KritiK #1: Sivil İtaatsizlik Teorisi Üzerinden Boğaziçi’ni Anlamak

“…eski Marksist formül ‘Filozoflar hep dünyayı anlamlandırmaya çalıştılar, zaman onu değiştirme zamanıdır’ ise, [yeni formül] dünyayı tekrar anlamlandırma olmalıdır”

Slavoj Zizek, 2013

Melih Bulu’nun atanmasından itibaren aralıksız direniyoruz. Bu direniş kimi zaman fiziksel halde Güney Kampüs’te, Kuzey Kampüs’te, Bebek’te, Kadıköy’de veya Çağlayan’da gerçekleşiyor, kimi zaman da sanal ortamda inisiyatiflerin etkinlikleri üzerinden, haber kanallarının yaptıkları haberler ve röportajlarla gerçekleşiyor. Ocak’tan beri dayak yedik, biber gazı yedik, plastik mermi yedik, kafamızda telsiz kırıldı, boğazımız sıkıldı, kulübümüz kapatıldı, okulumuza kilit vuruldu (iki kez), çadırlarımız toplandı, çantalarımız arandı, hocalarımızın ders vermesi engellendi… Her ne kadar toplumun yüzde 69’u Melih Bulu’nun kayyum atamasına karşı olsa da (Cumhuriyet, 2021) Melih Bulu ve ekibi Boğaziçi yönetimini işgal etmeye, kulüplerini ve kurumlarını baskılamaya, öğrencilerini yıpratmaya ve akademik hayatı dondurmaya devam ediyor.

Melih Bulu’ya ve saz arkadaşlarına karşı verdiğimiz mücadeleyi kaybediyoruz. Her gün bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insana yeni görevler ekleniyor, Kuzey ve Güney kapılara utanç kaynağı kapılar ve kameralar ekleniyor (ki bunlar Bulu döneminden sonra sergilenmeli), hocalarımıza performans kriterleri geliyor… Bana öyle geliyor ki direniş tarzımızı derinleştirmeliyiz. Bu değişiklik isteği bir süredir aklımda dolanıyor. Bu isteği ilk defa paylaşmam ise katıldığım bir Boğaziçi TV yayınına nasip oldu (Boğaziçi TV, 2021). Bu yayında Boğaziçi’nden çıkan girişimlerin kendi alanlarında bir baskı unsuruna dönüşmesi gerektiğinden bahsetmiştim. Bu düşüncemin temelinde, protestoların arkasında bir düşünsel eksiklik olduğuna dair inancım vardı. Protestolar süresince sosyal medyada kendi içimizdeki baskıları ve saldırıları gördükçe bu inancım arttı. Bu baskıların ve saldırıların haklılığını/haksızlığını bir kenara bırakarak, Boğaziçi öğrencileri arasında yeterli seviyede iletişim olduğunu düşünmüyorum. Daha kendi içimizde anlaşamazken, beraber bir mücadele sürdürebilmemizin zor olduğunu düşünüyorum.

Bu düşünsel eksiklikler hakkında bu şekilde atıp tutmak yerine, (nadiren bulunduğum) meydanlardan ve (sıklıkla bulunduğum) inisiyatif sahnesinden bir adım geriye atıp, sosyal hareketler ve sivil itaatsizlik hakkında araştırma yapmaya karar verdim. Biz dünya tarihindeki ne ilk protestocularız ne de son protestocular olacağız. Bu yüzden her bilinçli insan gibi tarihimizden, yani protestolar tarihinden bir şey öğrenmek bizim için faydalı olabilir diye düşünüyorum. Bu konuda Özgür İktisat olarak farklı faaliyetler yürütme isteğindeyiz. Bu faaliyetlerden en canlı olanı, şahsen yürüttüğüm bu teorik araştırma. Bu teorik araştırmanın ilk adımı olarak Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Kamu Vicdanına Çağrı: Sivil İtaatsizlik” (Coşar, 2018) isimli kitabı inceledim. Bu kitaptan aldığım notlardan birkaç cümleyi baz alıp, bu cümleleri incelemek istiyorum.

“Sivil itaatsizlik, aşağı yukarı demokratik olan sistemlerdeki müstakil haksızlıklara karşı, kamu vicdanına hitap eden, barışçıl ve yasadışı eylemlere verilen isimdir. Bir sivil itaatsizlik eylemi, farklı görüşleri aynı amaç etrafında birleştirebildiği sürece başarılı olur.”

İlk cümle Boğaziçi protestoları bağlamında o kadar çok şey söylüyor ki… Sistemimizin ne kadar demokratik olduğu, kamu vicdanına ne kadar hitap edebildiğimiz, protestolarımızın barışçıllığı ve yasallığı… Bunları sırayla incelemek istiyorum. Öncelikle Türkiye’deki sistemin demokratikliğini inceleyeceğim. Açıktır ki Türkiye’deki sistem demokratik değildir. Bu bağlamda sivil itaatsizlik eylemlerinin Türkiye bağlamında doğru bir direniş şekli olduğu iddia edilebilir mi? Boğaziçi protestoları her ne kadar Melih Bulu özelinde başlamış olsa da, Türkiye’deki birçok haksızlığın protesto edildiği bir protestoya dönüşmüştür. Bu haliyle adil bir sistemdeki münferit bir haksızlığı kamu vicdanına yansıtmaktan daha geniş bir amaç dünyası vardır.

Demokratik olmayan ülkelerde hukuk sistemleri taraflı olabilir. Türkiye’de Ergenekon, Balyoz, FETÖ gibi soruşturmalarda birçok insanın başı haksız yere yanmıştır. Bu şekildeki haksızlıkların herkes tarafından bilindiği bir toplumda, insanlar kendi gelecekleri hakkında endişe duymadan nasıl sivil itaatsizlikte bulunabilirler? Truman Capote’nin “Hukukun dışında yaşamanın problemi onun koruması altında olmamaktır.” sözü (Goodreads) böyle toplumlarda farklı bir anlam kazanmaktadır. 2018’de lokum olayları sırasında gözaltına alınan arkadaşlarımızın terörle yargılandığını bildiğimiz halde, geleceğimizi düşünmeden kayyum rektör protestolarına nasıl katılabiliriz? Aklımızda tüm bu sorular varken, demokratik olmayan bir ülkede sivil itaatsizlik ne kadar uygulanabilir? Burada filozof Hans Saner’in kitapta yer verilen sözlerini sizlere aktarmak istiyorum:

Ölüm pahasına değişime değil, hayatta kalma şansına oynama yolunu seçmiş kişiye, ahlaki olarak, aktif direnme beklemeden, içsel direnişle var olma hakkı tanınmalıdır. Kahramanlık yapmak gibi genel bir sorumluluk yoktur. Herkesin siyasi direnişe katılma sorumluluğu, ödenecek bedelin azalması ve hedefleri gerçekleştirme şansının yükselmesiyle artar. Bu da ancak insanın her şeye rağmen iyi kötü hayatta kalabileceği sistemlerde geçerlidir: Genel politik direniş ödevinin olduğu yer demokrasidir.

Hans Saner, “Demokrasilerde Direnme Sorumluluğu Üzerine”, Sivil İtaatsizlik isimli kitaptan, s. 181

Boğaziçi protestoları 4 Ocak’tan beri fiziksel olarak sürüyor. Bu süre zarfında özellikle İstanbul’da yaşayan öğrencilerin protestolara katılma oranı değişkenlik gösterdi: Bazı öğrenciler her gün alanda iken, bazı öğrenciler protestolara hiç katılmadı, çoğu öğrenci ise bu iki ucun arasında katılım gösterdi. Katılımdaki bu değişkenlik, bazı öğrencilerin katılım göstermeyen öğrencilere sert söylemlerle sitem etmesine sebep oldu. Konuştuğum birden fazla insan, içimizdeki bu baskı ortamından rahatsız olduğunu söyledi. Yukarıdaki tanımda belirttiğimiz gibi, bu şekilde farklı görüşleri birleştiremeyen bir sivil itaatsizlik girişimi, nasıl başarılı olabilir ki? Biz kendi saflarımızı sıkılaştırmazsak kamu vicdanına nasıl başvurabiliriz? KYK ile geçinmek durumunda olan, ailesi devlet memuru olan, yurt dışına yüksek lisansa gidecek olan bir sürü insan var. Herhangi bir suçluluk ve/ya yurt dışı yasağı durumunda bu insanların hayatına gelecek geri dönülemez hasar nasıl meşrulaştırılabilir?

Tabii ki bu satırları yazarken Doğu, Selo, Anıl, Şilan gibi hapishanede, nezarethanede zaman geçirmiş arkadaşlarımın acılarını küçümsemiyorum. Tam tersine onlara büyük bir saygım var. Ben onların kendilerini adadıkları kadar kendimi bu demokrasi amacına adayamadım. Onlar kadar diğerkam bir şekilde hareket edemedim. Özellikle ekonomi bölümünden bir arkadaşım bir geceyi nezarethanede geçirdiği zaman çektiğim vicdan azabı, onun yerinde keşke ben olsaydım duygusu hala tam olarak geçmiş değil. Bir yandan da biliyorum ki bu insanların bu acıları çekmeden protestolara devam etmeleri belki hepimiz için daha iyi olabilirdi. Değişim acı çekmeden olmuyor fakat değişim için gereken belirli bir acı kotası da yok. Bu yüzden kendini değişime adamış insanları fazlasıyla takdir ediyorum, fakat herkesin “kahraman olma” sorumluluğu olduğuna inanmadığımdan, farklı sebeplerden dolayı kendini protestolara farklı düzeylerde adayan insanlara da karışma hakkını kendimde görmüyorum. Yine Saner’in dediği gibi, çöküşteki demokrasilerde yayıncılık, eleştiri, grev gibi politik hakların kullanımı da bir tür direniş teşkil eder. İnisiyatiflerin oluşumunda bu duygunun önemli bir rol oynadığını düşünüyorum ve kişisel olarak Özgür İktisat ile olan ilişkim de bu şekilde başladı.

Demokrasi ve katılım konusundaki (gergin) tartışmayı bir kenara bırakıp, kamu vicdanına hitap hakkındaki tartışmaya geçmek istiyorum. “Yazık oluyor bu öğrencilere” yorumunun gelmesi için “yüksek” bir vicdana ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum, fakat insanların vicdanına ulaşabildiğimizi de düşünmüyorum. Thoreau da benimle benzer düşünüyor olacak ki toplumların vicdanı olmadığını, fakat vicdanlı insanların bir topluluk oluşturabileceğini söylüyor (Coşar, sf. 31). Yukarıda da belirttiğim gibi, halkın yüzde 69’u kayyum atamasını haksız bulurken, neden Melih Bulu ve yönetimi hala başımızda? Yüzde 69 iktidardaki ittifakın son seçimde aldığı oy oranından fazla. Bu orandan daha güçlü bir meşruiyetisizlik ifadesi olabilir mi? Burada da savunmak istediğim pozisyon, vicdanlara niceliksel olarak ulaşabilmiş olsak da niteliksel olarak ulaşamadığımız. POLS101 dersinden öğrendiğim belki de tek şey, üç tür politik kültür olduğu: Dar (insanların devletle herhangi bir işlerinin olmadığı), tebaa (insanların devletten haberdar olduğu fakat kararlara itiraz etme olasılığının olmadığı) ve katılımcı (insanların devleti etkiledikleri ve devletten etkilendikleri) (Wikipedia, 2021). Bence Türkiye’deki baskın politik kültür tebaa kültürü: İnsanların vicdanına dokunabilseniz bile insanları sokağa dökecek kadar etkileyemiyorsunuz. Anaakım medya araçlarına ulaşmanın imkansız olduğu, hatta anaakım medya araçları tarafından saldırıya uğradığımız bu durumda vicdanlara bu şekilde sirayet etmek gerçekten zor. Fakat belki de vicdanları etkilemeye çalışmaya devam etmeliyiz: Tecrübeden biliyoruz ki direniş ile alakalı Tweetlerimizin en fazla etkileşim aldığı zamanlar şiddete maruz kaldığımız zamanlar. Belki de fiziksel/entelektüel mağduriyetlerimizi insanlara daha çok göstermeliyiz.

Şu ana kadar yaptığım yorumlar, yaptığımız şeyler üzerineydi: Birbirimizi bu kadar sert şekilde eleştirmeyelim ve sosyal medya paylaşımlarımızda mağduriyetimizi öne çıkarmaya çalışalım. Yazımı bitirirken, protestolarımızı bir sonraki seviyeye taşıyacağını düşündüğüm bir isteği sizlerle paylaşmak istiyorum: Dokunulamaz alanlar yaratmak. Thoreau, hükümetinin kendi üzerinde mutlak bir hakimiyet değil, kendisinin izin verdiği kadar hakimiyet kurabilmesi gerektiğini savunuyor (Coşar, s. 54). Yine Thoreau’ya göre insan bir şekilde haksızlığın aracı haline gelirse, yaşamını “makineyi durdurmak” için kullanmalı (Coşar, s. 39). Peki biz Boğaziçi’de makineyi nasıl durdurabiliriz? Bence bunu yapmanın yolu, Boğaziçi yönetiminin karışamayacağı alanlar oluşturmak ve zamanla bu alanları genişletmek. Yönetime “Gitmiyor musunuz? O zaman yönetemezsiniz!” demek ve bu şekilde yönetimin gücünü azaltmak. Bunun tam olarak nasıl yapılabileceğini bilmiyorum fakat bunun ders boykotu ile yapılabileceğini düşünmüyorum. Öğrencilerin dersi boykot etmesi hocalara yönelik bir hareket olur ve hocalar zaten bizim yanımızda. Hatta böyle bir durumda Feyzi Hocamızın başına gelenler birçok hocamızın başına gelebilir, ki bu da amacımıza zıt bir sonuç olur. Hocaların dersi boykot etmesi gibi bir seçenek ise yasadışıdır, nitekim devlet çalışanlarının grev yapması yasaktır. Ben daha bizim sivil itaatsizlik eylemlerimizi uygunluk bağlamında sorgularken hocalarımdan bunu yapmalarını bekleyemem. Veli Saçılık’ın Boğaziçi’nde konuşması (yanlış hatırlamıyorsam) rektörlük tarafından engellendiği zaman, Saçılık’ın okula kaçak sokulması bahsettiğim şekilde bir eylemdi. Bu eylem ile öğrenciler “Bu okul sizin değil, bizim!” diyerek yönetimin güç alanını kısıtlamışlardı. Arkadaşlarımızın Güney Kampüs’te çadır kurmaya çalışmaları bence bu kısıtlamanın başka bir örneğiydi (ne kadar acı bir şekilde bitmiş olsa da). Occupy Wall Street ve Gezi Parkı gibi protestolarda da bu yöntem izlenmişti. Sizlerden tek ricam, bu şekilde “kurtarılmış alanları” protestolarımıza nasıl katabileceğimizi düşünmenizdir.

Kaynaklar:

Boğaziçi TV, “Others – Uzaktakiler (Yunanistan – Danimarka – Mersin – İstanbul)” , http://www.youtube.com/watch?v=I5cR44RyNGA

Coşar, Yakup, “Kamu Vicdanına Çağrı: Sivil İtaatsizlik”, Ayrıntı Yayınları (2018).

Cumhuriyet, “‘Rektör ataması’ anketinde dikkat çeken sonuç: AKP ve MHP’liler de istemiyor!”, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/rektor-atamasi-anketinde-dikkat-ceken-sonuc-akp-ve-mhpliler-de-istemiyor-1811080

Goodreads, “The problem with living outside the law is that you no longer have its protection.”, https://www.goodreads.com/quotes/129955-the-problem-with-living-outside-the-law-is-that-you

Wikipedia, “Political culture”, https://en.wikipedia.org/wiki/Political_culture

Zizek, Slavoj, “Slavoj Zizek: Don’t act. Just think.| Big think”, http://www.youtube.com/watch?v=IgR6uaVqWsQ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s