Nasıl Bir Hükümet Sistemi?

Emre Can Özkara

Türkiye’de Meşrutiyet döneminden bu tarafa bitmeyen bir tartışmamız vardır: Hükümet Sistemi. Ülke her krize girdiğinde veya zor olaylar yaşandığında akla hemen anayasayı değiştirmek gelir. Anayasa değişikliğiyle bütün sorunların sihirli değnekle dokunmuş misali düzeleceği zannedilir. Bunun son örneğini de 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle gördük. İnsanımız devlet, hükümet ve parti başkanlığını cumhurbaşkanlığında birleştirerek sorunlarını çözeceğini zannetti ve tarihinin gelmiş geçmiş gördüğü en yanlış kararlardan birine imza attı. 2 senelik tecrübede sorunların hiçbir şekilde çözülmediği ve daha da kötüye gittiği ortada. Ülkenin omurgası kırılmış bir şekilde kararnamelerle el yordamıyla idare edildiği, daralan yasama yetkisinin de büyük ölçüde cumhurbaşkanından gelen talimatlar üzerine kullanıldığı, deneme-yanılma-kandırılma üçgeninde ülkenin her alanda çürümeye başladığını aklıselim her insan görüyor. Kişiye bağlı kabul edilmiş olan bu sistemin, Erdoğan bir gün iktidardan gittiğinde yaşamayacağı da ortada.

Peki Türkiye için ideal hükümet sistemi ne olmalı? İstikrar temelinde güçlü yürütme organını esas alan bir başkanlık sistemi mi? Yoksa siyasi çoğulculuk temelinde güçlü yasama organını esas alan bir parlamenter sistem mi? Aslında Türkiye’nin her ikisine de ihtiyacı var. Şöyle ki, siyasetin tamamen çoğunluk oyu esasına indirgendiği başkanlık sistemi de, ne kadar parti meclise girip temsil edilirse o kadar iyi, aman hükümet güçlü olmasın kaygısındaki parlamenter sistem de ihtiyacımızı karşılamıyor. Bizim hem yönetimde istikrarı hem de siyasi çoğulculuğu birlikte sağlayacak bir anayasal düzene ihtiyacımız var. Bunun da yolu başkanlık ve parlamenter sistemi uyumlulaştırılması olarak ifade edebileceğimiz yarı başkanlık sisteminden geçiyor.

Halk tarafından seçilen güçlü cumhurbaşkanının, meclis çoğunluğunun güvenine dayanan bakanlar kuruluyla birlikte çalışması esasına dayanan bu sistem, aslında parlamenter sistemi güçlendirmek amacıyla Fransa’da 1958’de yeni anayasa hazırlanırken General De Gaulle tarafından icat edilmiş bir modeldir. Bugün kimi partilerin de “güçlendirilmiş parlamenter sistem” diye ifade ettikleri yapıdan da kastettikleri büyük ihtimalle budur. Bu sistemde parlamenter sistemde özellikle koalisyon iktidarları durumunda ortaya çıkabilen hükümet istikrarsızlığını, halk tarafından seçilen güçlü hakem pozisyonundaki cumhurbaşkanı tarafından çözülmesi söz konusudur. Halk tarafından seçilen başkan aynı zamanda bakanlar kuruluna başkanlık eder ve partilerin arasındaki uyuşmazlıkları partisiz bir lider olarak çözmeye çalışır. Hükümetin devamı söz konusu olmazsa meclisi fesih yetkisini kullanarak partileri halka hesap vermek zorunda bırakır veya çoğu zaman bunun tehdidi bile partilerin beraber çalışmaya devam etmek zorunda bırakır böylelikle istikrar sağlanır. Başbakan bu sistemde cumhurbaşkanının bir nevi yardımcısı durumundadır ve bakanlar kurulu ile meclis arasındaki ilişkilerin kurulması ve devamından sorumludur.

Bazı ülkelerde başbakan, cumhurbaşkanından aldığı yetkiyle onun adına bakanlar kuruluna başkanlık edebilmekte ve atamalar yapabilmektedir. Ancak yarı başkanlık sisteminin en büyük handikapı da işte burada ortaya çıkmaktadır. Halk tarafından seçilen başkanla, yine dolaylı da olsa halk tarafından seçilen başbakan farklı siyasi görüşlerde olup anlaşamazlarsa sistem tıkanmaktadır. Çünkü cumhurbaşkanının işlemleri tıpkı parlamenter sistemdeki gibi karşı imza kuralına tabiidir. Yanı başbakan imzalamadığı sürece cumhurbaşkanının işlemleri geçerlilik kazanmaz. Cumhurbaşkanı bakanlar kuruluna başkanlık ettiği için onun imzası olmadan da Başbakanın ve Bakanların çalışması mümkün değildir. Dolayısıyla burada bu handikapı çözebilmek için bazı ülkelerde, örneğin Rusya ve Portekiz’de, Cumhurbaşkanına Başbakanı azil yetkisi verilmiştir. Ancak burada da Cumhurbaşkanının siyasi sorumluluğunu Başbakan’a yıkarak onu azledip sorumluluktan kaçma sorunu ortaya çıkmaktadır. Fransa ‘da bu sorun Cumhurbaşkanı ve Meclis’in görev süresini de beş yıl yaparak kısmen aşılmıştır. Aynı yıl içinde yapılan seçimlerle Cumhurbaşkanına uyumlu bir meclis çoğunluğu başa gelmekte ve dolayısıyla Başbakan da “başkanın adamı” olmaktadır. Ancak burada da Cumhurbaşkanı arkasına hem Hükümet desteği hem Meclis desteğini alarak bir nevi “süper başkan” pozisyonunda olmaktadır.

Kanaatimce Cumhurbaşkanının yetkilerinin olduğu gibi dış politika ve savunma konularıyla sınırlanıp kalan alanın başbakana bırakılması bu sorunu büyük ölçüde ortadan kaldırır. Tabi sadece Cumhurbaşkanı ve Hükümetin yetkilerini belirlemekle iş bitmez. Meclisin de milleti en hakiki biçimde temsil edecek biçimde yapılandırılması tabir-i caizse milletin bir aynası pozisyonunda olması icap eder. Bu da ancak barajsız nispi temsil sistemiyle mümkündür. İstikrar sağlama bahanesiyle halen daha devam ettirilen %10 barajı, temsilde adaletsizlikten başka bir şey getirmemiştir dolayısıyla kaldırılmalıdır. Nispi temsil sisteminde de milletvekillerinin bugün olduğu gibi “genel başkan vekili” değil “milletin vekili” olabilmesi için milletvekili adaylarının ön seçimle belirlenmesinin zorunlu olması gerekir. Ayrıca tercihli oy imkânı da getirilerek seçim bölgesi içinde listedeki adayların sıralamasında da değişiklik yapabilmesi parti içi rekabeti körükleyerek partilerin halktan kopmasını ve yozlaşmasını bir nevi şirketleşmesini önleyecektir. Ayrıca ülkemizde kadın hakları konusu çok büyük bir sorundur. Bunun da temelinde kadınların siyasette yeterince yer almaması yatmaktadır. Bunu aşmak için bir pozitif ayrımcılık örneği olarak partilerin milletvekili adaylarının yarısını kadınlar arasından gösterme kuralı getirilmelidir.

Tabi ki bütün bunları hayata geçirsek bile demokrasinin iyi işleyebilmesi için zaruri olan bir başka husus da hoşgörü ve uzlaşma kültürünün geliştirilmesidir. Türkiye’de siyasetin “sensin, bensin, körsün” kavgası temelindeki siyasi kültürü de değişmelidir. Bunun da yegane yolu eğitimdir. Eğitim müfredatını farklılıkları zenginlik olarak gören, insan haklarına ve çevreye duyarlı nesiller yetiştirmeyi amaçlayacak şekilde yeniden yapılandırmalıyız. Bunları yaptığımızda inanıyorum ki yaşadığımız ekonomik ve sosyal sorunları çözmek için uygun siyasi ortam tesis edilecek ve süreç içinde bu sorunları zor da olsa aşabileceğiz. Yeter ki bunu gerçekleştirmeye çalışalım ve inanalım; kendimize güvenelim; “bizim memleketimizden bir şey olmaz” saçmalığına bel bağlayıp, kolaycılığa kaçmayalım ki gelecek nesillere olan sorumluluğumuzu yerine getirmiş olalım ve toplumsal uzlaşıyı sağlayarak ülkemizin istikbalini kurtaralım.

Emre Can ÖZKARA

16.08.2020

Gebze/KOCAELİ

Kapak görseli: İlim ve Medeniyet

Emre, Tablet Düşünce’nin kurucularındandır. emrecan1923@yahoo.com adresinden ulaşılabilir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s