deneyimi, tüm ülkelerin göçten aynı şekilde etkileneceği sonucunu doğurmaz. Aynı şekilde neoliberal politikaların bazı gelişmiş ülkelerde uygulanıyor olması, gelişmekte olan veya gelişmemiş ülkelerin neoliberal politikalar ile kalkınacağının göstergesi değildir. Biz günümüzün Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerine bakarken, bu ülkelerin kapitalist ekonomilerini görüp, sömürge geçmişlerini unutuyoruz örneğin. İktisadi fenomenler, teorik yorumlardan çok daha karmaşıktır, yerel faktörlere bağlıdır: bir yerde doğru olan başka bir yerde doğru olmayabilir.

            Üçüncü iktisadi kültürün de bu bağlamda, iktisadın karmaşık bir bilim ve yapı olduğunun farkında olan insanların kültürü diyebiliriz. İktisat, mutlak doğruların bilimi değildir. Tam tersine, beşeri bir bilim olduğu için, insan ve insanın yerelliklerine bağlıdır. Özellikle 19. yüzyıl sonrasının hegemonik kapitalist görüşü ve son 40 yılın hegemonik neoliberal görüşüne göre, değişmez iktisadi doğrular vardır ve bağlamdan bağımsız uygulanabilir. Bizim katılımcı iktisadi kültüre sahip insanlar olarak, bu modern görüşü söküp atarak, tabiri caizse “postmodern iktisat” ile uğraşmamız gerektiğini düşünüyorum. İktisadın mutlaka ulusal, cinsiyete dayalı, tarihsel, yerel dayanakları vardır. Bu dayanakları görmezden gelerek iktisat yapmaya çalışmak, görüşüme göre iktisat biliminin bu sorunlara etkili çözüm önerileri sunamamasının sebebidir.

            Bu yazıyı yazmayı düşünürken, “postmodern iktisat” kavramını benim bulduğumu düşünmemiştim. Hızlı bir Google aramasından sonra haklı olduğumu fark ettim. Gerçekten de birçok iktisatçı, iktisadın “modernist” bağlarından kurtulmasına yönelik incelemelerde bulunmuştur. Örneğin, Ruccio bir makalesinde postmodern iktisadın tarihinden ve güncel sorularından bahseder. Amariglio bir makalesinde sınırlı akılcılık, oyun teorisi, kaos teorisi gibi kavramların, iktisadı nasıl daha postmodern bir hale getirdiğinde değinir. Screpanti de bir sistemin modernist olarak nitelendirilmesinin şartlarını belirterek, neoliberalizm ve Marksizm üzerinden iktisadi postmodernliği incelemiş. Tüm bu okumalara, metnin sonundaki “Tavsiye Okumalar” kısmından ulaşabilirsiniz.

            Yazımı bitirirken, vermek istediğim mesajların üstünden son kez geçmek istiyorum. İktisat, basit teorik incelemelerden çok daha derin bir bilimdir. Çoğu zaman karmaşık sistemleri, içindeki kimlikse ve tarihsel yapıları göz önünde bulundurarak inceler. Bu yüzden örneğin “asgari ücret kötüdür” gibi söylemler küresel çapta karşılık bulmaz. Halihazırda Türkiye özelinde bakıldığı zaman, asgari ücretin işsizliği arttırmadığına dair çalışmalar da bulunmaktadır (mesela  Dağlıoğlu ve Bakır, 2015). Katılımcı iktisat kültürüne sahip insanlar olarak, basit teorik argümanların üretiminden ve yayılmasından kaçınmalı, zihin tembelliğine düşmemeliyiz.

Kaynaklar:

Britannica, Parochial political culture, Political science. https://www.britannica.com/topic/parochial-political-culture Ulaşma tarihi 22.02.2021

Card, David. The Impact of the Mariel Boatlift on the Miami Labor Market, Industrial, and Labor Relations Review, Vol. 43, No. 2. (Jan. 1990), pp. 245-257.

Dağlıoğlu, Selim ve Bakır, Mehmet Akif, Türkiye’de Asgari Ücretin İstihdam Üzerindeki Etkisinin Sektörel Panel Regresyon Modelleri İle İncelenmesi, Sosyal Güvence Dergisi / Sayı 8, 2015

https://www.dunya.com/kose-yazisi/asgari-ucrete-bir-de-bu-pencereden-bakalim/605281

Röportaj: https://twitter.com/beterbela/status/1210549782869151745

Tavsiye Okumalar:

Amariglio J. (1990) Economics as a Postmodern Discourse. In: Samuels W.J. (eds) Economics As Discourse. Recent Economic Thought Series, vol 21. Springer, Dordrecht. https://doi.org/10.1007/978-94-017-1377-1_2

https://link.springer.com/chapter/10.1007/978-94-017-1377-1_2

Ruccio, David F. “Postmodernism and Economics.” Journal of Post Keynesian Economics, vol. 13, no. 4, 1991, pp. 495–510. JSTOR, http://www.jstor.org/stable/4538260. Accessed 22 Feb. 2021.

Screpanti, Ernesto (2000) The postmodern crisis in economics and the revolution against modernism, Rethinking Marxism, 12:1, 87-111, DOI: 10.1080/08935690009358993
Kompleksite iktisadı okuma listesi: https://avesis.yildiz.edu.tr/resume/downloadfile/eren?key=7b289975-09ae-4d33-aac2-7597ee57cf16

#BogaziciBesieged

I decided to put this piece together for those who could not follow what is going on in Turkey at the moment. On January 1st 2021, Melih Bulu was appointed as rector for Bogazici University. In 2016, a Bogazici professor was appointed rector by the president without an election for the first time, and in 2021, the appointed rector is not a Bogazici professor at all. Melih Bulu has plagiarized his master’s and PhD theses, and is an inept academic with reference to all Turkish academics, or Turkish rectors for that matter. The first day of protests (January 4th) saw Turkish riot police intervene the protest with tear gas, plastic bullets and pressurized water from anti-riot armored vehicles (TOMA). Since then, academics have been protesting the trustee rector daily by turning their backs to the Rectorate. Vice-rector and rector consultant positions were vacated, incapacitating the operative power of the trustee rector.

Gates of Bogazici University’s South Campus cuffed. Courtesy of Birgün Gazetesi

Bogazici University, and Hisarustu, the quarter in which the university is situated, has been besieged by riot police, TOMAs, and various police vehicles since January 4th, with a significant increase in the number of undercover police. The protests on January 6th saw protestors walk from Bogazici University to Besiktas (a five-kilometer walk, 3.1 miles) and gather with other protestors in Kadikoy. Since then, students have been detained, their hands cuffed behind their backs, and been subject to torture. Protests have continued ever since in many cities and countries.

After the open-air exhibition at South Campus in Bogazici University, a religious piece of art has spiked outrage in the religious population of Turkey, resulting in two students being sent to the penitentiary, and two students in house arrest.

Arrested students on the cover of Leman. Courtesy of Tuncay Akgün, Twitter

On February 1st, students were prevented from exiting the South Campus to meet with protestors outside the school, and students outside the school were put into custody. Students who were not let out of the school returned to the rectorate building to protest. One private security officer assaulted students with a wooden bat. Around 7 PM, the president of the alumni association warned protestors that after 9 PM, the covid-curfew would be in place and the police chief warned him that students would be dispensed. Around 9.40 PM, riot police by the hundreds entered the campus, detaining some students at the campus (Birgün Gazetesi, 2021) , and detaining some outside the campus. 159 students were detained on February 1st (Cumhuriyet Gazetesi, 2021), bringing the total sum to 200+ since January 1st. 

Gözaltına alınan bir öğrenci. Kaynak: Sezgin Tanrıkulu, Twitter

Detained students were subject to verbal and physical abuse. Students in penitentiary were told to “f*ck each other”, and some detained students were told to “f*ck their mothers”. Many students were beaten up (BirGün Gazetesi, 2021), with broken jaws, bloody eyebrows (Jurnal Gazetesi-a, 2021), and one student had a police radio broken on his head (Jurnal Gazetesi-a, 2021). The candidate status of the LGBTI+ Studies Club was revoked (a claim later disputed),  and the locks of the LGBTI+ Studies and the Female Studies Club were changed (T24 Gazetesi, 2021). Students walking to the school were told to “look down” and were harrassed and detained upon non-compliance. Students were also sexually assaulted during detainment. One student was groped by riot police (Jurnal Gazetesi-b, 2021). Students were deprived of water under custody (YolTV, by BirGün; 2021). One student had her headscarf forcibly removed and was dragged on the floor. 

Kafasında telsiz kırılan öğrenci. Kaynak: Berke Avcı, Twitter

We condemn this violent and hateful appointment against the freedom of expression and education, equality of opportunity, laicism and democracy! We stand by each student ever laid hand on by the police. We will keep resisting until the appointment is revoked. Long live Bogazici University! Long live the freedom of expression!

Kaynakça

Birgün Gazetesi, 1 Şubat 2021, “Boğaziçi Üniversitesi önündeki protestoya polis müdahalesi: Gözaltılar var”

https://www.birgun.net/haber/bogazici-universitesi-onundeki-protestoya-polis-mudahalesi-gozaltilar-var-332639

Cumhuriyet Gazetesi, 1 Şubat 2021, “Boğaziçi Üniversitesi’ne polis girdi: 159 gözaltı”

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/bogazici-universitesine-polis-girdi-mudahale-basladi-1810598

Jurnal Gazetesi-a, 1 Şubat 2021, “Boğaziçili öğrenciler gözaltına alındığı sırada eylem yapan Anadolu Gençlik Derneği’ne müdahale edilmedi”

Jurnal Gazetesi-b, 2 Şubat 2021, “Kırmızı daire: Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi K.Ç. gözaltı sırasında yaşadığı cinsel tacizi anlattı: ‘Kalçam 2 kere avuçlanarak sıkıldı, arkamı döndüğümde 4 çevik kuvvet polisi olduğunu gördüm’ ”

T24 Gazetesi, 2 Şubat 2021, “Boğaziçi’nde kadın araştırmaları ve LGBTİ+ kulüplerinin kapı kilidi Melih Bulu’nun talimatıyla değiştirilmiş!” 

https://t24.com.tr/haber/bogazici-nde-kadin-arastirmalari-ve-lgbti-kuluplerinin-kapi-kilidi-melih-bulu-nun-talimatiyla-degistirilmis,930533

YolTV, 1 Şubat 2021, “Gözaltına alınan öğrencilerin avukatları: Sağlık kontrolü yapılan öğrencilere su vermemiz polisler tarafından engellendi (Kaynak: Birgün)”

#BoğaziçiAblukada

Boğaziçi Üniversitesi’nde son bir aydır yaşanan olayları takip etmeyen/edemeyenler için bu yazıyı yazmaya karar verdim. 1 Ocak 2021 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi’ne Melih Bulu atandı. 1980 darbesinden sonra ilk defa, kurum dışından biri, bir üniversiteye rektör olarak atandı. Melih Bulu yüksek lisans ve doktora tezlerinde, akademide işleyebileceğiniz belki de tek suç olan intihal (akademik hırsızlık) yapmış, gerek akademisyenler arasında gerek rektörler arasında vasat bir akademisyendir. Atanmasının protesto edildiği ilk gün (4 Ocak) öğrencilere biber gazı, plastik mermi ve tazyikli su ile müdahale edilmiş, onlarca kişi gözaltına alınmıştır. 5 Ocak’tan itibaren her gün saat 12’de Boğaziçili akademisyenler güney kampüste rektörlüğe arkalarını dönerek protestolarını sürdürmektedir. 5 Ocak’tan beri açık dersler düzenlenmiş, rektör yardımcılığı ve danışmanlığı boş bırakılarak rektörlüğün çalışmaları engellenmiştir. 

Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüs kapısına vurulan kelepçe. Kaynak: Birgün Gazetesi

Boğaziçi Üniversitesi ve içinde bulunduğu Hisarüstü Mahallesi, 4 Ocak’tan beri tomalar, çevik kuvvet ekipleri, akrepler vb. ile abluka altındadır. Okul içerisindeki sivil polis sayısında ise ciddi bir artış söz konusudur. 6 Ocak’ta Güney Kampüs’te rektörlüğün önünde başlayan protesto, öğrencilerin Bebek’ten Beşiktaş’a yürümesi, oradan Kadıköy’de diğer üniversitelerden, direnişlerden gelen öğrenciler ile buluşarak Rıhtım’da bir protesto yapılması ile devam etmiştir. 6 Ocak’tan sonra Ankara başta olmak üzere çeşitli illerde protestolar düzenlenmiş, polis ters kelepçe ve darp ile öğrencileri gözaltına almıştır. Öğrenci protestoları her gün çeşitli illerde ve Güney Kampüs’te devam etmektedir.

Güney Kampüs’teki açık hava sergisinde kayyum atanması ile ilgili çeşitli sanat eserleri sergilenmiştir. Bu eserlerden bir tanesi, kabe üzerine şahmeran figürü ve etrafında çeşitli Queer bayraklar, muhafazakar kamuoyunda büyük tepki uyandırmış, beş öğrencinin gözaltına alınması sonucunda bir öğrenci serbest bırakılmış, iki öğrenci ev hapsine mahkum edilmiş, iki öğrenci ise cezaevine gönderilmiştir.

Tutuklanan öğrenciler Leman’ın kapağında. Kaynak: Tuncay Akgün, Twitter

1 Şubat’ta yapılan tutuklama ve kayyum protestolarında saat beşte Güney Meydan’dan Güney Kapı’ya yürümeye çalışan öğrencilerin, Hisarüstü’nde toplanan öğrenciler ile buluşması engellenmiş, Hisarüstü’nde toplanan bazı öğrenciler gözaltına alınmıştır. Bebek tarafında toplanan diğer üniversitelerden gelen öğrenciler de gözaltına alınmıştır. Polisin öğrencilerin okuldan çıkarmaması üzerine, öğrenciler rektörlük önüne dönerek kayyum rektörü protesto etmeye devam etmiştir. Polis bu süreçte okula yemek sokulmasını engellemiştir. Rektörlüğün önünde toplanan öğrencilere müdahale eden özel güvenliklerden biri, öğrencilere odun sopa ile saldırmıştır. Saat yedi civarı BÜMED Başkanı öğrencilerle görüşerek, saat dokuzdan sonra öğrencilerin dağılmaması durumunda emniyet müdürünün öğrencileri dağıtacağı bilgisini vermiştir. Saat dokuz kırk civarında yüzlerce çevik polis, gözaltı otobüsleri ile güney kampüse girerek, öğrencilere dağılmaları yönünde uyarılarda bulunmuştur. Bu uyarılara uymayan öğrencilerin bazıları polis eşliğinde Kale Kapı’dan okuldan çıkarak kapı önünde gözaltına alınmış, bazıları da güney kampüste (Birgün Gazetesi, 2021) gözaltına alınmıştır. 159 öğrenci 1 Şubat’ta olmak üzere (Cumhuriyet Gazetesi, 2021)  200’den fazla öğrenci 1 Ocak’tan beri gözaltına alınmıştır.

Gözaltına alınan bir öğrenci. Kaynak: Sezgin Tanrıkulu, Twitter

Gözaltına alınan öğrenciler sözlü ve fiziksel şiddete maruz kalmıştır. Cezaevine giren öğrenciler “birbirinizi s*kin” gibi hakaretlere, dün gözaltına alınan öğrenciler de annelerine küfürlere maruz kalmıştır. Birçok öğrenci darp edilmiş (BirGün Gazetesi, 2021), bir öğrencinin çenesi kırılmış, bir öğrencinin kaşı yarılmış (Jurnal Gazetesi-a, 2021) bir öğrencinin kafasında polis telsizi kırılmıştır. Okulun LGBTI+ Çalışmaları Kulübünün adaylık statüsü kaldırılmış (sonradan yalanlandı), Kadın Araştırmaları Kulübü ve LGBTI+ Çalışmaları Kulübünün odalarının kilidi değiştirilmiştir (T24 Gazetesi, 2021). 1 Şubat’ta Etiler’den Hisarüstü’ne yürüyen öğrenciler, yürürken aşağı bakmadıkları için fiziksel müdahaleye maruz kalmış ve gözaltına alınmıştır. Öğrenciler gözaltı sırasında cinsel tacize de uğramıştır. Öğrencilerden birinin kalçası avuçlanmıştır (Jurnal Gazetesi-b, 2021). Gözaltına alınan öğrencilere polis su vermemiştir (YolTV, asıl kaynak BirGün; 2021) Gözaltına alınan öğrencilerden birinin başörtüsü açılmış ve yerde sürüklenmiştir.

Kafasında telsiz kırılan öğrenci. Kaynak: Berke Avcı, Twitter

İfade özgürlüğüne, eğitim özgürlüğüne, fırsat eşitliğine, laikliğe, demokrasiye aykırı bu şiddet ve nefret dolu atamayı kınıyoruz! Polisin elinin değdiği her öğrencinin yanındayız! Bu atama geri çekilene kadar direnmeye devam edeceğiz! Yaşasın Boğaziçi Üniversitesi! Yaşasın ifade özgürlüğü!

Kaynakça

Birgün Gazetesi, 1 Şubat 2021, “Boğaziçi Üniversitesi önündeki protestoya polis müdahalesi: Gözaltılar var”

https://www.birgun.net/haber/bogazici-universitesi-onundeki-protestoya-polis-mudahalesi-gozaltilar-var-332639

Cumhuriyet Gazetesi, 1 Şubat 2021, “Boğaziçi Üniversitesi’ne polis girdi: 159 gözaltı”

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/bogazici-universitesine-polis-girdi-mudahale-basladi-1810598

Jurnal Gazetesi-a, 1 Şubat 2021, “Boğaziçili öğrenciler gözaltına alındığı sırada eylem yapan Anadolu Gençlik Derneği’ne müdahale edilmedi”

Jurnal Gazetesi-b, 2 Şubat 2021, “Kırmızı daire: Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi K.Ç. gözaltı sırasında yaşadığı cinsel tacizi anlattı: ‘Kalçam 2 kere avuçlanarak sıkıldı, arkamı döndüğümde 4 çevik kuvvet polisi olduğunu gördüm’ ”

T24 Gazetesi, 2 Şubat 2021, “Boğaziçi’nde kadın araştırmaları ve LGBTİ+ kulüplerinin kapı kilidi Melih Bulu’nun talimatıyla değiştirilmiş!” 

https://t24.com.tr/haber/bogazici-nde-kadin-arastirmalari-ve-lgbti-kuluplerinin-kapi-kilidi-melih-bulu-nun-talimatiyla-degistirilmis,930533

YolTV, 1 Şubat 2021, “Gözaltına alınan öğrencilerin avukatları: Sağlık kontrolü yapılan öğrencilere su vermemiz polisler tarafından engellendi (Kaynak: Birgün)”

Torba Yasa Teklifinin Gençliğe Etkisi

Barış Kaan Basdil

Giriş

Medyada “Torba Yasa” olarak anılan kanun teklifi, sosyal sigorta hakları bakımından milyonlarca kişiyi etkileyecek düzenlemeler içeriyor. “Esnek çalışma” düsturu altında 25 yaş altındaki çalışanların sigorta hakları ellerinden alınıyor. Genç işsizliği azaltmak için 25 yaş altındaki çalışanların kısmi çalışma sözleşmelerine yönlendirilmesi amaçlanıyor. Bu yazıda, torba yasadaki ilgili maddeleri inceleyecek ve olası sonuçlarını tartışacağım.

Yeni Ekonomi Planı

Torba Yasa’da öngörülen sigorta reformlarına ilk olarak Yeni Ekonomi Planı’nda değinilmiştir. Bu planda, esnek çalışma biçimlerinin arttırılacağına ve istihdam teşviklerinin sunulacağı, şu şekilde söylenmektedir:

“Mali açıdan sürdürülebilirliği sağlamak ve kamu maliyesine olan yükü azaltmak amacıyla sosyal güvenlik sisteminin aktüeryal dengesini güçlendirici politikalar sosyal adalet gözetilerek hayata geçirilecektir.” (14)

“İşgücü piyasasında yasal düzenlemesi bulunan ancak yeterli uygulama alanı olmayan esnek çalışma biçimlerinin uygulanabilirliği arttırılacaktır.” (18)

“İstihdam teşviklerinin etki analizi yapılacak, teşviklerin ihtiyaca göre yeniden tasarlanması sağlanacaktır.” (18)

“Kadınların çalışma hayatına girişini kolaylaştıracak ve kadın istihdamını artıracak düzenlemeler yapılacaktır. Bu kapsamda esnek çalışma olanakları artırılacak, kadın kooperatifleri güçlendirileck, çocuk bakım hizmetleri ve ihtiyaca göre belirlenmiş mesleki eğitim programları hayata geçirilecektir.”

Orta Vadeli Plan

Yeni Ekonomi Planı’ndaki bu noktalar, Orta Vadeli Plan’da tekrar edilmiştir. Koronavirüsün Türk ekonomisine etkisini azaltmak için “kısa çalışma ödeneğinin kapsamı genişletilmiş ve süresi uzatılmıştır” ve “işsizlik sigortası fonunun… istihdamı korumaya yönelik etkin kullanımı” sağlanmıştır.

İşsizlik Sigortası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ve Sıkıntıları

Bu öngörülerin ışığında 19.10.2020 tarihinde, Torba Yasa olarak anılan yasa teklifi meclise sunulmuştur. Bu yasa ile şunlar amaçlanmaktadır:

“…salgın kaynaklı kısa çalışma ödeneği uygulamasını bütün veya sektörel olarak yılsonuna kadar uzatma yetkisi Cumhurbaşkanına verilmiştir”

Kısa çalışma ödeneğinin miktarı ile alakalı, İŞKUR’dan şu alıntıya bakılmalıdır:

Günlük kısa çalışma ödeneği; sigortalının son oniki aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanan günlük ortalama brüt kazancının \% 60’ıdır. Bu şekilde hesaplanan kısa çalışma ödeneği miktarı, aylık asgari ücretin brüt tutarının \% 150’sini geçemez.

Bu madde teklifi ile kısmı sözleşmeyle çalışan insan sayısının arttırılması ve bu şekilde işsizliğin azaltılması hedeflenmektedir. Bu düşük işsizlik oranının sanal bir oran olduğu ortadadır. Sabit işsizlik oranında, kısmi zamanlı çalışan insanlar tam zamanlı çalışan insanlardan daha az ücret almaktadır, yani emek geliri önceki maddede belirtilen oranlarda azalmaktadır. Genç işsizliğinin genel işsizlikten daha fazla olduğu ülkemizde, bu değişikliğin gençleri ortalama bir vatandaşa göre daha fazla etkileyeceği ortadadır.

“…kısa çalışma ödeneği veya nakdi ücret desteği alırken normal çalışma saatlerine dönen işçilerin sigortalı ve işveren primlerinin üç ay süreylse 2020 yılsonuna kadar İşsizlik Sigortası Fonundan karşılanması düzenlenmiştir.”

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, uzun vadeli sigorta prim ödemelerinin kaynağının İşsizlik Sigortası Fonu olmasıdır. Koronavirüsün Temmuz ortasına kadar Fon’a 20 milyar TL’ye mal olduğu düşünüldüğünde, bu fona daha fazla mali sorumluluk yüklenmesinin, genç işsizliğinin genel işsizlikten daha fazla olduğu ülkemizde, bu değişikliğin gençleri ortalama bir vatandaşa göre daha fazla etkileyeceği ortadadır.

“İşe girdikleri tarih itibariyle 25 yaşın altında olanlardan ay içerisinde 10 günden az süreyle çalıştırılanlar için işverenleri tarafından prime esas kazanç alt sınırı üzerinden \%2 oranında iş kazası ve meslek hastalığı sigorta primi ile \%12,5 oranında genel sağlık sigortası primi ödenecektir. Bu kişiler için işverenleri tarafından malullük yaşlılık ve ölüm sigortaları primi ödenmeyecek olup isteyenler ilgili dönemi takip eden ayın sonuna kadar uzun vadeli sigorta kolları kapsamındaki primlerini kendileri ödeyebilecektir.”

Yirmi beş yaşını doldurmamış kişiler, süreli çalışma sözleşmesi ile iş güvencesinden mahrum bırakılacaktır. Bu yaş grubundaki insanların 25 yaşlarına kadar çalışmalarının emeklilik primine sayılmamasına yol açan bu madde, emeklilik yaşının değiştirilmemesi durumunda yeni bir EYT durumu oluşturacak, çalışan nüfusun yaşlanmasına ve gelecek gençlerin iş olasılıklarının önünü tıkanmasına yol açacaktır. Teşvikten en verimli şekilde faydalanamak için işletmeler bu gençleri 10 günden az sürede çalıştırıp birden fazla genç çalıştırarak, prim ve ücret yükünden maksimum oranda faydalanacaklar. Birden fazla işte çalışan ve hak ettiği ücreti alamayan gençler hem çalıştıkları anda ücretlerinden hem de ileride emekli aylıklarından mahrum bırakılacaklar.

Eleştiriler

Olcay Büyüktaş’ın torba yasa hakkındaki bazı yorumları şunlardır:

  •  Bu teklif ile 25 yaş altı ve 50 yaş üstü çalışanlar için koşul olmaksızın geçici sözleşme, asıl çalışma biçimi oluyor.
  • Bu yasa teklifi ile 25 yaş altı ve 50 yaş üstü için kıdem tazminatı hakkı net bir şekilde kalkmış oluyor.
  • 25 yaşın altındaki işçinin ay içerisinde çalıştığı süreler toplamı 10 günden az ise işveren, bu işçi için yaşlılık aylığı primi ödemek zorunda değil. Bu işçi ayda birden çok iş yerinde 10’ar günün altında ama toplamda 30 gün de çalışsa işveren yaşlılık aylığı primi yatırmayacak.
  • Bunun anlamı 25 yaşına kadar fiilen emeklilik, ölüm ve maluliyet sigortası primi yatmayacak. Böylece emeklilik yaşı fiilen 25’e çıkmış olacak.
  • Bu yasa ile emeklilik zorlaşacak. Ayrıca 25 yaş altı süreler emeklilikte dikkate alınmayacağı için emekli aylıkları düşecek.
  • Bu durum 25 yaş altı ve 50 yaş üstü istihdamı arttırmaya yönelik olduğundan, 25 – 50 yaş arası işsizlik artacak.
  • Geçici çalışan işçi, sözleşmesi bittiğinde kıdem tazminatı alamaz. İş güvencesi hükümlerinden faydalanamaz ve işe iade davası açamaz.
  • Bu yasa, yaşa dayalı ayrımcılık içerdiği için Anayasa’nın 10. maddesine aykırı. Ayrıca anayasanın sosyal hukuk devleti, eşitlik ve sosyal güvenlik hakkı dahil pekçok hükmüne de aykırı.
  • Bu yasa aynı zamanda Uluslararası Çalışma Örgütü’nün “Hizmet İlişkisine İşveren Tarafından Son Verilmesi” hakkındaki 158 sayılı sözleşmeye de aykırı.
    • Kesim E: Kıdem Tazminatı ve Gelirin Korunmasına İlişkin Diğer Şekiller: Madde 12: Hizmet ilişkisine son verilen bir işçi, ulusal mevzuat ve uygulamaya uygun olarak aşağıdaki haklardan yararlanır; Miktarı, diğer unsurların yanısıra, hizmet süresine ve ücret seviyesine göre belirlenecek ve doğrudan işveren tarafından veya işverenlerin katkısıyla oluşturulmuş bir fondan ödenecek bir kıdem tazminatı veya işten ayrılma nedeniyle doğan başka haklar, veya Tabi oldukları koşullar çerçevesinde, işsizlik sigortası veya yardımından doğan haklar veya yaşlılık yahut malüllük gibi diğer sosyal güvenlik türleri yahut, Bu tazminat ve ödeneklerin birleşimi.
  • Bu teklif, Fransa’nın 2006’da teklif ettiği “İlk İşe Giriş Yasası (CPE)” isimli yasdaya dayalı. Bu yasa büyük tepki çekmiş ve teklif geri çekilmişti.
    • “İştah kabartan plan İlk İş Sözleşmesi (CPE), adıyla hükümet tarafından bir ay önce ilan edilen plana göre, 20’nin üzerinde çalışanı olan işletmeler, yüklü teşvik primleri karşılığında 26 yaşından küçükleri işe alacaklar ve böylece en azından gençler arasında işsiz sayısı azalmış olacak. Patronlar üç sene boyunca sosyal kesintileri ödemekten muaf tutuldukları gibi, ilk iki senelik dönemde istedikleri anda ve herhangi bir gerekçe gösterme mecburiyetinde olmadan, gençleri kapı dışarı edebilecekler. Patronların böylesine avantajlı koşullardan yararlanmak isteyecekleri ve bir miktar genci işe alacakları açık. Çünkü hem üç sene kesintilerden muaf tutulmak, hem de ihtiyacının olmadığını düşündüğü anda işçiyi gerekçesiz kovma imkanı, her patronun rüyası.”

Yasa sadece yazarların tepkisini çekmemiştir. DİSK/Genel-İş öncülüğünde farklı illerde fabrikalarda işçi eylemleri başlamış, Ankara’ya yürümeye çalışan işçiler jandarma tarafından engellenmiştir. CHP İzmir Milletvekili Kamil Okyay Sındır’ın Genel Kurul’da yaptığı açıklamalar, tüm bu sorunları özetler niteliktedir.

Sonuç

Torba Yasa’nın gençliğe etkileri kısaca şunlardır:

  • 25 yaşa kadarki varsayılan çalışma şekli “esnek çalışma” haline getirilmiştir. Gençler, bu çalışma türünde ihbar ve kıdem tazminatı, yaşlılık aylığı primi gibi sosyal haklardan mahrum bırakılacaktır.
  • Esnek çalışmada ücretler normal çalışmaya nazaran azaltıldığı için, gençler birden fazla işte çalışmak zorunda bırakılacaktır. Tam zamanlı çalışma kadar çalışan gençler, bu çalışmalarının karşılığında hak ettikleri sigorta primlerinden mahrum burakılacaklardır.
  • Emeklilik primi için 25 yıllık bir çalışma süresi tanındığından, emeklilik aylıkları düşecektir.
  • Halihazırda mali bir kaynak olarak kullanılan İşsizlik Sigortası Fonu, bu yasa ile daha fazla mali yük altında bırakılacak, bu da gençleri daha çok etkileyecektir.
  • Bu yasanın kabul edilmesi durumunda emek gelirleri düşecek, işçi sınıfı gelir şoklarına daha hassas hale getirilecek ve çalışan nüfus yaşlanacaktır.

Not: Bugün, 2016’da kaybettiğim sevgili hocam Orhan Sinan Aktuğ’un doğum günü. Orhan Hoca’dan sadece birkaç ay ders alabildim, fakat kendisini çok severdim. O zamanlar Baykuş Fikir Sanat isimli bir sayfa kurmuştum ve o sayfada denemeler paylaşıyordum. Yazılarımın takipçisi idi, daha derin ve sert yazmamı tavsiye ederdi. Kendisini buradan saygı ve sevgi ile anıyorum. Keşke daha uzun süre vakit geçirebilseydik sevgili hocam.

Kaynakça:

Cumhurbaşkanlığı Kararı 3136. https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2020/10/20201027M1-1.pdf 27.10.2020.

Cumhuriyet, Olcay Büyüktaş. Hedef 2. sınıf işçilik. Cumhuriyet Gazetesi, 05.11.2020.

Cumhuriyet. CHP’li Sındır’dan sert tepki: Salgın bahane edilerek emekçi sömürülüyor https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/chpli-sindirdan-sert-tepki-salgin-bahane-edilerek-emekci-somuruluyor-1788769 05.11.2020.

Deloitte. İşsizlik Sigortası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (Torba Kanun) TBMM’ye Sunuldu. https://www.verginet.net/dtt/11/Vergi-Sirkuleri-2020-147.aspx. 04.11.2020.

Deutsche Welle, Pelin Ünker. Torba yasa tartışması: Kıdem tazminatı ve emeklilik hakkı tehlikede https://www.dw.com/tr/torba-yasa-tartışması-kıdem-tazminatı-ve-emeklilik-hakkı-tehlikede/a-55455034. 04.11.2020.

Dünya Gazetesi. Yeni torba yasa maddeleri nelerdir? https://www.dunya.com/gundem/yeni-torba-yasa-maddeleri-nelerdir-haberi-486774 04.11.2020

Ekonomist. Yeni torba yasa sosyal güvenlik ve çalışma hayatı için neler getiriyor? https://www.ekonomist.com.tr/calisma-hayati-ve-sosyal-guvenlik/yeni-torba-yasa-sosyal-guvenlik-ve-calisma-hayati-icin-neler-getiriyor.html 05.11.2020.

Evrensel. İş ve güvenli bir gelecek için https://www.evrensel.net/haber/169037/is-ve-guvenli-bir-gelecek-icin 05.11.2020.

İŞKUR. Kısa Çalışma Ödeneği, Temel Bilgiler https://www.iskur.gov.tr/isveren/kisa-calisma-odenegi/genel-bilgiler/. 04.11.2020.

Sözcü. Pandeminin İşsizlik Fonu’na faturası 20 milyar TL’nin üzerinde https://www.sozcu.com.tr/2020/ekonomi/pandeminin-issizlik-fonuna-faturasi-20-milyar-tlnin-uzerinde-5927377/. 04.11.2020.

Sözcü. Ankara’ya yürümeye çalışan madencilere jandarma müdahalesi. https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/ankaraya-yurumeye-calisan-madencilere-jandarma-mudahalesi-6111391/ 05.11.2020.

Uluslararası Çalışma Örgütü 158 No’lu Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Sözleşmesi https://www.ilo.org/ankara/conventions-ratified-by-turkey/WCMS_377301/lang–tr/index.htm 05.11.2020.

Vergi Dosyası. YENİ TORBA KANUN TEKLİFİ TAM METİN 16 EKİM 2020 https://vergidosyasi.com/2020/10/17/yeni-torba-kanun-teklifi-tam-metin-16-ekim-2020/ 05.11.2020.

Kapak Görseli: DİSK

Barış, Tablet Düşünce’nin baş editörüdür ve kurucularındandır. kaanbasdil@gmail.com adresinden ulaşılabilir.

Sinema ve Toplumun Bugünü

Barış Kaan Basdil

Önsöz

Bu yazıyı 5 Eylül’de yayınladığım zaman, yola çıktığım şey bir gözlemdi: Son zamanlarda hayatımızdaki sorunları doğrudan veya dolaylı şekillerde ele alan filmlerin sayısı ya artmıştı ya da ben bu filmlerin farkına varmaya başlamıştım. Gerçekten de 2019 yılında çıkan Joker ve Parazit filmleri, artan ekonomik eşitsizliğe ve toplumsal yabancılaşmaya birer tanık gibiydi. Bu filmlere farklı filmler de ekleyerek, sinemanın toplumsal sorunlara nasıl değindiğini anlatmak istemiştim. Yazmaya başladığım anda elimde sadece bu sezgi vardı, anlatacaklarımı nasıl bir anlatıya dönüştüreceğimi düşünmemiş, kendimi akışa bırakarak yazmıştım. 5 Eylül’de yayınladığım bu yazıya gelen yorumlar, metnin bir bütünlükten yoksun olduğu yönündeydi.

Ben de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sık sık şiirlerini değiştirmesi gibi, bu yazıyı tekrar masama alıp, daha akıcı ve bütünlüklü bir anlatı yaratmaya karar verdim. Bu kararı bu sitede yazdığım altıncı yazıda vermem, ilk beş yazımın ya yeterince eleştiri almadığını ya da bu metindeki eksikliklerin o metinlerde olmadığını bana düşündürüyor. Yorumları bana ulaşmış insanlara ve bu yorumları kibar bir şekilde bana ileten, sevgili sosyal medya sorumlumuz İrem’e çok teşekkür ederim. Umarım yazının bu yeni hali eleştirilerinize değer verdiğimin ve onları anladığımın bir göstergesi olur.

6 Eylül 2020

Giriş

Bir kitapta, “bilim insanlarının” (people of science anlamında), kendilerini sanat konusunda geliştirmedikleri iddiasını okumuştum. Bu iddiaya biraz haklılık payı verdim, çünkü çoğu zaman yaptığımız işe kendmizi o kadar kaptırıyoruz ve o işe o kadar önem veriyoruz ki, hayatı kaçırıyoruz neredeyse: Sınavlar, ödevler, yükümlülükler içerisinde baharda açan çiçekleri, denizin tuzlu kokusunu kaçırıyoruz. Kaçırdığımız şeylerin hepsi bu kadar iç açıcı değil tabii ki de: Etrafımızdaki fakirliği, sefaleti, haksızlıkları da kaçırıyoruz kendi hayat davamızın avukatı olmaktan. İyi ki sanat var ki, bizi bazen bu hayattan kopartıyor, bazen de bizi bu hayatın tam ortasına bırakıyor.

Bugün size anlatmak istediğim filmler de, günlük hayatta kaçırdığımız olumsuz şeyleri anlatan ve son on yılda dikkatimizi daha çok çeken filmler: Filmler ki bize bu olumsuzlukları bir gazete haberinin ciddi ruhundan sonsuz derecede uzak, fakat çoğu zaman daha etkili bir şekilde anlatıyorlar. Üzerinde duracağım başlıca filmler Guguk Kuşu, Joker ve Parazit. Bahsettiğim bu filmleri izlemediyseniz bu yazıyı okumayı ertelemenizi rica ederim.

Toplum – Sanat İlişkisinin Yakın Tarihi

L.H.O.O.Q. Kaynak: wikipedia.com

Sanatın insanın dramlarını anlatması yeni bir olgu değil: Örneğin İsa’nın acılarını anlatan “Christ as the Suffering Redeemer” isimli tablo onbeşinci yüzyılın sonunda yaratıldı. Fakat incelememizi buradan başlatmanın bile çok uzun bir yazıya yol açacağını bildiğimden, incelememe daha yakın bir tarihten başlamak istiyorum.

Yirminci yüzyılda Dünya Savaşları milyarlarca insanın hayatını değiştirdi. Bu değişimin doğal olarak sanatta da yansımaları oldu. Avrupa’da Dada hareketi, savaşın yıkımına ve acısına tepki olarak, o güne kadarki tüm estetiği reddetti, hatta bu estetiğe saldırmaya başladı. Bu estetiğin bir örneği olarak, Duchamp’ın L.H.O.O.Q. isimli tablosunu verebilirim. Mona Lisa’nın 16. Yüzyıldaki önemi ile 20. Yüzyıldaki öneminin farklı olduğunu düşünüyorum. Duchamp, bence bu eseri günümüz şartlarında tekrar yorumlayarak, Mona Lisa’yı kendi estetik anlayışının (ve zamanının) alanına taşıdı. Berna Madra’ya göre, bu estetik anlayış Türkiye’de 1970’lere kadar karşılık bulmamıştır[1].

Bu karşılıksızlığın karşısında, Türkiye’de özellikle edebiyat alanında ciddi bir toplumcu gerçekçi geleneğin olduğunu söyleyebilirim. Orhan Kemal, Kemal Tahir, Fakir Baykurt gibi yazarların eserlerini bu geleneğe örnek olarak verebilirim. Sinemada ise Gecelerin Ötesi, Karanlıkta Uyananlar ve Bir Yudum Sevgi gibi filmler, 1961 Anayasası’ndan sonra göç, gecekondulaşma, sendikalaşma, grev, kadın hakları konularına değindi[2].

Toplumsal Sinema

Bahsetmek istediğim başlıca tür sinema olduğu için, sinema ve toplum bir örnek vermenin incelememe iyi bir giriş olacağını düşünüyorum: Guguk Kuşu, bu bağlamda incelemek istediğim ilk film. Guguk Kuşu’nun romanının (1962)  çıktığı dönem, Amerikan medeni haklar hareketine sahne oldu. Ayrıca bu dönemde psikoloji ve psikiyatri alanında ciddi tartışmalar vardı: Filmde gösterilen uzun süreli ve yatılı psikiyatrik tedavi, bu dönemki tartışmalar sonucunda reddedildi. Guguk Kuşu da bu tartışmaları bünyesinde barındırmaktadır: Medeni haklar temalarının psikiyatrik tartışmaların bir adım gerisinde kaldığını düşünüyorum ve bu yüzden psikiyatrik temalara değinmek istiyorum. Filmin büyük bir kısmının geçtiği psikiyatrik koğuşa, başta sarsılmaz bir disiplin ve düzen hakimdi: Koğuş sakinlerinin tüm hareketleri, ilaç saatleri, sporları, gezileri değişmez bir şekilde planlıydı. Sonra devreye “Mac” girdi ve bizim, modern seyirciler olarak bu baskıcı vereceğimiz tepkileri verdi: İzlemek istediği maç için girdiği mücadeleyi örnek verebilirim. Filmin sonunda da, aynı gerçek hayatta olduğu gibi bu baskıcı düzen yıkıldı, Mac’in pahasına da olsa.

Joker (2019). Kaynak: Fil’m Hafızası

Son on yılda çekilen toplumsal filmler (tanımını saf anlamı ile alıyorum) kategorisine ilk örneği Joker’den vermek istiyorum. Joker’de Arthur’un asıl çatışmasının, toplumu ve devleti tarafından yanlız bırakılması olduğunu düşünüyorum: Bir palyaço olarak düzenli bir gelir sağlamaktan aciz, psikolojik destek aldığı kamu kliniği bütçe kesintisinden dolayı kapanmış, sokakta çocukların düşmanlığını, otobüste ise bir annenin soğuk bakışlarını çeken biri Arthur. İşte bence bu çatışmalar onu yaptığı şeyleri yapmaya itiyor.

Arthur’un yaşadığı bu sorunlar, aslında içerisinde bulunduğumuz neoliberal düzenin (Neoliberalizm hakkındaki yazıma bu linkten ulaşabilirsiniz) yarattığı doğal sonuçlar: İnsanlar devletin ekonomik kontrolünden tamamen çıkıyorlar ve piyasanın kontrolüne giriyorlar. Piyasa ise toplumsal bütünleşmenin sadece bir türü, ve neoliberalizm toplumsal bütünleşme türlerinden birini merkeze koyup gerisini dışlıyor. Kamu eğitim ve sağlık hizmetlerinin ülkemizde ne kadar bozulduğunu düşündüğümüz zaman (Türkiye’nin neoliberalleşmesi hakkındaki yazıma bu linkten ulaşabilirisiniz), filmdeki bu çatışmaların toplumumuzda bir karşılığını olduğunu söyleyebiliriz. Aynı Arthur gibi, biz de bir anda işimizden ve sağlığımızdan olabiliriz, bizi Arthur olmaktan ayıran şey olasıdır ki gerçekten de “kötü bir gün”.

Parasite (2019). Kaynak: beyazperde.com

Parazit’te de ana çatışmanın sınıfsal ve ekonomik ayrılıkların sürdürülemeyecek noktalara gelmesi olduğunu söyleyebilirim. Kim ailesi küflü ekmeklerin küflü kısmını atarak beslenirken, Park ailesinde buzdolabındaki doğum günü pastasının gece yarısı yenmesi asla bir sıkıntı oluşturmuyor. Dünya çapında gelir ve servet eşitsizliğinin 1980’den beri düzenli olarak yükseldiğini göz önüne alırsak (Gelir eşitsizliği hakkındaki yazıma bu linkten ulaşabilirsiniz), bu çatışmanın gerçek hayata dayalı olduğunu söyleyebiliriz. Benzer şekilde Kim ailesinin daha önceden biri tavuk dükkanı olmak üzere iki dükkan batırdığını biliyoruz. Bu durum, Güney Kore’deki tavuk dükkanı furyasının ve sonraki çöküşün birebir yansımasıdır.

Burada ahlaki bir soru ile de karşı karşıyayız: Bir sınıfsal sömürü düzeninde, bu dengeyi eşitlemeye çalışan insanlara ve suçlara nasıl yaklaşmalıyız? Evini ilaçlatmak için pencerelerini açık bırakan, düzgün beslenemeyen ve barınamayan bir ailenin, hayatta kalmak için yapabilecekleri şeylerin sınırı nedir? Vergi veren vatandaşlar olarak hepimizin zor durumda kaldığımız zaman devletten yardım alma hakkımız vardır, fakat devlet de bize sırtını çevirdiği zaman ne yaparız? İtalya’da yüksek mahkemenin, açken yemek çalan vatandaşı suçsuz bulması ilginç bir örnektir[5].

Daha (2017). Kaynak: beyazperde.com

Onur Saylak’ın Daha (2017) isimli filmi, göç krizinin en ağır yaşandığı ülke olan Türkiye’den başka bir ülkede çekilemezdi (ayrıca çok güzel bir filmdir, kesinlikle tavsiye ederim). Yine Onur Saylak’ın Şahsiyet (2018) isimli dizisinin, hukuk sisteminin ve hukuka olan güvenin darbe üstüne darbe aldığı şu günlerde değil başka bir dönemde çekilmesi neredeyse düşünülemezdi. Uluslararası alanda da La Casa de Papel (2017) isimli dizinin, artan ekonomik eşitsizlik ile ilişkisi yadsınamaz.

Sinema, bu alanda bir ayna gibi davranıp, hayatın her zaman ışık almayan yönlerine ışık tutmaktadır. Fakirliğin ve göçün haberlerde izlenmesi ile Capernaum’da izlenmesi arasındaki farklılık açıktır. Günlük hayatta alıştığımız alışılamaz şeyler, sinemanın arttırılmış algı ortamında bize bambaşka şekilde servis edilir. Koltuğunuza oturduğunuz zaman aklınızda ne sorumluluklarınız ne de sorunlarınız vardır. Sadece etkilenmek için oturduğunuz koltuğunuzda, izlediğiniz filmin sizi bazen başka dünyalara bazen de kendi dünyanıza götürmesine izin verirsiniz. İşte bu belgisizlik bence sinemanın en güçlü yanlarından biridir.

Sonuç

Liberty Leading the People (1830). Kaynak: wikipedia.com

Sanat, insanın çevresindeki anlamsız dünyayı anlamlandırma çabasının bir ürünüdür. Doğaya hakim olmanın bir yolu da sanatladır. Antik Yunanlılar insan vücudunu estetik obje olarak düşündüler ve onu daha iyi inceleyebilmek için simetrik, dengede heykeller yonttular. Bu rasyonel metolodoloji dinin etkisi ile ortaçağda kayboldu. Rönesans aydınları, öncesindeki dönemin dogmatik düşüncesini kırarak Antik Yunan estetiğine geri döndüler ve aklı, dünyayı anlamlandırmadaki temel araç olarak kullandılar. Vitruvian Man de bu estetğin bir parçasıdır. Fransız İhtilali ile rasyonel düşünce yerini romantik epistemolojiye bıraktı ve bu değişime paralel olarak sanatta da romantizm başladı. “Liberty Leading the People” isimli tablo, bu romantizmin en ünlü temsilcilerindendir. 20. yüzyılın yıkımı bize atonal müziği, Dadacı heykeli, Fransız Varoluşçuluğunu verdi. Sanatın doğayı anlamlandırma çabası olması, doğa değiştikçe sanatın da değişeceği anlamına gelir. Sanat eseri doğayı anlamlandırdıkça değerlidir diyemeyiz, fakat bize kendimizi ve çevremizi anlatan sanatta da bir değer olduğunu yadsıyamayız diye düşünüyorum.

Bu yazıya ek olarak aşağıdaki videoları izleyebilirsiniz:

Barış, Tablet Düşünce’nin baş editörüdür ve kurucularındandır. kaanbasdil@gmail.com adresinden ulaşılabilir.


[1] https://www.dailysabah.com/arts-culture/2015/03/28/istanbuls-kuad-gallery-celebrates-a-century-of-dada-art-in-a-new-exhibition

[2] 1960’lı Yıllarda Türk Sinemasında Toplumsal Gerçekçilik. Metin Kasım ve H. Deniz Atayeter. Gümüşhane Üniversitesi İletişim Fakültesi Elektronik Dergisi. Cilt 1, Sayı 4, Eylül 2012.

[3] https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_highest-grossing_films

[4] https://www.imdb.com/search/title/?groups=top_250&sort=user_rating

[5] https://www.bbc.com/news/world-europe-36190557

Kapak Görseli: indiewire.com

1980 Sonrası Türkiye İktisadi Tarihi – 1. Bölüm

Barış Kaan Basdil

Giriş

İçinde bulunduğumuz dönemin ekonomik açıdan sağlıklı bir dönem olmadığı aşikâr. Birkaç günde bir yabancı paralar ve altın rekor kırıyor. 2005 – 2016 arası ortalama yüzde beş etrafında seyreden enflasyon, 2016 ortasından itibaren yüzde on yüzde yirmi bandına (hatta üstüne) yükseldi. Büyüme hızımız 2011’den beri dalgalanarak düşüyor. Siyasi sebeplerle düşen faiz her ne kadar ekonomiyi hızlandırmayı amaçlasa da, yatırımları enflasyona karşı korumadığı için, paranın yatırıma dönmesini engelliyor. 2011 – 2017 arası ithalat ortalamalarının altında bir ithalat seviyemiz var. İhracat seviyemiz artmaya devam etse de, bunlar yüksek teknolojili mallar olmadıkları için düşük katma değer bırakıyor. Bu sorunların hiçbiri Türkiye için yeni değil: Daha yüksek seviyelerde enflasyon da gördük, düşen büyüme hızları da. Sizlere Türkiye iktisat tarihinin son sayfası olarak nitelendirdiğim 1980 sonrası dönemi anlatmak, yaşadığımız tecrübeleri incelemek ve bugün ile karşılaştırmalar yapmak istiyorum. Bunun ciddi bir zaman çizgisini ve içeriği kapladığını bildiğim için, bu yazıyı gereksiz uzatmamak ve dağıtmamak adına, bu konuyu birkaç bölümde anlatmak istiyorum. Bu ilk bölümde dönem hakkında daha az inceleme yapıp, yaşanan olayları anlatmak istiyorum. Böylece ilk yazı dizim de başlamış oluyor.

Turgut “Özel”

1980 yılı Türkiye siyasi ve ekonomik tarihi için çok önemli bir yıl. 1977’den beri devam eden iktisadi bunalım sonucunda (ki yazımın kapsamı içerisinde olmadığı için değinmeyeceğim) 1980’de Süleyman Demirel’in isteği üzerine, Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal, 24 Ocak Kararları olarak anılacak bir paket açıklandı. Bu paket ile Türk parasının değeri azaltılacak (ki buna devalüasyon diyoruz), Ecevit döneminde başlatılan tarımda toplu alımlar azaltılacak, çoğu alanda sübvansiyonlar kaldırılacak, dış ticaret serbestleştirilecekti. İlk bakışta açıkça bir IMF paketi gibi görünen bu program, günümüze kadarki sürede her iktisadi sorunun çözümü olan bir maymuncuk gibi kullanılmıştır. Devalüasyon ve toplu alımların azaltılmasının çiftçi/proleter sınıfa olumsuz etkisinin sermayedar sınıfa etkisinden az olduğunu düşünüyorum, tersine dış ticaretin serbestleşmesinin de sermayedar sınıfa çiftçi/proleter sınıftan daha fazla faydası olduğunu düşünüyorum. Nitekim insanlar da böyle düşünmüş olacak ki 24 Ocak kararlarının uygulanması, aynı yılın eylülünde yapılacak bir darbe ile sağlanabildi. Darbe hükümeti 1983’e kadar iktidardaydı, sonrasındaki seçimlerde ise seçmen, darbe hükümeti döneminde ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı yapmış ve 24 Ocak Kararları’nın müsebbibi Turgut Özal’ı iktidara getirdi. Özal döneminde de iktisadi serbestleşme ve ekonominin dışa açılması devam etti.

Özal döneminin “serbestleşme aracılığıyla sakinleşme” politikası ile enflasyon üç basamaklı değerlerden yüzde otuza çekildi, cari işlemler açığı yüzde beşe indirildi ve 1983 – 1987 döneminde yüzde altı büyüme ortalaması sağlandı. Bu büyüme dönemi kamu borçlarının artması ile sonuçlandı. Bu borçların yurtiçi hasılanın yüzde onuna dayanması ile, özel yatırımları koruyarak kamu borçlarını kapatmak için 1989 yılında sermaye hareketleri serbestleştirildi. Pazar ortamında yatırım çekmeye çalışan hükümet faiz arttırdı (o zaman TCMB bağımsız değildi) ve kamu borçlanmasının “fiyatı artmış oldu”.

Bu bölümde ekonomimizin bu dönemde nasıl dış kaynaklara açıldığını görüyoruz. Yurt içindeki yatırımlara dokunmadan kamu açıklarını kapatmaya çalışan hükümet, bu yöntem ile Türk ekonomisini sermaye kaçışlarına daha hassas hale getirmiştir.

1990’lar: Küresel Krizler Dönemi

Bu dönemi anlatmadan önce, Selim Somçağ’ın Türkiye’nin Ekonomik Krizi isimli kitabında bahsettiği bir fenomenden bahsetmek istiyorum. Somçağ’a göre yabancı yatırımcılar sadece bir ülkeye yatırım yapmazlar, ülke gruplarına yatırım yaparlar. Böylece bir ekonomide kriz çıktığı zaman, yatırımcı diğer gruptaki varlıklarını satarak kriz çıkan ülkedeki zararını karşılamaya çalışabilir. Bu da aslında sermaye kaçışı dediğimiz şeydir: Yatırımcı parasını alır ve ülkeden gider. Yatırımcının riskini azaltan bu yöntem, krizlerin ülkeler arasında atlamasına sebep olabilir. Bu paragraftan sonraki paragrafı da, krizlerin bu bulaşıcılığını aklınızda tutarak okumanızı tavsiye ederim.

1990’a gelindiğinde faiz – enflasyon makası yüzde otuza kadar çıktı. Bankalar bankacılık hizmeti yerine, devlet tahvili alıp, mevduat faizlerinin düşüklüğünden faydalanarak kar etmeye başladı. Bu tahvillerin karlılığı, denetim altına alınmamış olan bankaların, sermaye hareketlerinin serbestleşmesinden kaynaklanan döviz akışının yarattığı riskleri hazine tahvilleri ile kapatmaya çalışmasına sebep oldu. Bu dönemde faiz ödemeleri yurtiçi hasılanın yüzde yetmişine kadar çıktı (1980lerde bu değer yüzde yirmi civarıydı). Bu dönemde özellikle Latin Amerika ülkelerine akan sıcak para, ülkedeki yatırım eksikliğini telafi etti. 1994 yılında Türkiye’de, 1995 yılında ise Meksika’da arka arkaya krizler yaşandı ve bu yıllarda sermaye gelişmekte olan ülkelerden hızla çıktı. 1997 yılına kadar gelişmekte olan piyasalara sermaye akımı arttı, büyüme ortalaması Türkiye için yüzde yediye yükseldi. Bu dönemde kur sıçramaları Merkez Bankası tarafından kontrol edildi. Büyümeyle birlikte ihracatın da artması, cari işlemler açığının sürdürülebilir bir seviyede kalmasını sağladı. 1997 yılındaki Doğu Asya krizi ile bu döngü geriye döndü: Büyüme azaldı ve cari işlemlerde fazla vermeye başladık. 1998 yılında Arjantin’de dört yıl sürecek bir kriz başladı. Bu krizin üzerine Rusya moratoryum ilan etti ve 1999 yılının Temmuz ayındaki deprem ile Türkiye ekonomisi sarsıldı. Sekiz bankaya TMSF tarafından el kondu.

Burada “iş döngüsü” olarak isimlendirdiğimiz bir kavramı görüyoruz. İş döngüleri ile ekonominin döngüsel olarak büyümesi ve küçülmesinden bahsediyoruz. Bu durum kapitalist ekonomiler için olağandır. Yine kapitalist ve küreselleşmiş ekonomilerin birbirlerine ne kadar duyarlı olduklarını görüyoruz: 1980’lerde dış sermaye etkisine açılan Türk ekonomisi, 1990’ların küresel krizler silsilesinde doğal olarak ciddi bir sermaye kaçışına maruz kaldı.

Kriz, IMF, Tekrarla.

1980’lerin başındaki Türkiye gibi, yine yüksek enflasyon ve yüksek kamu borçları başat bir problem haline gelmişti. Bu sefer serbestleştirilecek sermaye hareketleri de yoktu. Nitekim 1999 yılının Aralık ayında IMF ile bir stand-by antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile enflasyonun (yüzde yetmişten) ve faizin düşürülmesi, devlet borçlarının yapılandırılması ve ülkeye bu antlaşma kapsamında kredi verilmesi planlanıyordu. Temmuz 2001’e kadar kurlar Merkez Bankası tarafından belirlenecekti. Kamu borçlarının ödenmesi için Türk Telekom başta olmak üzere kamu iktisadi teşebbüsleri satıldı, bankacılık düzenlemeleri sıkılaştırıldı. Bu dönemde sermaye girişi arttı fakat enflasyondaki düşüş faizdeki düşüşten yavaş kalınca, faiz – enflasyon makasından kar eden bankalar, şimdi aynı makastan zarar etmeye başladı. Nitekim enflasyon hedefi, gerçekleşen enflasyonun on puan altında kaldı. Enflasyonun bu davranışı yabancı enerji fiyatlarındaki artış, mali denge – enflasyon ikilemi (kamu iktisadi teşebbüslerinin kar etmesi için sattıkları ürünlerin fiyatları arttırılmalıdır, fakat bu da enflasyona sebep olur) ve kamu maaşlarının yükselmesi ile açıklanabilir.

Aynı dönemde paradaki değer kazancı, kurun düşmesi ve düşen faizler güçlü bir iç talep yarattı. İthalat yüzde otuz beş oranında arttı, cari işlemler dengesi de, programın hedeflediği değerin üç katına, yüzde beşe çıktı. Bu da dövize olan talebi arttırıp döviz kurunun değerlenmesine yol açtı. 1999 hedeflerinin gerçekleştirilemeyeceği anlaşıldı ve ilk plandan bir yıl sonra, Aralık 2000’de ikinci bir IMF antlaşması ile 10,5 milyar dolar kredi alındı. Hükümet bu kredi karşılığında harcamalarını azaltıp vergileri arttırmayı, anahtar mal ve hizmetlerin serbestleştirilmesini ve özelleştirmelerin genişletilmesini talep ediyordu.

Her ne kadar Ocak 2001’e gelindiğinde döviz rezervleri yenilense de, istenen ekonomik canlanma gerçekleştirilemedi. Risk beklentisinin artması ile tahvillerin vadesi kısaldı ve faizler Şubat ortasında yüzde yetmişe yükseldi. “Anayasa Kitapçığı Krizi” sonrasında faizler geceleyin yüzde beş bine yükseldi ve sabit kurdan vazgeçildi. Bu durum Mayıs ayında 8 milyar dolarlık yeni bir paket ve daha düşük enflasyon ve büyüme hedefleri ile sonlandı. Burada ekonomiye ve siyasi erke azalan güvenin nasıl sermaye kaçışına ve döviz ihtiyacına sebep olduğunu, ayıca faizin artmasına rağmen paranın nasıl değer kaybettiğini, bunun da nasıl güveni zedelediğini görebiliriz. Nitekim Mayıs ayının önlemleri yeterli güven sağlamamış olacak ki 2001’in sonunda 10 milyar dolarlık yeni bir IMF paketinde karar kılınmış.

Sonuç

İktisadi düzlemdeki çoğu inceleme değer yargılarından uzak değildir: İçinde bulunduğumuz neoliberal dönemde iktisadi büyüme, özelleşme, serbestleşme gibi kavramlara değer yargıları sıklıkla yükleniyor. Ben bu durumun faydadan çok zararı olduğunu düşünüyorum. Büyüme tabi ki önemli, fakat büyüme uğruna yaptığımız şeyleri de göz önüne almamız gerekir. Bu yazıda da neoliberal iktisadı övmeye veya yermeye çalışmadım. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinin kapitalist ekonomiler olduğunu yadsımak bir körlük olsa gerek. Bununla birlikte sadece büyümenin kalkınma getirmediğini de görmek gerek: Amerikan İç Savaşının üzerinden yıllar geçmesine rağmen ırkçılık süregeliyor, Fransa’da üniversitelerin hibe sistemleri değişiyor ve üniversiteler şirketlerden hibe dilenmek zorunda bırakılıyor… Önemli olan ne yaptığınız değil onu nasıl yaptığınızdır. Türkiye de ekonomisinin neoliberalleşmesi sürecinde doğru veya yanlış olarak nitelendirilebilecek şeyler yaşadı. Sizlere bu ilk yazıda neler yaşadığımızı anlatmak, sonraki yazımda da bu anlattıklarımın eleştirisini yapıp sonuçlar çıkarmak istiyorum. Bir daha görüşünceye dek, esen kalın.

Barış, Tablet Düşünce’nin baş editörüdür ve kurucularındandır. kaanbasdil@gmail.com adresinden ulaşılabilir.

Kaynaklar:

Korkut Boratav – Making of the Turkish Financial Crisis, World Development Journal, Vol. 31, No. 9, pp. 1549 – 1566, 2003.

Korkut Boratav – Türkiye İktisadi Tarihi: 1908 – 2015, İmge Yayınları.

Selim Somçağ – Türkiye’nin Ekonomik Krizi, 2006 Yayınevi.

Şevket Pamuk – Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi, İş Bankası Yayınları.

Kapak Görseli: Haberler.com

Ekonomide Güven

Barış Kaan Basdil

Modern bir ekonominin temelinde ne vardır?

Güçlü bir para mı? Güçlü rezervlere sahip bir merkez bankası mı? Sağlam bir bankacılık sistemi mi, yoksa düşük faizler mi? Bunların hepsi gerekli şartlar olabilir fakat yeterli şartlar değillerdir. Aynı soruyu başka şekillerde sorayım: Paranızı bankaya yatırdığınız zaman, o paranın başkasına kredi olarak verildiğini bildiğiniz halde, üstüne üstlük krediyi alan kişinin krediyi ödeyememe riskini bildiğiniz halde, paranızı neden bankaya yatırıyorsunuz? Veya dairenizi kentsel dönüşüm kapsamında bir müteahhite verdiniz. Müteahhitin apartmanı bitireceğine ve size teslim edeceğini nereden biliyorsunuz? 

Bu sorulara verdiğiniz farklı cevapların en temelinde yatan şey güvendir. Paranızı bankaya yatırdığınız zaman bankaya, dairenizi müteahhite verdiğiniz zaman da mahkemelere ve hukuk sistemine güveniyorsunuz. Modern bir ekonominin temelinde de güven vardır. Bireysel seviyede, bakkaldan aldığınız ürünlerin beklediğiniz gibi olduğunu bilemezsiniz, sadece aldığınız markaya güvenebilirsiniz. Daha geniş bir seviyede, bankaya faizle para yatırdığınız zaman, parayı geri alacağınıza dair bankanıza güvenirsiniz. Haksızlığa uğradığınız veya bir suçun kurbanı olduğunuz zaman hakkınızın teslimi için polise ve mahkemelere güvenirsiniz. Daha da geniş bir seviyede, ekonominiz kötüye gittiği zaman, diyelim ki enflasyon artıyor, hükümetin ve merkez bankasının enflasyon ile mücadele edeceğine güvenirsiniz.

Bu güven nasıl tesis edilir?

Müteahhit örneğinde belediye denetimleri, banka örneğinde Sermaye Piyasası Kurumu, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu gibi kurumların, bakkal örneğinde de Gıda Bakanlığı gibi kurumların denetimleri sizde bu güveni tesis eder. Enflasyon örneğinde de merkez bankasının ve hükümetin doğru adımları atması size bu güveni aşılar. Çoğu zaman bir ülkede enflasyon arttıysa, paranız ortalamadan çok değer kaybediyor demektir ve bu değeri korumak için merkez bankası faiz arttırır.

Bu güvenin tesis edilmesi ne işe yarar?

YouTube’da hoşuma giden bir videoya[1] atıfta bulunmak istiyorum. Ray Dalio bu videoda ekonomiyi, en temelde insanlar arasındaki alışveriş olarak tanımlıyor. Siz bir bakkaldan çikolata alırsınız, bakkal o para ile bankaya borcunu öder, banka o parayı bir başkasına kredi olarak verir ve o insan bir iş kurar, o iş on kişiyi istihdam eder ve on kişi bakkala çikolata almaya gider. Ekonomi bir nevi karşılıklı bir zenginleşme ilişkisidir. Bu ilişkilerin her aşaması güven üzerine kuruludur. Bu zincirin herhangi bir halkasından güveni çıkarın, tüm zincir kopar. Siz çalıştığınız iş yerinden her ayın sonunda (veya başında) para alacağınıza güvenerek çalışırsınız, alamadığınız zaman da mahkemeyi kazanacağınızı bilirsiniz. Çalışmalarınızın sonunda emekli olduğunuz zaman emekli maaşı alacağınızı bilemezsiniz, fakat hükümete güveniniz vardır.  

Daha büyük bir ölçekten bakarsak, eğer bir ülke içerisinde mülkiyet hakları korunuyor ise, insanlar ekonomik süreçlerin her birinde devletlerinin korumalarının altında ise, bu ülke yabancı yatırımcı için çekici hale gelir. O yatırımcı bilir ki, eğer bu ülkede yatırımım devlet tarafından el konma tehlikesi altında değilse, kur şoklarından etkilenmeyecek ise, faiz enflasyondan yüksekse (yani reel getiri pozitif ise), o ülkeden kar etmek mümkündür. Dış yatırımcı, parasını değerlendireceği ülkenin ekonomisine güvenmez ise o ülkeye yatırım yapmaz. Eğer ülkeniz içerisinde yatırım için gerekli sermayeyi toplayabilen bir ülke değilseniz, ekonominizi güven üzerine kurmadan dış yatırımcı çekemezsiniz.

Bu güven nasıl ölçülür?

Güvenin ve doğal olarak riskin birçok ölçüm yöntemi bulunmaktadır. Bu ölçüler hem ekonomik süreçlere doğrudan dâhildirler hem de sıradan bir vatandaş tarafından kolayca ulaşılabilirler. Credit Default Swap, yani Kredi Temerrüt Swabı, yatırımınızın sigortası olarak çalışır. Bir yatırımcı, yatırımının belirli bir yüzdesini sigorta yapan kuruma öder ve yatırımının riskini o kuruma yükler. Diyelim ki yabancı bir ülkede bir yatırım yaptınız ve yüzde yirmi kar bekliyorsunuz. Muhteşem! Fakat bu ülkede eğer enflasyon yüzde on dört ise yatırımınız reel olarak yüzde altı kar getiriyor demektir. Aynı ülkede CDS primi olarak da yatırımınızın yüzde altısını sigorta primi olarak ödüyor iseniz, o yatırımın reel getirisi size sıfırdır. On dört ve altı sayılarının neden bu kadar spesifik olduğunu düşünüyor iseniz, ilk tahmininize güvenmenizi tavsiye ederim.

CDS, birincil olarak yatırımcıları ilgilendiren bir değer. Eğer üretici iseniz, ekonominin nereye gittiğini anlamak için Purchasing Managers Index, yani Satınalma Yöneticileri Endeksi sizi daha ok ilgilendiriyor olabilir. Bu endeks, sabit bir yıla göre, satınalma yöneticilerinin yeni ürünler veya hizmetler almaya ne kadar istekli olduklarını ve ne kadar aldıklarını ölçer. Bu değerin düşmesi, satınalma yöneticilerinin ekonominin kötüye gideceğini düşündüğü, bu yüzden satınalmaları azalttıklarını bize anlatır. Tüketici tarafında ise Tüketici Güven Endeksi bize yol gösterir. TÜİK’ten tanımını alalım:

Aylık tüketici eğilim anketi ile tüketicilerin maddi durum ve genel ekonomiye ilişkin mevcut durum değerlendirmeleri ile gelecek dönem beklentileri, harcama ve tasarruf eğilimleri ölçülmektedir.
 
Anket sonuçlarından hesaplanan tüketici güven endeksi 0-200 aralığında değer alabilmektedir. Tüketici güven endeksinin 100’den büyük olması tüketici güveninde iyimser durumu, 100’den küçük olması tüketici güveninde kötümser durumu göstermektedir.[2]

İş Bankası’nda staj yaparken, hazırladığım projede bu üç ölçümün birbirleri ile uyumlu hareket ettiklerini gözlemlemiştim. Nitekim CDS ile PMI arasındaki korelasyon katsayısı -0.88, CDS ile TGE arasındaki ise -0.75. Bunlar istatistiksel olarak yadsınamayacak ilişkiler. Bu ilişki farklı şekillerde açıklanabilir, fakat bu yazının konusu bu değil.

Başka önemli bir gösterge de VIOP, yani Vadeli İşlem Opsiyon Piyasası işlem hacmi. Burada odaklanmamız gereken kelime opsiyon, bu kelimenin tanımını da Gedik Yatırım’dan alalım:

Opsiyon sözleşmesi, opsiyonu alan tarafa belirli bir vadede veya belirli bir vadeye kadar, önceden belirlenen fiyat, miktar ve nitelikte malı, kıymeti veya finansal varlığı alma veya satma hakkı veren, satan tarafa ise alıcının bu sözleşmeden doğan hakkını  kullanması durumunda sözleşmeye dayanak teşkil eden malı, kıymeti veya finansal varlığı almaya veya satmaya yükümlü kılan sözleşmelerdir[3].

Bir vade sonunda bir malı alma hakkını satın almak için, bu hakkı satın almadığınız takdirde malı satın almanızın riske girmiş olması gerekmektedir. Siz opsiyon satın alarak bu riski karşılamaya çalışırsınız. Nitekim VIOP hacminin artması artan güvensizliğin göstergesidir. Türkiye’de VIOP ile CDS korelasyonu 0.79, VIOP ile PMI korelasyonu ise -0.77’dir. Bunlardan farklı olarak VIX gibi farklı ölçüm araçları da olsa da, yazıyı çok uzatmamak için burada örnek vermeyi durdurmanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Risk Primleri ve VIOP Hacmi. Türkiye, 20173Ç – 20191Ç. Kendi Hesaplamalarım.

Vaka Analizi: ABD

Bu güvenin önemini anlamak için, yokluğunda neler olduğunu gözden geçirmek iyi bir egzersiz olabilir. 2008 yılında yaşadığımız küresel ekonomik kriz, Büyük Buhran’ın etkisinden de büyük bir etki yarattı[4]. Bu durumun en açık örneği, ABD’de başlayan krizin dünyanın çoğu ülkesinde etkisi hala devam eden bir yavaşlamaya ve popülist liderlerin yükselişine yol açması. ABD üzerinden ilerleyelim: 2008 krizi sürecinde Bear Stearns bankasına bir banka hücumu (bank run) gerçekleşti ve bankanın nakit rezervi iki gün içerisinde 17 milyar dolardan iki milyar dolara eridi ve benzer şekilde Washington Mutual bankasından on günde 16,7 milyar dolar değerinde mevduat çekildi[5]. Bu insanlar paralarını neden çektiler? Bankalarının finansal olarak zorlandığını anlayan mevduat (ve yatırım) sahipleri, bankanın batması durumunda paralarına ulaşamayacaklarını düşünürler ve paralarını kaybetmemek için bankadan paralarını çekmeye çalışırlar. Fakat sadece bu hareket bile bir bankayı batırmak için yeterlidir. Yani insanların beklentileri kendi kendini gerçekleştirir. İnsanlar bankalarına güvenselerdi ve paralarını çekmeye çalışmasalardı, Bear Stearns belki de JP Morgan Chase tarafından satın alınmamış olacaktı.

Bear Stearns ve özellikle Lehman’dan sonra, ABD Hazine Bakanlığı sağlıklı olmayan ve olan bankalara sermaye katkısında bulundu ve bankaların borçlarını ödeyebilecek duruma gelmesini sağladı. Buna rağmen insanlar paralarını çekmeye devam ettiler ve DOW endeksi düşmeye devam etti. Bankalar batarken de insanlar paralarını çekiyorlardı, hükümet müdahale ettiği zaman da çektiler. Buradan insanların hükümetlerine olan güvenlerini de kaybettikleri yorumunu yapabiliriz.

Vaka Analizi: Türkiye

Hem Tablet Düşünce’nin çıkışı hem de bu yazıları çoğunlukla Türkçe yazmak istememin sebebi, hem ekonomi hakkında yetkin olmayan insanlar için erişilebilir içerikler üretmek hem de günlük bir dil ile Türkiye’deki ekonomik olayları incelemekti. Doğal olarak Türkiye bağlamında bu güveni değerlendirmek istiyorum.

Şu ana kadar anlattığım şeylere hâkim olmasanız bile, Türkiye bağlamında ekonomiye güven bildiğimiz bir konu. Altın ve yabancı para fiyatlarının bu kadar artması, döviz rezervlerinin toplam rezervlerin yarısını aşması, Türk lirasına güvenin eridiğini gösteriyor olabilir mi? Türkiye’de altın fiyatları, doların değeri ve altının kendi değeri tarafından belirlenir. Altının değeri sabit iken, dolar artar ise altının TL değeri artar. Türk lirasına güven azalır ise, başka bir deyişle Türk lirasının gelecekte dolardan daha az değer kazanacağını düşünüyor isem, TL satarım ve dolar alırım. Böylece TL değeri düşer ve doların değeri artar. Sadece bu olay bile altının değerini artırır. Benzer şekilde TL’nin altından daha az değer kazanacağını düşünüyor isem, TL satarım ve altın alırım. Bu TL’nin değerini düşürür ve altının değerini arttırır.

Risk Primleri ve Yabancı Para Hacmi. Türkiye, 20173Ç – 20191Ç. Kendi Hesaplamalarım.

Dış yatırım çekmek için (ve başka sebeplerden ötürü) TL’nin değerini arttırmaya çalışan merkez bankası, ortodoks iktisadi teoriye göre faizleri arttırmak zorundadır. Faizlerin artması dış yatırımı arttırsa da üretim girdilerinin fiyatlarını arttır, dolayısı ile genel üretim seviyesi azalır, yani geliriniz azalır. Kısaca ekonomi yavaşlar. Ekonomiye duyulan güvensizlik, ekonominin yavaşlamasına yol açar. Burada da beklentiler, beklentilerin tezahürü ile sonuçlanır.

Sonuç    

Siyaset ve ekonomi temel olarak güven üzerine kuruludur. Güven olmadan bir ekonomi inşa edilemez, bu güvenin kaybı çok büyük sonuçlara yol açabilir ve tekrar tesis edilmesi çok ciddi bedeller gerektirebilir. Obama, Trump, Le Pen, Wilders, 5 Star League gibi adayların ve partilerin yükselmesi, 2008 krizinden sonra seçmenlerin “anti-establishment” olarak nitelendirilebilecek adaylara yönelmesine yol açmış olabilir. İnsanların iktisadi beklentileri, merkezi ve güven veren bir iktisadi yönetimin yokluğunda kendilerini yaratmaya meyillidir.

Barış, Tablet Düşünce’nin baş editörüdür ve kurucularındandır. kaanbasdil@gmail.com adresinden ulaşılabilir.


[1] https://www.youtube.com/watch?v=PHe0bXAIuk0

[2] http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=27862

[3] https://www.gedik.com/bilgi-egitimler/opsiyon-nedir

[4] https://money.cnn.com/2014/08/27/news/economy/ben-bernanke-great-depression/index.html

[5] https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_bank_runs