KritiK #2: Nereden Gelip Nereye Gidiyoruz?

Günlerden bir gün uyandığımızda, kendimizi Melih Bulu’suz bir dünyada bulduk! Altı ayı geçen direnişimiz, dayanışmamız, emeklerimiz ve acılarımız meyvesini verdi ve üniversitemize kayyum olarak atanan Melih Bulu geldiği gibi gitti. O gün hepimizin içinde buruk bir sevinç vardı: Hepimiz saf kötülüğün tezahürü olan Melih Bulu’dan kurtulduk, ya şimdi? Rektör vekilimiz Melih Bulu’nun fizik şubesi Naci İnci, akademisyenlere rektörlüğe aday olduğuna dair bir mail yollamış, hem de rektörlük hesabını kullanarak. 2 Ağustos tarihinde bitecek rektörlük başvuruları, aslında en başından beri protesto ettiğimiz antidemokratik sistemin bir parçası. Peki Boğaziçi Üniversitesi Rektörü nasıl seçilmeli?

Öncelikle rektörün neden önemli bir pozisyon olduğunu belirtip, rektör seçiminin tartışmaya değer olduğunu kanıtlamaya çalışmak istiyorum. En temelinde rektör, bir üniversiteye polis girip giremeyeceğini tek başına belirleyebilir. Nitekim Gülay Barbarosoğlu döneminde okula giremeyen polis (hatta çevik kuvvet), 2018 yılında “lokum olayları” sonrasında Kuzey Kampüs’e girip arkadaşlarımızı yaka paça gözaltına aldı. Benzer şekilde Melih Bulu döneminde polis, Melih Bulu’nun kampüse giriş izni vermesiyle Güney Meydan’da çevik kuvvetin arkadaşlarımızı tartakladı. LGBTI+ Çalışmaları Kulübü ve CİTÖK’ün kapatılmasına bizatihi Melih Bulu sebep olmuştur. Okulumuz tuvaletlerinde tuvalet kağıdı yokken okulumuzun her tarafına güvenlik kameraları yerleştirilmesi ve kapılarımızdaki güvenlik önlemlerinin arttırılması hep Melih Bulu’nun kararlarıdır. Öyle görünüyor ki akademik sorumluluklar bir yana, rektör bir üniversitenin polisi gibidir ve bu rolü ile özgür düşünceyi parmaklıklar ardına koyabilir.

Peki her rektör ataması kötü müdür? Seçimle gelecek kişi atamayla gelse itiraz edecek miyiz? Evet, her rektör ataması kötüdür ve seçimle gelmeyen her rektöre itiraz edilmelidir. Her ne kadar demokratik seçimler, seçmenler tarafında bir olgunluk gerektirse de ve her üniversite bu olgunluğa erişmemiş olabilse de, her üniversite özerk olmalıdır ve kendi yönetimini kendisi seçmelidir. Bu şekilde her üniversite, kendi tercihleri ve önceliklerine bağlı olarak, kendisini en iyi şekilde temsil eden yöneticiyi seçebilir.

Kurduğum bu son cümlede değinmediğim çok fazla nokta var: Üniversiteden kast edilen insanlar kimlerdir? Herkesin oy hakkı eşit olmalı mıdır? Temsil nedir? Bu sorulara cevap vermeden önce, hayalimdeki rektörlük sistemini tek bir cümlede sunup, sonra bu sunumu tartışmak istiyorum: Rektörlük seçimleri, bir üniversitenin tüm bileşenleri (öğrenciler, araştırmacılar ve tüm personel) tarafından, oyların ağırlıkları farklılaştırılmış bir şekilde yapılmalıdır. Bu cümledeki unsurları teker teker inceleyelim. İlk unsur, üniversitenin tüm bileşenlerinin oy hakkı olmasıdır. Burada yola çıktığım prensip, bir kararın verilmesinde o karardan etkilenecek herkesin söz sahibi olması gereğidir. Öğrencinin ders alacağı hocaları belirleyen, çalışanların maaşlarını kesen bir personel, tüm bu bileşenlerin kontrolünde olmalıdır. Nasıl ki bir ülkede hükümeti tüm vatandaşlar seçer, bir üniversite de tüm bireyler yönetimde söz sahibi olmalıdır.

Bu fikri tartıştığım ilk ortam, İktisat bölümünün hocalar ve öğrencilerle birlikte gerçekleştirdiği toplantıydı. Burada Zoom’un chat kısmı üzerinden arkadaşlarımla yaptığım tartışmada, bir arkadaşım özel güvenlik görevlilerinin de mi oy hakları olması gerektiğini sordu. Bu sorunun haklılığını asla sorgulamıyorum: Kayyumluğun ideolojik polisi haline gelmiş özel güvenlik görevlileri değil oy vermek, okulun kapısından bile alınmamalı! Öğrencilere sopayla, yumrukla, tekmeyle saldıran ve bizim vergilerimizle evine ekmek götüren bu insanlar, hak ettikleri cezanın bir gram eksiğini almamalılar. Demokrasiye hizmet etmeyen hatta demokrasiye karşı çıkan kimse, demokratik süreçlere dahil olmamalı. Bu uygulamalı itiraza rağmen, teorik olarak güvenlik görevlilerinin oy vermesinin faydalı olduğunu düşünüyorum. Öncelikle eğer özel güvenlik görevlilerinin bize saldırma sebepleri bizimle aynı gemide hissetmiyor olmaları ise, ortak bir siyasi sürece dahil olmak üniversitenin tüm bileşenlerini yakınlaştırabilir.

Benzer bir itiraz, öğrencilerin oy vermesine dairdi. Liseden yeni mezun olmuş öğrencilere, milyon liralarla uğraşan rektörlüğün “kontrolünü vermek” ne kadar iyi sonuçlara yol açabilir? Öğrenciler popülist söylemlere yenilmez mi? Öncelikle teorik olarak bakıldığında, rektörlüğün kararlarından son zamanlarda en çok etkilenenlerin öğrenciler olduğu düşünüldüğünde, bir öğrencinin rektör olması bile düşünülebilir 😁. Şaka bir yana, demokrasi ilkesine (kararların muhattaplarının karar sürecine dahil olması) göre öğrencilerin ayrılmaz bir oy hakkı bulunmaktadır. Bu hakkın verilmesi değil, başından beri verilmemiş olması asıl sıkıntıdır.

Bu noktaya ek olarak, üniversitenin sadece akademik eğitim değil siyasi eğitim de vermesi gerektiğini düşünüyorum. Eğer toplumumuzun siyasi olgunluk/bilinç/yetkinlik seviyesinden mutlu değilsek, bu olgunluğu/bilinci/yetkinliği üniversitemizde geliştirebiliriz. Böylece öğrenciler üniversite eğitimleri boyunca, vatandaşlıkları süresince hakları olan oy vermenin bir temelini atmış olurlar. Bu eğitimi vermediğimiz sürece, ülkemizdeki siyasi olgunluğun gelişmesinin engellenmesini desteklemiş oluruz.

Şimdi de oyların ağırlıklarının farklılaştırılmasını konuşalım, yani “Çoban ile benim oyum bir mi?” sorunsalını. Hissel olarak baktığım zaman, üniversitede on yıllarını geçirmiş bir profesör ile bir hazırlık öğrencisinin oyunun aynı olması bana doğru gelmiyor. Siyasi seçimler ile paralellik kurduğumuz zaman, her vatandaşın oyunun eşit olması da aynı sebepten dolayı sorgulanabilir. Fakat şunu göz önünde bulundurmak gerekir ki vatandaşlık siz ondan vazgeçene kadar sizin olsa da, öğrenciler lisans seviyesinde dört beş yıl, yüksek lisans seviyesinde iki üç yıl, doktorada da dört beş yıl okulun bir mensubu olurlar. Buna rağmen bir akademisyen on yıllarca okulun bir parçası olabilir. Okulun tarihine ve ihtiyaçlarına daha hakim olduğu söylenebilecek akademisyenlerin oylarının daha çok ağırlık taşıması gerektiği bu bağlamda tartışılabilir. Kolay bir metodoloji, her mensubun o okulda geçirdiği yıl sayısı kadar ağırlıkla oy hakkı olmasıdır. Bu mantıkla tüm kariyerini Boğaziçi’nde geçirmiş bir doçent, geçen yıl dışarıdan okulumuza gelmiş bir profesörden daha ağırlıklı bir oya sahip olabilir.

Bu mantıkla, öğrencilerin oy ağırlıklarının ortalamada bir ila beş arasında değiştiğini ve bir akademisyenin Boğaziçi’nde emekli olana kadar kalabileceği gözlemlersek, ortalamada bir akademisyenin bir öğrenciden daha çok oya sahip olduğunu görürüz. Bu da aslında asimetrik seçimli devlet kurumlarının çalışma prensibi ile bağlantılıdır: Daha uzun süreli yapıların, yeniden seçilme gibi siyasi çıkarlarının daha az olduğu, bu yüzden popülist veya bireysel çıkarları daha az gözetecekleri tartışılabilir. Bu durumun da siyasi kültürle bağlantılı olduğunu bildiğimden, bu sistemin uygulanması ve siyasi olgunluk seviyesi arasında çift taraflı bir nedensellik olabileceğini düşünüyorum. Bu düşüncem de bu sistemin uygulanabilir ve faydalı bir sistem olduğuna dair düşüncemi güçlendiriyor.

Bu noktada ise akademisyen/öğrenci ve personel arasındaki oy ayrımı da meydana geliyor. Genel sekreterinden bina sorumlusuna kadar herkes üniversite için kendi yetenekleri ve sorumlulukları dahilinde emek veriyor ve ekmeğini buradan kazanıyor. Önceki mantığı devam ettirirsem, personelin de okulda geçirdiği yıl sayısıyla orantılı olarak oya sahip olması gerektiğini söylemeliyim.

“Demokrasi, diğer yönetim şekilleri dışında en kötü sistemidir” diyor Churchill. Her ne kadar yozlaşmaya açık ve popülizme teşne bir sistem olsa da, demokrasinin (hatta doğrudan demokrasinin) azınlık hakları ve ifade özgürlüğü açısından en sağlıklı sistem olduğunu düşünüyorum. Boğaziçi Üniversitesi, rektörlüğünden kulüplerine kadar demokrasiyi işlemiş ve işletmeye çalışan bir kurumdur. Kendine özgü sosyal ortamını, ifade özgürlüğünü ve bilimsel kalitesini korumak için demokrasiye ihtiyacı vardır. Tüm paydaşların kıdemlerince oy hakkına sahip olduğu bir seçim sistemi, Boğaziçi Üniversitesi’nin en acil ihtiyacıdır. Bu ihtiyacın en kısa sürede karşılanması dileğiyle…

Görsel: Paris Komünü önündeki barikat (Vikipedi: Paris Komünü)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s